
Neler Okuyacaksınız
Savaşların Temelinde İnanç Kavgaları Vardır
Şu anda bütün Müslüman geçinen, iman ehli diye kabul ettiğimiz insanların da yayın gruplarının; içine düştüğü badireler, madde karşılığı aldığı taraflar, yani yerini aldığı merkezi insan seyrediyor. “Üzülmüyorum” demesi mümkün değil.
Biliyorsunuz ilk insan Hz. Adem'den bugüne kadar var olan insanlık arasında birtakım kavgalar oldu. Bu kavgalar bazen iç kavgalar şeklinde ortaya çıktı, bazen hak isteme adı altında milletler arasında ortaya çıktı, coğrafyayı paylaşma adına ortaya çıktı; bazen de biliyorsunuz İslam aynı zamanda bir tebliğ dinidir, yani anlatılmasının gerekli… Onun anlatılması için ‘asakirullah’ unvanını alanların, onu farklı milletlere tebliğ etme dinidir. Böyle bir dünya sahnesi önümüzde duruyor. Son dediğimiz durum olsa da olmasa da aslında bütün toplumlar kendi inançlarını ister kapalı ister açık bir tarzda yaşamak durumundadırlar. Tabi bu yaşantı zaman içerisinde büyüme arzusu ile beraber buluşunca ‘orası da bizim olsa, burası da bizim olsa’ şeklinde bir düşüncenin ortaya çıkmasına sebep olur ki haliyle maddi gibi görülen bir kavganın, menfaatin zannedildiği bir durum ortaya çıkar. Aslında orada ortaya çıkan konu ideolojik bir çıkardır veya manevi bir çıkardır. İnsanın dini olarak kendisini bir noktada kabul etmesi, o tarafın insanı olarak görmesidir. Bütün savaşların temelinde az veya çok bu dediğim nükte yatmaktadır. Bütün ama hangisi olursa olsun.
Ha günümüze gelince bundan bunu bağımsız olarak düşünmemiz de bana göre çok yersiz. Aynı düşünce, aynı hisler, aynı duygular e bugün de devam ediyor; o insan bugün de var; bugün de onun kendi duygusunu, kendi düşüncesini, kendi menfaatini, kendi ideolojisini bütün ideolojilerin üstünde, inancını bütün inançların üstünde görebilme merkezi var, yani hepimizde böyle bir duygu var. Onun için bugün hâkim olan güçlerin, kendisini hakim noktada görebilmesi için mutlak surette, başta ifade ettiğiniz gibi; İslam dünyası ile bir takışıklığın gerekçesi olsun veya olmasın ortaya çıktığını görüyoruz.
Buraya kadar anlattıklarımızı izah edersek; geçmişte de, gelecekte de ve şimdi de olan bütün kavgalar; birtakım menfaatler gibi görünen ideolojilerin aslında inanç kavgalarından başka bir şey olmadığı karşımıza çıkıyor. Son şekle gelince işte Tunus’ta olmuştur, Libya'da olmuştur, Habeşistan'da oluyor, Mısır’da olmuştur, şimdi komşumuz Suriye'nin başında olan olay.
Batı, Büyük Ortadoğu Projesi ile İslam Dünyasına Hâkim Olmak İstiyor
Acaba bunun temelinde yatan espri nedir? İsterseniz dünyanın genelde geldiği noktayı 2-3 cümleyle özetledikten sonra buna cevap vermek faydalı olur kanaatindeyim.
Asıl Hedef Türkiye'dir, Türk Milletidir
Bugün Batı'nın gözünde İslam dünyası bütünüyle birlikte Batı'nın esaretinde olması gereken bir dünyadır. Onun için de Büyük Ortadoğu Projesi adı altındaki bir proje ile Türkiye'nin de içinde olduğu 22 İslam ülkesinin bunların tasarrufuna geçme programı, projesi var, planı var. Ha bugün bizi birinci sıraya almadıysalar veya sonuncu sırada gösteriyorlarsa veya hiç göstermiyorlarsa; ne olursa olsun asıl hedefte Türkiye'dir, Türk milletidir. Çünkü bütün bu coğrafyanın başını Türkler çekmiştir, Türk devleti çekmiştir, Türk milleti çekmiştir. E şimdi hepsinin meselesini halledecek veya hepsini kendi tarafına bağlama imkanını bulacak, ondan sonra da kalkacak “Aa siz ne kadar hoş bir millet, devletsiniz” diyecek, halimize bırakacak. Yani bunu düşünmek kadar saflık da olması mümkün değil.
