info@profdrhaydarbasenstitusu.org

Prof. Dr. Haydar Baş Gençlerle  İcmal Gençlik Derneği - Ankara / 20 Nisan 2017
04/04/2025 SİYASET 42

    Neler Okuyacaksınız

Sevgili gençler Ankara’da yaptığımız bu toplantı aslında gençlik hareketimizi görebilmek için; yılsonu gelmesi münasebetiyle hangi noktadayız bunu değerlendirmek, buna not vermek için bu toplantı organize edildi. Salon hakikaten güzeldi. Gençler de burasını iyice doldurdu. Evvela tebrik ediyorum, saygıyla selamlıyorum.

Türk Siyasetinin Duymadığı Programlar, Projeler, Tezler Hazırladım, O Şekilde Siyasi Hareketimize Başladık

Şimdi, bu akşam aslında siyasi konulara temas etmek gibi bir düşüncem yoktu. Çünkü ben bugüne kadar hakikaten sizlerin ve Türk siyasetinin duymadığı programlar hazırladım, projeler hazırladım, tezler hazırladım ve o şekilde siyasi hareketimize 2001 yılında başladık. Öyle manzaralarla karşılaştık ki, mesela bu masa başında oturup hiçbir meseleye karar vermedim. Mesela tarımdı, hayvancılıktı, madencilikti, ormancılıktı, denizcilikti; iç politika, dış politika aklınıza ne geliyorsa. Bunları tamamen yakinen yaptığımız gözlemlerle kaleme aldık, dosyalar hazırladık ve Türk siyasetinin önüne çıktık. 

Milleti, Devleti Bu Noktaya Siz Getirdiniz; Kendi Kendinizi Batırdınız

Şimdi arkadaşlar, ben Türk siyaseti hayatından asla memnun değilim. Neden? Bu kadar çalışmaya karşılık hiçbir şey bize vermedi ve bendeniz o zaman şunu söyledim; göreceksiniz aradan 15-20 sene geçecek, başınızı taşlara vuracaksınız ama o çaresizliğin içinden çıkma imkânı dahi bulamayacaksınız. Şimdi geldiniz, geldiniz, geldiniz; başınızı taşa vurma dönemine girdiniz. Bakınız bu evet-hayır konusunda benden bir söz duydunuz mu? Niye konuşmuyorsunuz? Duydunuz mu? Duymadınız. Niye duymadınız? Çünkü bu sonucu siz yaptınız; milleti, devleti bu noktaya siz getirdiniz ve siz kendi kendinizi batırdınız. Çıkabilecek misiniz bunun içinden? Allah’ın rahmet eli olmasa asla çıkamayacaksınız. Bunu kafanıza koyun. Size el de uzatmayacağım. Çünkü sürünmenizi ben de istiyorum. Niye? Korkunç projeler hazırlıyorum. Bak, az evvel gavurların söylediği sözleri duydunuz mu? Duydunuz mu? Bunları benim tezim hakkında söylediler. E siz, tarafıma bile bakmadınız. Nasıl Müslümansınız ya? Ben size 5.000 lira asgari ücret vereceğim diyorum; yüzünüzü buruşturuyorsunuz, geriye dönüyorsunuz, tarafıma bakmıyorsunuz. Siz kimsiniz ya? Bana söyleyin. Kimsiniz? Hocam seni biz geldik dinliyoruz da, bu hakareti mi isteyecektik.  Allah inanmayanların adını bir şey koydu. Bunu ben size demiyorum. Öyle, bu tavır bir şey değil. Onu da size söyleyebiliriz. Niye? Hakkı reddettiniz, batıla yapıştınız ve batılın adına da ‘mehdi’ dediniz. Domuz etini sofranıza koydunuz, sahip çıktınız.  Zinayı serbest bıraktınız, sahip çıktınız. Kelime-i tevhitten Muhammed'in Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendinin adını çıkardınız, sahip çıktınız. Faizi cebinize doldurdunuz, sahip çıktınız. Ya bir adamın kafir olması için kaç tane küfrü yerine getirmesi lazım? Söyler misiniz? Hepiniz alkışlayın! Niye susuyorsunuz? Neden susuyorsunuz? Burada yürekle beni dinlemeye gelmeyenler defolsun gitsin. Defolsun.
Zaten sizin sevginizdir beni buraya getiren.  
Şimdi şurayı dikkatle dinleyin çocuklar; sonunda atlayıp zıplarız merak etmeyin.