“İnsan Hakkı Talepleri”, “Demokratik Kavga” Adı Altında Büyük Ortadoğu Projesi’nin Uygulanması
Şimdi o Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında işte biliyorsunuz Tunus’ta, 2004 yılı olması lazım, Colin Powell o zaman hariciye vekili, bir toplantı yapıyorlar Ortadoğu'da. İslam ülkelerinin harici vekilleri bu toplantıya katılıyor. Alınan karar; bugüne kadar bizim yaptığımız işler dışarıdan müdahale şeklinde ve de çok pahalı olmuştur. Binaenaleyh bundan sonra yapılacak olan bir ülkenin kaynaklarının elde edilişi o ülkenin Batı’nın tasarrufuna geçmesi; herhangi bir müdahalenin dışarıdan olmasıyla değil içeriden bunu halkın halletmesi, milletin halletmesi lazımdır. Ne adında? İnsan haklarını talep ediyor. Ne adında? Demokratik kavga veriyor, sözleri adı altında. Bizim menfaatlerimiz buralarda hâkim olacak, diye bir karar alınmıştır, Colin Powell’ın hariciye vekilliği döneminde.
BOP Kapsamındaki Ülkelerde İsyan Hareketleri Hazırlandı, Muhalif Güçler Eğitildiler
Şimdi geliyoruz o günden bugüne çok vakit geçmedi, ne oldu? Bir de baktık ki; Tunus'ta bir anda muhalif bir grup iktidara karşı, bir grup ortaya çıktı. Eeee? Libya'da bir grup ortaya çıktı, Mısır'da bir grup ortaya çıktı, Suriye'de bir grup ortaya çıktı vs. Habeşistan'da… Biz zannediyoruz ki bunlar hakikaten halkın çok masum talepleri. Ama araştırıp işin içine girdiğimiz zaman görüyoruz ki, bu ülkelerle Batı ülkelerinin temasından sonra, özellikle Türkiye'yi devreye koyduktan sonra… Batı adına bu ülkeler İslam ülkesidir, bunların başındaki Müslümandır. Hatırlarsan Sayın Başbakanımıza bir kurtarıcı gözüyle bakıyordu İslam dünyası. Onun için her ülke kendi kapısını ardına kadar açtı. Sağ olsun bizimkiler de bu kapıdan girince olan ondan sonra oldu. İşte onların bildikleri diyelim, bilmedikleri diyelim bu kanat altında o dünyada çok ciddi bir kadrolaşmaya gittiler, isyan hareketleri hazırlandı, eğitimler yapıldı. Mesela Tunus'ta adam roketatar ile beraber, muhalif güç uçak düşürüyor. Libya'da öyle. Şimdi soruyorum sana, sıradan bir adamın roketatar silahını kullanması mümkün mü? Bunun bir eğitimden geçtiği görülmüyor mu? Ha! Ve işin enteresan tarafı burada Türkiye müdahil bir durumda. Onların haklarını müdafaa edip Batı dünyasına karşı tavrını belirlemesi gerekirken, Türkiye sanki onlardan bir taraf, onların adına burada aracılık yapıyor, onu yapıyor, bunu yapıyor. E bu bize yakışır mı? Yani bu bizim… Neymiş? Oradaki rejim doğru bir rejim değil. Sen doğru bir rejim demediğin Suriye'de… Ben akşam Mehmet Bey'i takip ettim, Mehmet Yuva Bey, öğretim görevlisi Şam'da üniversitede, diyor ki “Bizim ceza hukukumuz İslam’dır”. Yani bunlar bir zaman “Şeriatı getireceğiz” diyorlardı. Diyor ki “Bizde” diyor “bu İslam’dır” yani “şeriattır”. “Miras hukukumuz İslam'dır, aile hukukumuz İslam’dır, ticaret hukukumuz İslam'dır”. Bunu diyor adam. Sen de diyorsun ki “Bunları kaldıracağız, biz Batı ile birlikte demokrasiyi getireceğiz”. Peki adama sorarlar “Senin dün dediğin mi doğru, bugün dediğin mi doğru?”
İslam Dünyası Türkiye'den Aradığını, İstediğini Bulamadı
İslam dünyasının gerek devletleri gerekse devletleri Müslüman vatandaşlarının tamamı bu tarihlerde hatırlarsanız Sayın Başbakanımıza ciddi bir şekilde bel bağlamış, kapılarını açmış, adeta o ne derse onu yapacak noktaya gelmişti. Bunun ardından beklenen ikinci hareket İslam dünyasının insanlarını ve devletlerini buluşturup barıştırmak, bir güç oluşturmak, Türkiye'nin merkezde olacağı bir hareket oluşturmak iken; bir de hiç beklemediğimiz bir hareketle, Batı'nın ifadesiyle, Batı’nın yönlendirmesiyle tamamen bu dünyaların karşısına geçmiştir ve İslam dünyası istese de istemese de Türkiye'den, Türk yönetiminden aradığını, istediğini bulamadı. Olması gereken birliktelik maalesef bu dönemde de ertelenmiş oldu.
Şimdi niye böyle taraf tutup da o dünyanın yanında, yani Batı dünyasının yanında; Suriye'ydi, Mısır'dı, şuydu, buydu… Bunların karşısında yerinizi alıyorsunuz? Bu bize yakışmaz. Bu bize hiç yakışmaz. Zaten sen desen de, demesen de Batı bildiğini yapacak. Haa o insanlarla beraber hoş geçinmeyi kabul etmiyorsan bile bari sus, milleti izam edecek durumlar ortaya çıkmasın. Şimdi sizin bir hareketinizi o taraf, yani Müslümanlar tarafı gördüğü zaman sizin şahsınızda bize damgasını vuruyor.
Batı Dünyasının Derdi Sistem Falan Değil
Batı dünyasının derdi sistem falan değil. Krallıksa Bahreyn'de var, Katar'da var, efendime söyleyeyim Suudi Arabistan'da var. Niye buraya sesini çıkartmıyor? Ha bütün menfaatlerine orada kavuştu ondan. Deme bu mesele bir sistemin bir memlekete kabul ettirilmesi olayı değil; Amerikan menfaatlerinin o millet tarafından hazmedilmesi, menfaatlerini orada terk etmesidir. Mana budur. Veya bir başkaya yön; bizim tabii Ortadoğu’nun göbeğinde yer alan, devletin büyük bir devlet idealini hayata geçirmesi sevdası var, bunu hepimiz biliyoruz.
Mesela İsrail. Onun tarafı olan millet ve devletlerin kalkıp da bu dünyada, bu sebeple de olsa bir teşebbüste bulunması ve onların safında Türk milletinin ve devletinin yer alması bize, bana öyle geliyor ki yakışmıyor, şık görünmüyor. Sonra sen kalkıyorsun bir haçlı ordusu adamlar tanzim etmişler; mesela Libya'da Libya Harekâtı, İzmir'de NATO üssünden kontrol ediyor, oraya çıkarmalar yapılıyor. E sen “NATO’nun burada ne işi?” var dediğin zaman seni millet alkışlamıştı ama şimdi kanaati şahsiyem benim o ki ‘Yahu bu dün farklı, bugün farklı. Acaba bir durum mu var, nedir?’ diye, vehme kapılmaz mı?
Kısaca demek isterim ki, bu savaşların temeli inançlara taalluk eden mücadelelerdir. Sadece bunlar bugün olacak değildir, yarın olacaktır. Ama bu savaşların geçmişte Hristiyan Haçlı Seferleri karşısında duran tek milletin Türkiye kalesi olduğu bir gerçekti. Şu anda görüldüğü üzere böyle bir kale maalesef İslam dünyasında görünmüyor, diye özetleyebilirim efendim.