Prof. Dr. Lebedev: “Modelde Sadece Bugüne Değil, Geleceğe de Işık Tutan Kodlar Var”

Ama ne anlatıyorum bunu bir defa anlayalım. Bakın şu ismini okuduğum adam, iktisat matematiğinde dünyanın bir numaralı adamıdır; yani bunun üzerine başka bir adam yok. Ne diyor?  Milli Ekonomi Modeli’nin ne olduğu, Duma’da tartışma konusu edilmiştir. Pardon Milli Ekonomi Modeli’ne olan ihtiyaçtır. Prof. Dr. Lebedev “Ben dünyanın bir numaralı ihtisas matematikçisiyim. Bu konuyu bizden iyi bilen bir insan yoktur. Milli Ekonomi Modeli’ni kongrede çok okudum. Bu tezde esrarengiz kodlar var. Her okuyuşta yeni bir kod ile karşılaşıyorum. Modelde meseleler çözen, problemleri halleden pek çok kodlar saklıdır. Üstelik sadece bugüne değil, geleceğe de ışık tutan kodlar var.  Rusya'nın buna ihtiyacı var. Ben modelin bu yönüne hayranım” diyerek teze olan hayranlığını ifade etti.
Bir başka iktisat matematikçisi Gavriletz “Konular birbirine bağlı ve çok uyumlu. Tezin matematiği denge içinde. Tezin her meseleyi çözebilen bir bütünlüğü var”.
Lisiçkin “Bu tezin Rus Parlamentosu Duma’da görüşülmesi, tarihi bir olaydır” söze başladı ve devam etti “Tez tamamen çözümdür”.
Şimdi arkadaşlar bu, elimde olan dokümanlardan birkaçı; daha da var. Bak bir tanesi ne diyor? Volkonsky “Rusya'da bilim ve din her zaman çatıştı, hiç barışmadı. Haydar Baş, dinle ilmi barıştırdı. Baş’ın tezinin uygulanmasıyla toplum, toplum huzura kavuşacaktır”. Yani “bizde” diyor, “dinle devlet birbirine vurdu; bir arada olmadı, birbirini kabul etmedi. Ama bu tez farklı diyor; herkesi barıştırıyor.”

Sadece Ben Enerjiyle Türkiye’yi Ayağa Kaldırırım

Şimdi sevgili arkadaşlar, biz Türk milleti olarak siyasete girdiğimiz günden bu tarafa her şeyin en doğrusunu ortaya koyduk, araştırdık, ezbere konuşmadık. Şimdi Atatürk Barajı’nda olan bir hatıramı anlatacağım. Arkadaşlar gittik ki bütün coğrafya su kaplanmış; yani etraf deniz haline gelmiş. Dedim, ya “buradan aşağı akacak olan su miktarına bu kadar ihtiyaç var mı?” “Yok” “O zaman” dedim, “bu kadar suyu niye buraya biriktirdiler?” Olayı bilmiyorum tabi. Yani şimdi şu yükseklikten su düşecek, ondan sonra bu elektriğe dönecek. Öyle mi? “Evet” dediler. Dedim, bir şey söyleyeceğim. Sadece ben enerjiyle Türkiye’yi ayağa kaldırırım, vallahi de billahi de. Niye biliyor musunuz? Niye? Dedim ya şimdi bakın, şu barajı denize dökülene kadar biz 100 tane ayrı yerde baraj kurabilir miyiz? “Evet kurarız” Niye bunu yapmadık da bir yerde kurduk bunu, dedim; bu kadar da masrafı yaptık. Hiçbir elektrik kaybı olmadan 100 ayrı yerde baraj kurulur, bu kadar da elektrik elde edilir. Daha da fazlası elde edilir.
Sevgili arkadaşlar bu misali şunun için verdim, yani biz oturduk masanın başına hep beraber işin içine girdik.  Bilirkişi kim? Onu konuşurduk. Önümüzü açtı, düşündük ve böylece her programda, her meselede ne olması gerekiyor bunları tespit ettik, kitaplar haline getirdik, dosyalar haline getirdik.   