Allah’ın ‘Rab’ İsminin Manası
Rab kelimesi yani Allah’ın Rab ismi, bütün isimlerinin harikulade insanın bütün ufkunu doyuran manası olduğu gibi Rab kelimesinin de Rab isminin de içimizi dışımızı doyuran bir yönü vardır. Rab koyduğu kuralları, kanunları en güzel şekilde yerli yerine koyan ve bunu ilanihaye devam ettiren… Yani kuralı koydu da öyle bıraktı değil, onu devam ettiren. Mesela bu bizim içinde yaşadığımız tabiatta tabiat kanunları dediğimiz, yerçekimi dediğimiz, suyun kaldırma gücü dediğimiz… Hatırınıza ne geliyorsa hepsi Canab-ı Vacibul Vücud Hazretlerinin, Rabbül aleminin koyduğu kuraldır. Bütün bunların devam etmesi Rab sıfatının devam etmesiyle, Rab isminin tecellisi ile beraber mümkündür. Ya teşbih bunun bir an tecelli etmediğini, yani bu ismi Cenab-ı Hak kullanmadığını kabul etsek kainattaki bütün düzen, nizam altüst olur; o galaksiler, yıldızlar… Hatıranıza ne geliyorsa.
Bunun yanında insanoğlunun iç tabiatından dış tabiatına kadar var olan nizam, düzen de Rab kelimesinin tecellisi ile devam ediyor. Rab ismi ile devam ediyor. Mesela dilinizin tatması, dokunanı anlamanız, midenize giden bir varlığın, gıdanın işte protein cinsinden sebzedir, karbonhidrattır, şudur, budur… Bütün bunları anında hesaplayan, organlarımızın çalışmasını temin eden o isimdir. Mideye talimat veriyor işte ‘şu kadar gram asit ifraz edeceksin’ işte ‘sana karbonhidratlı gıda geliyor’ veya işte ‘protein gıdalar geliyor, sen de şu kadar…’. Yani bu matematik çok müthiş bir olay. Onu bir tarafa bırak saçlarımızın büyümesi, gözlerimizin rengi, ne bileyim tırnaklarımızın büyümesi, hülasa vücudumuzdaki anladığımız ve anlamadığımız bütün gelişmelerin, dengelerin sahibi de Cenab-ı Vacibul Vücud Hazretlerinin Rab ismidir. Bu olmadan dolayı bu saçlar büyümez, bu tırnaklar büyümez, mideniz işte gıdayı hazmedemez. Anlatabiliyor... Yani yerli yerine, dengesine oturtan ilahi güç, Rab gücüdür. Onun için Kur'an-ı Kerim'de de Rabbül alemin, bu ismini çokça zikretti ki, o olmadan hiçbir şeyin olmasını mümkün olmayacağını kulları anlasın diye herhalde, diyebilirim.
Kâinat Bir Ayettir
Tabii şimdi orada eğer okumak kelimesi üzerinde de duruyorsak, biliyorsunuz bütün varlık aleminde beni tanı, beni gör ‘ikra bismi rabbikellezi halak’ yani ‘ikra’ benim ismimi oku benim ismimi. Yani Bismillahirrahmanirrahim Allah la ilahe illallah, bunu diyerek okuyacaksın. Bir de kâinatın kendisi ayet, tabiatın kendisi ayet “Ve ayetül lehümül erdul meyteh ahyeynaha ve ahracna minha habben feminhü ye’külun” (Yasin Suresi 33. Ayet) Ayette diyor, “Bu arz, ayettir. Arz, ayettir. Onu Allah diriltiyor, işte bize burada bu kadar nimetler ikram ediyor, oradan hububatlar halk ediyor, çıkartıyor.” Kısaca bunları gördüğün zaman da bu buradaki Allah'ı tanıman lazım, o Rabbi tanıman lazım. Yani varlık alemindeki ayetlerle Allah'ı tanıyacak ‘Bu kâinat Allahsız olamaz’ diyeceksin. Bir manada bu. Diğer manada da; onun ismini anarak Besmele çekeceksin, Allah diyeceksin, La ilahe illallah diyerek onu tanıyacak bir konuma geleceksin, diye ifade edebiliriz.
Kadınla Erkek Arasında Yaradılış bakımından Sahip Olduğu Haklar Bakımından Hiçbir Fark Yoktur
Cenab-ı Vacibul Vücut Hazretleri insanları yarattığı zaman, insan kelimesinin içerisinde müzekker olmasına rağmen kadın da kastedilir. İnsan hem kadındır hem erkektir. Dolayısıyla Cenab-ı Vacibul Vücud için kadınla erkek arasında yaradılış bakımından, yani sahip olduğu haklar bakımından hiçbir fark yoktur. Kadın kendi yerinde değerlidir; erkek de kendi yerinde değerlidir. Ona ait meziyetler vardır, erkeğe ait meziyetler vardır. Ne kadın erkeğin yaptığı işi, ne de erkek kadının yaptığı işi asla yapamaz. Ha şimdi tabii biz diyoruz ki bak işte kadın idareciler var, şunlar var, bunlar var. Bunlar doğru ama şimdi erkeğe de diyelim ki hadi kadının doğurganlığını erkeksen sen hal olarak yap da bir vücuda bir yavru getir. Bu mümkün mü? Asla mümkün değil. Yani bunların her ikisinin varlık sebebi farklı farklıdır. Ama sen ona erkeğin kabiliyetini öğreterek onu kadınlıktan çıkartırsan, her türlü meslek erbabı da yapabilirsin. Kadın olarak onun geliştirilmesi, o evsafının çok üst seviyeye çıkartılması gerekir ki, işte o dengeli toplumda erkekle kadın hayatından memnun olabilirsin.
Şimdi dikkat ederseniz ne kadın hayatından memnun, ne erkek hayatımdan memnun. Kadın sabahın erken saatinde kalkıyor, erkek yatakta yatıyor. Onun işi var, doğru işe koşuyor; bilmem ne işçiliğinde, ne memuriyetinde, şunda, bunda. Çalışamaz mı? Çalışır. Ama olur erkek. Erkek de olur evde kadın; yatar uyur, çocuğu varsa ona bakar. Şimdi bu mantıklı geliyor mu sana? Bu dengeyi yerine oturtuyor Cenab-ı Hak. Kadın, kadınlık hallerinde onu en üst seviyeye taşımak “Ah tamam, bu ailesinde hakikaten liderdir, koca da ona tabidir, çocuk da ona tabidir”. Ama müsaade et de bunu evin dışına taşırma. Evin dışına taşırdığın zaman onun fonksiyonlarını belli bir yere yöneltip imhasına, yok olmasına sebep oluyorsun, binaenaleyh onu yerli yerine.
Kulluğa gelince her ikisi de eşit hakka sahiptir. Bir diyelim ki general rütbesinde bir veli kadından da olur erkekten de olur. Bunun hangisi üstündür? Hangisi bu rütbeyi çalışarak, Allah'a kul olarak elde ederse o üstündür. Zaman gelmiştir bazı ailelerde görüyoruz kadınlar çok ileride, önde bu konuda; zaman geliyor bakıyoruz erkekler önde. Bu tamamen kulun gayreti ile ilgili bir olay. Onun için kadının ve erkeğin üstünlüğünün asıl sebebi kullukta yarıştır. Yani kullukta hangisi daha öne geçerse, o birinci sınıf; öteki onun arkasındaki sınıf olarak anlatılabilir, diyorum efendim.
Hicret Kendi İnancını Hayata Geçirebilmenin Gayretidir
Genel manada hicret, bir insanın kendine vatan araması, vatan bulmasıdır. Niçin kendinize vatan ararsınız? Düşündüklerinizi, inandıklarınızı yaşamak, o bölgeyi kendinize vatan etmek için. Kendi yaşadığın bölgede eğer sen hakikaten inancını yaşayamıyorsan, daha doğrusu bunun hakimiyetini kuramıyorsan; hakimiyetini kurabileceğin bir beldeye, bir yere göçmenin adına hicret denir. Yani alelade bir yerden bir yere gitmeye hicret denmez. Bir gaye uğruna, daha doğrusu dini uğruna bir yerden bir yere gidip orada kendi düşüncesini, kendi inancını hayata geçebilmenin gayretidir, ilk adımıdır hicret.
Şimdi hicret aslında sadece bu kısımdan da ibaret değildir. İnsanın kendi nefs-i aleminden de hicreti vardır. Onu delili iten yönü Hakka, doğruya gitmesine mani olan şeytanla işbirliği yaparak önünü kesmek ister. İşte o musibetlerden, o zemimeden, ahlaki zemimeden kurtulup ahlaki hamideye doğru yürümenin adı da bir noktada batıldan Hakk’a hicret denir. Emmareden itminan derecesine yükselmek denir ve günümüzde aslolan hicret de kanaati şahsiyem burada gizlidir. Herkes bunu yapabilir ama herkes kendine bir vatan bulamayabilir. Ama herkes kendi iç tabiatında, iç dünyasında o ahlaki zemime cihetini terk edip hamidiye tarafına hicret edebilir, oraya gidebilir, kalbi mutmain olabilir. Anlatabildim mi? Kısaca bunu bu şekilde özetleyebiliriz.