Ben Hacı Bektaş’ın Torunuyum

Ama elimize ne geçti?  Sıfıra sıfır, elde var sıfır; hiçbir şey geçmedi. Ya adam gidiyor, beni çalan adamın partisine oyunu veriyor; bana oy vermiyor. E çatlayacağım ya hırstan, çatlayacağım. Bu ne cehalet ya, bu kadar kalın kafalılık olur mu ya? Ne verdi sana? Söyle, ne verdi?  
Ben 5.000 lira sana asgari ücret vereceğim diyorum, arkadaşlar 5.000 lira ya. Böyle bana dudaklarını buruşturuyor, yüzünü ekşitiyor. Ulan in aşağıya bunun ağızını gözünü patlat diyorum. Ya bu kadar salaklık olur mu? Niye demiyorsun bana “Hocam, Allah razı olsun, güzel de bunu nasıl vereceksin?” de de anlatayım sana. Ve bütün problemler çözüldüğü halde siz bunları çözümsüz hale getirdiniz. 
Şimdi siz Allah’tan ne istediğinizi biliyor musunuz? Vallahi de Allah'ın belasını billahi de belasını istediniz. Bundan sonra hayırlı gün beklemeyin. Niye? E siz bizi kırdınız, gönlümüzü yıktınız. Sana ben hizmet edeceğim, bedava hizmet vereceğim; affedersin kıçını çevirdin bana. Oğlum benim asaletim çok güçlüdür. Benim asaletim ta Horasan’a dayanıyor. Ben Hacı Bektaş’ın torunuyum. Kafana akıl koy! 

Ben Bundan Sonra Yokum

Kısaca arkadaşlar, çok yanlış yapıldı bugüne kadar. Ha şimdi isteseniz de ben burada yokum. Ha bu geldik; buna veda konuşması deyin, veda hesaplaşması deyin, ne derseniz deyin. Ben bundan sonra yokum. Bakalım nasıl bu işi çözeceksiniz. Ben çözemeyeceğinize eminim ve namusum adına da imza atarım. Yapamazsınız bu işi. 
Bu işe yetkili bendim, bu işi bilen bendim. Siz bana güvenmediniz ya. Eğer Peygamber döneminde yaşasaydınız kime güvenmeyecektiniz biliyor musunuz? Adı Muhammed olan Hazret’e güvenmeyecektiniz. Çünkü onu bugün temsil eden adam benim. Ya açın eserlerimi; bir satır ona ters bir şey var mı? Ekonomi modelini açın bakın, okuyun. En güçlü iktisatçınıza okutun bakalım bir kelime ters bir şey bulabilecek misiniz? Ya böyle bir insanın altından heykeli yapılır ya. Siz… Seçim sabahı kalkıyorum %1 bile oy vermediniz. Niçin vermediniz? Mehdiye verdiniz. Mehdiyle işinizi halledeceksiniz. Allah sizinle öyle bir dalga geçiyor şu anda ki. 
Bu gönlü düzeltmedikten sonra bu dalga geçme devam edecek, bunu kafanıza koyun. İlk defa da bu kadar açık konuşuyorum. Öyle mi? Niye korkuyor, konuşmuyorsunuz? Korkmuyorsunuz. 
Vallahi bak yeminle konuşuyorum. Her seçim sabahı kalkıyorum, acaba biz ne yanlış yaptık diye düşünüyorum; bakıyorum hiçbir şey yok. Arkadaşlar hakikaten kadro da çok muhteşem. Şimdi bana kalkacaksınız delikanlı gibi “Hocam biz sana şunun için oy vermedik”. Biz de diyeceğiz ki, evet bundan dolayı bize oy vermediler, haklı… Haklı görürsek sizi, tekrar siyasete devam edeceğiz. Şimdi sıra sizde deyip biz dinleyelim, hadi bakalım. 
Ne diyor? Yalan konuşacağız ki oy vereceksiniz. Tam on numarasın. Yahu şimdi ben yalan konuşursam bana dönecek misiniz? O şekilde de Allah bize nasip etmesin. Şimdi çocuklar, yani böyle ben kalkıp da bir nutuk konuşması yapmak istemiyorum, sohbet. 