Nasuh Tövbesi Nedir, Bozulursa Ne Yapılır?
Şimdi Nasuh Tövbesi’nin kısa olarak manası; yaptığınız günahlara bir daha dönmemek, işlememek. Ama insanın öyle bir tabiatı var ki; Nasuh Tövbesi de yapsa, yani dönmemeye kesin karar da vermiş olsa, nefis çok enteresan bir şey cıva gibi çok kaygandır. Bulunduğu zemine göre hemen vaziyet belirler. Şimdi nefis bulunduğu ortama göre bir tarafa kayabilir. Onun haramı yoktur ve ne hikmetse devamlı da hep o haram tarafını tercih eder. Onun için oradan kurtulmanın ilk adımı dediğiniz gibi tövbedir. ‘Tûbû illâllâhi tevbeten nasûhâ’ “Günahınıza dönmeyecek şekilde tövbe ediniz.” (Tahrim Suresi 8. Ayet) Tövbe ettiğiniz zaman da şuna çok iyi inanmanız lazım, yani ‘benim burada tövbem kabul edildi, edilmedi’ bu tereddüt içerisinde kul olmayacak. Allah'ın rahmeti sonsuz olduğu için gazabını basar, ağır gelir gazabından ağır gelir. Onun için ‘Evet ben kul olarak yanlış yaptım, doğrudur. Ama o Hâkimi Mutlakın önünde eğiliyorum, özür diliyorum, bir daha ona dönmeyeceğim diye söz veriyorum’. Hemen o anda Cenab-ı Hak seni affeder. Burada yalnız bir özellik, eğer işlediğiniz günah kul hakkı ile ilgili bir günahsa mesela birinin parasını, birinin servetini, malını, şusunu, busunu tarafınıza geçirdiniz, bu benimdir dedinizse, tabii buradaki tövbenin de öyle kabul olması da mümkün değil. Niye? O, seninle o kul arasında olan münasebet. Bir defa onun rızasını alman lazım. Hakkını iade etmen lazım. Helallik aldıktan sonra da Cenab-ı Hakk'a dönüp ‘Yarabbi üzerime düşeni yaptım, bu nefsim beni kandırmıştı. Şimdi bundan kurtuldum, senin kapına geldim’ demen lazım. Yoksa adamın serveti senin cebinde, banka hesaplarında. Eee, ‘Ben işte çaldım ama tövbe ediyorum’. Böyle tövbe olmaz. Bu tövbe geçersiz. Yani tövbenin şartlarından biri kul hakkının iade edilmesi, kimi incittinse onun gönlünü alarak helallik dilemesidir.
Bir de insanı incitmek var, insanları. Yani o insana ait hakka Allah karışmıyor. Bazı hadislerde ruzu mahşerde kul öyle yücelecek, öyle nadim olacak, öyle bir noktaya gelecek ki; dünyada bunun imkânını bulamadı, işte o yakınlığı münasebetiyle orada Allah devre yapacak. Ama bu çok uzak bir hal. Niye? E bizden öyle kul olmaz ki, zaten öyle kul olsa biz kimsenin hakkına, hukukuna tecavüz etmeyiz. Bu doruk noktada bir insan; vakit bulamamış, efendime söyleyeyim ne bileyim durum müsait olmamış ama tam da o yola dönmüş, Allah yolunda gidiyor. Bir de baktı emr-i hak vaki oldu gözleri yumuldu, öte aleme geçti. Ha bunlar için şimdi biz de öyle bir insan varsa zaten kullarına ister istemez hakkını helal eder. E der ‘Ya bu zamanında böyle değildi, Allah buna rahmet eylesin, ne kadar iyi oldu’. Bilmem anlatabiliyor muyum? Ha böyle bunlar müstesna.