Amerika Birleşik Devletleri 1995 Yılında Haydar Hoca’ya Geldi

Şimdi arkadaşlar, 1995 yılında evvela Amerika kime geldi biliyor musunuz?  Ama biriniz diyorsunuz, beşiniz susuyorsunuz. Amerika Birleşik Devletleri Haydar Hoca’ya geldi. Kaç yılında? 1995 yılında.  Ne diye geldi? O zaman Amerika Türkiye'den… Hiç unutmam Başbakan Sayın Tansu Hanım, biz de o kadroda danışmandık. Türkiye’den kendisini temsil eden bir siyasi irade arıyor. Herhalde baktı, etti; en sonunda bize karar kıldılar. Bana haber gönderdi büyükelçilik, Amerikan Büyükelçiliği; biz Sayın Baş’ı ziyaret edeceğiz, onunla özel konuşmalarımız var, olacak. Tabi ben, lafın tamını deliye söylerler, ne demek istediklerini anladım. O zaman görüşlerine itibar ettiğim,  çok mümtaz 4 tane arkadaşım vardı, Allah’ın rahmetine kavuştu, onları Ankara’ya çağırdım oturduk bir gece enine boyuna bu görüşmeyi değerlendirdik. Dediler ki “Hocam görünüyor ki Türkiye'nin kapılarını bize açıyorlar”. “Eğer” dedim, “Türkiye’nin kapısı Amerika'nın elindeyse bize açacak ama ben o kapıdan içeri girmem”, dedim. “E niye girmiyorsun?” dedi. Dedim, “ya siz aklı başında insanlarsınız. Biz bunlara tırnağımızı verirsek parmağımız, kolumuzu verirsek gövdemiz gider. Çocuk musunuz siz!” dedim. “Ben himmetle, hele Amerika'nın desteğiyle hiçbir yere gelmem”, dedim.  Allah yazdıysa bozsun, hem vallahi hem billahi. “Ama” dedim, “şimdi bunları da ‘biz sizi kabul etmiyoruz’ demek suretiyle reddetmek de olağan olaylara karşıdır.” Ne yapalım? “Güzel bir ekip hazırlayalım, bunlara gönderelim; görüşme yapsınlar, usulüne göre bu işi bitirelim” dedik.
Bizim büroda bir araya gelindi, iş adamları bürosunda. Yanılmıyorsam 2 saatin üzerinde bir görüşme oldu. Yaptıkları görüşmede ben bizim arkadaşlara bir yol gösterdim, buradan gidin dedim. Kanaatime göre de benim düşündüklerim konuşulacak ve böyle yapıldı. Hakikaten benim düşündüğüm gibi olaylar cereyan etti. Onlara ‘hayır’ da demeyeceksiniz, ‘evet’ de demeyeceksiniz. Yani karşı olmadığımızı da beyan edeceksiniz; ama bu güç bizde yok, bunu yapamayız noktasına getireceksiniz. 2 saat sonunda Amerikan temsilcisi, sekreteri ile birlikte müsaade istedi. “Biz Konsoloslukta Amerikan Bürosu’nda sizi bekliyoruz, Haydar Bey’i bekliyoruz, kapımız ardına kadar açık”. 
Bu, 95 yılı oluyor.  Arkadaş, tabii biz gitmedik. Aradan 98 veya 99 onu bilemeyeceğim, 99 da olabilir 98 de olabilir; işte bu arkadaşlara gidildi. Arkadaşlar da balıklama işin üzerine atladılar; ‘evet’ dediler, bir yola çıktılarO gün onlar yola çıktılar. Biz yola çıktıklarını, nasıl çıktıklarını bildiğimiz için devamlı kendilerini ayıktırdık. Bilmiyormuş gibi davrandık; şöyle yapacaksınız, böyle yapacaksınız. Ama 1 santim bizim dediğimizi uygulamadılar. Zaten ne becerileri var ne bilgileri var ne de böyle niyetleri var. Niyetleri onların dediği gibi bir adam olmak; aaa bunun sonunda Türkiye olacak olmayacak, bu hiçbir kişinin hesabı değildi. İşte o yolun sonunda siz bu noktaya geldiniz. Seçimlerde de beni görmediniz yine. Ben kalktım anlattım size. ‘Hayır’ dediniz, beni reddettiniz;  ‘evet’ dediniz Amerika ve Amerikancıları desteklediniz. Türkiye’yi bölmek isteyenlere imkân tanıdınız. Öyle değil mi? 
Şimdi Amerika ne istiyordu? Yani Obama'dan önce kim vardı? Bush vardı değil mi? Büyüğü vardı, küçüğü vardı. Şimdi Clinton vardı, artı, şu anda geldi Trump geldi, trampet geldi. Bunların hepsi aynı havayı çalıyor, yanlış anlamayın. Amerikan siyaseti, hariciye siyaseti kim gelirse gelsin derin devletin tezini uygular. Amerika, derin devlet nedir? Türkiye hakkında görüşü? Türkiye federatif yapılara bölünecek, bir federasyon başkanı ile bölünecek. Aaa toprak aldınız, size biz toprak verdik adı altında Türkiye’yi paramparça edecekler. Anlaşıldı mı? Amerika’nın niyeti bu. 
Şimdi, bu noktaya siz geldiniz, bu noktaya girdiniz. Bunun içinden çıkabilecek misiniz? Oradan hiç ses gelmiyor, herhalde bütün suçlular şu ortadan çıktı. Peki Amerika'nın bu isteğini reddedebilecek mi Türkiye? Yahu bu millet getirmiyor oğlum şimdi. Yani, memleketi parçalayacaklar. Öyle bir noktaya geldik ki… Ne bileyim uç uçabilirsen, kaç kaçabilirsen. Keşke bizim Ali Haydar’ı getirseydik, türkü söyleseydi. 