Bunun dışında Allah'la kendi aramızdaki hukukta her an tövbe edip ondan özrünü dilemen lazım ve Mevlana'nın dediği gibi bin defa tövbeni bozmuş olsan da yine onun kapısına döneceksin. ‘Gel yine gel. Bin defa tövbeni bozmuş olsan da gel’. Tövbe ne kadar bozulursa bozulsun ısrarla işlememeye niyet edip her o konuda işlememeye niyet etmek Nasuh Tövbesi’dir. Yanlış anlamayın, bir defa yapılmaz o. Ama nefis o kadar kaygan dediğim gibi. Bir an gelir öyle bir teslim alır o nefsi, bir daha da onun tarafına dönmez. Allah da bu kullarından etsin, diyelim efendim.
Allah İçin Sevmek ve Buğz Etmek
Bir Müslüman’a düşen vazife Allah'ı seveni sevmek, Allah’a buğz edene de buğz etmektir. Hz. Musa'ya Cenab-ı Hak “Benim için hangi ameli yaptın?”, “Namaz kıldım”. “Hayır, o senin nefsin için” diyor. “Zekat verdim”, “Nefsin için”. “Oruç tuttum”, “Nefsin için”. Sonunda Hz. Musa'ya Cenabı Hak “Ya Musa, benim için beni seven bir kulumu sevdim mi, bana buğz eden bir kuluma sen de buğz ettin mi?”. “Anladım ki” diyor “Allah için en yüce, üstün ibadet de Allah'ı seveni sevmek, sevmeyene de buğz etmektir”. Hayatımızın merkezinde bu gaye olursa o zaman insanlar da etkileşimle belli bir noktaya kadar gelebilir.
E şimdi biz menfaatimize uygun insanları seviyoruz, Allah için kimseyi sevmiyoruz. Bu sefer de toplumda Allah için var olan kullar kalmıyor etrafında veya var olanı haberimiz olmuyor. Benim sende senin bende çıkarım var, onun için birbirimizi seviyoruz. Bu çıkarlar kaybolduğu zaman da, o zaman namlular birbirine dönüyor. Suriye ile Türkiye gibi, haçlı dünyası gibi. Namlular birbirine döndü. Niye? Çıkarlar bitti. Öyle olmaması lazım. Allah için birini sevmek, Allah için birine buğz etmek…
Bu bizim aleyhimizde de olsa onu sevmeye devam edeceğiz. O zaman göreceğiz ki hayatın gayesi çok daha farklı ve insanın sürüklendiği hayat şartları ne kadar zor olursa olsun hayat meğer çok fevkalade bir Allah nimetiymiş, dersin. ‘Lütfun da hoş, kahrın da hoş. Hoştur bana senden gelen; ya hilat-ü yahut kefen. Lütfun da hoş kahrın da hoş’ bunu dersin.
Ama şimdi bunu diyemezsin. Niye? Çünkü her şey çıkardan ibaret. Şimdi topluma ilerde sorarsak belki diyeceksin çıkarından, çıkarı dışında kimsenin bir şey yaptığı yok. Onun için de çıkarı dışında bir şey yapılmadığı yerde düzen de olmaz, nizam da olmaz, güzellik olmaz, birlik olmaz rahatlık olmaz; gasp olur, hırsızlık olur, yolsuzluk olur; can emniyetiniz, mal emniyetiniz, namus emniyetiniz, din vicdan emniyetiniz tehdit altında olur. Niye? E sen her şeyi menfaatine göre… Adam, senin hayatına kastetmenin kendi menfaatine uygun olduğunu kabul eden bir kiralık katille seni yok eder. Niye? Allah için sevme, Allah için buğz etme ölçüsü kalktı; kendim için, karım için, benim için devreye girdi. O sen ben ben ben ben ben ben ben düşün milyonlarca insan. Böyle bir toplumda bereket olur mu, huzur olur mu, kardeşlik olur mu? İşin merkezine Allah için esprisini korsak, o zaman bu işin tadından da yenmez, diyoruz efendim.
Allah'ı, Resulünü ve Ehl-i Beyti Sevmeye Kul Olarak Mecburuz
Şimdi Cenab-ı Hak'ın Resulü’nü, ehl-i beytini sevmeden adam bir defa iman etmesi de mümkün değil. Ettiğini kabul etsek bile bu adam burnunun üstüne sürülür. Bu mahalde bir Hadis-i Şerif’in de olması lazım, şu anda tam hatırıma gelmedi. Her şeyin özü o; o sevgi, o muhabbet. “Ben” diyor “peygamberliğime karşılık ehl-i beytimi sevmenizi ben istiyorum” ayet bu (Şura Suresi 23. Ayet). Bu Allah'ın lisanından Peygamberine ve bizlere bir tebliği. Şimdi emredileni yerine getirmiyorsun. Sen söyle sonucunu o zaman; bir adam emredileni yerine getirmezse ne olur? Ne olursa bu da olur. Onun için Allah'ı, Resulü’nü ve ehl-i beyti sevmeye bir defa kul olarak biz mecburuz. Hz. Fatıma'yı sevmedin, Hz. Fatıma’sız bir din olmaz. Ali'yi sevmedin, Ali’siz bir din olmaz. Hasan'ı sevmedin, Hasan’sız bir din olmaz. Hüseyin'i sevmedin, Hüseyin’siz bir din olmaz. Ehl-i beyt bunlar. Ha senin deme imanında bir problem var; sevmiyorsan senden Müslüman olmaz. Ama bir gelenektir bizde “Müslüman o” dersin olur. Ona da bir şey diyemeyiz. Ama yarın huzur-u mahşerde bunun da faturasını ağır bir şekilde ödersin. Allah onları seven, onları sevenlerin gittiği yolda gidenlerden bizi eylesin, diyorum efendim.
Muhabbetullah ve Havfullah Bir Bütünün İki Parçasıdır
Şimdi bunu ben günümüzde ilim adamı denilen arkadaşlardan da dinliyorum. Meseleyi benim görebildiğim kadarıyla onlar da tam manasıyla anlamış değiller. Muhabbetullah havfullahtan üstündür deniliyor, bu yanlış. Bunlar birer haldir. Havfullah olmadan muhabbetullah zaten olmaz; muhabbetullah olmadan da havfullah olmaz. Yani Allah sevgisi olmayacak sende, Allah'tan korkacaksın. Bunlar işin felsefesi, yani felsefesi yönünden o ondan üstün o ondan. Şimdi bu yokuşu çıkan merdivenler gibidir. Anlatabiliyor muyum? Bu merdivenlerin hepsi lazım, lüzumludur. Allah sevgisi öyle bir haldir ki, o kalbe düştüğü zaman insan bunu ben ‘kaybedeceğim’ diye endişeye düşer, ‘Allah sevgisini kaybedeceğim’ diye endişeye düşer. İşte o endişenin adı Allah'tan korkudur. ‘Ben ona ulaşamayacağım. Eyvah, ne olacak benim halim’, orada kalbe bir fırtına giriyor ‘yavaş’ diyorsun. Bu sefer ‘bak’ diyorsun ‘ya ben yanlışlarım oluyor, onun azabı da var. Artı, bana çok sonsuz nimetler ikram edecekti. Onu ben sevemiyorum. Bu nimetlerden de mahrum olmak var. Cemalullah’ı müşahade etmemek var’. İşte bu cihet, işin havfullah kısmı. Ha buradan gidersin, bu temel olmadı mı öyle bir noktaya da gelirsin ki, buna da ‘vasıl illallah olmak’ denir. O noktada da huzurum-u Allah, Allah'ın huzurunda olma hali, her dem bir haldir. “Ballar balını buldum kovanım yağma olsun.” Nereye benzer? Yanan bir kor ateş, kömür istediğin kadar içine at, 5 dakika sonra hepsi kor olmuştur. Bu da işte muhabbetullah.
Şimdi soruyorum sana, havfullah temeli olmadan muhabbetullah sonucuna ulaşabilir misin? Dolayısıyla bunlar bir bütünün iki parçasıdır. Bunların her ikisi de birbirini tamamlayan ana unsurdur, diyoruz efendim.
Son olarak ekleyeceğimiz bizi takip eden kardeşlerimiz bizden duyduklarını yerine getirmeye çalışsın, istifade etsinler. Menfaatlerinin değil denilenlerin ne manaya gelip sunucunun elde edilmesinde ne büyük servete nail olacaklarını düşünsünler ve de bu güzel günde, Ramazan ayının bu güzel gününde zannımca 13’ü mü, 14’ü mü tutuyoruz, bu güzel günde oruçlarını Allah kabul eylesin, gecelerini de ibadetle geçirmeyi nasip eylesin, diyorum.
Bu sohbeti video olarak izlemek için play butonuna basınız