Diaspora ile Bizi Harcaması da Hakikaten Benim Kanıma Dokundu

Sonumuz… Hocam ‘evet’ çıksa ne olacak, ‘hayır’ çıksa ne olacak?  Ya ikisinden de bir şey olmayacak. Mesela Sayın Kılıçdaroğlu ‘hayır’ diyor, ‘hayır’ dedi. Niye biliyor mu? Bir defa cumhuriyeti ağzına almadı. Hasta. Hiç güvenmediğim insanlardan biri de odur, açık konuşuyorum. Niye?  
Bu 7 Haziran'dı değil mi? 7 Haziran seçiminde 1,5 yıl evvel geldi televizyona beni ziyaret etti. Benim oğlumun düğününe geldi, iştirak etti. Tekrar burada partiye geldi; beraber olduk, ittifak ettik. O hangi herifti cumhurbaşkanı adayı olarak tespit…  Ekmeleddin ve bundan sonra dedi, beraber yürüyeceğiz bu yollarda. Onu herhalde Tayyip Bey’den öğrendi yürümeyi. İyi, dedim. Seçime, 7 Haziran seçimine 20 gün kaldı; bize bir şut attı arkadaşlar. Allah Allah! Allah’tan biz hazırlıklıydık. Şimdi, bu adamlar, bu adamlar oyun oynamasını bilir. Gönül yapmasını, insanları bir araya toplamasını, ne bileyim sanayiydi, eğitimdi, tarımdı, hayvancılıktı, maden… Bunları yapmasını bilmez. Hele ben ondan sonra anladım ki Kılıçdaroğlu hiçbir şey bilmiyor. 
Kimi tercih etti bizim yerimize biliyor musunuz? Kimi tercih etti? Bir daha konuşun. Yaaa. Yani böyle bir delikanlıyla da harcasaydı, diyecektik ki ya hakikaten delikanlı. Diaspora ile bizi harcamak da hakikaten benim kanıma dokundu. Şimdi kalkmışsın sen, şeyde bana telefon açıyor, iftar ediyorum, bu seçimde. “Buyur” dedim, “ne diyorsun” dedim.  İşte “Sen Atatürk’ü çok iyi anlatmışsın. Sağ ol, teşekkür ediyoruz. İmkânımız olsa da biz de sizi dinleyebilseydik”.  “İyi” dedim “dinlersin”, kapattım telefonu. Diyecek bana ‘hayır’da beni destekle. Yani onu söyletmedim ona.  Şu adama bak ya, bir de kalkıyor bana telefon açıyor. Yanlış mı konuşuyorum. Ama benim Cumhuriyet Halk Partili arkadaşlara hiçbir tavrım kesinlikle yoktur ve olamaz. 

Ben İyi Bir Atatürkçüyüm

Ben iyi bir Atatürkçüyüm arkadaşlar. Yanlış anlamayın. Merhum gerek partilileri tarafından gerekse ‘aydın’ dediğimiz kesim tarafında maalesef hep sırtına basılarak yükselmek için kullanılan bir malzeme haline getirildi.  Atatürk'ü öyle bir düşürdüler ki… Atatürk dinsiz, Atatürk kafir. 
Şimdi müsaadenizle birkaç dakika Atatürk kimdir onu size anlatayım. İstiyor musunuz? Çocuklar Atatürk, Peygamberimizin sülalesindendir. Bunu biliyor musunuz? He vallahi. Yani soyu İmam-ı Ali’ye, Hz. Fatıma’ya dayanıyor; dolayısıyla Peygamber’e dayanıyor. Seyyiddir Mustafa Kemal. Dedesi Kızıl Hafız, Balkanları Müslüman eden adam. Bunu biliyor muydunuz? Yani Balkanlarda ne kadar Müslüman var; hepsi onun dedesinden nefes almıştır. Bosna Hersek’te Sarı Saltuk vardır; büyük evliya,  Atatürk'ün dedesi. Yani Atatürk o soydan gelmiştir.  
Babası Ali Rıza kimdir biliyor musunuz? Babası Ali Rıza Rıza, İmam-ı Rıza Hazretleri’nin torunlarından bir tanesidir. Babası İmam-ı Rıza'nın adını oğlu Rıza’ya koydu; onun ismine hürmeten. Yani İmam Ali Rıza’nın hürmetine oğluna Ali Rıza ismini koydu. Baba tarafı bu. 
Ana tarafı, Molla Zübeyde. E onlar da seyyid, seyyide. Nakîbü’l eşraftan Selanik’te; yani Peygamber sülalesinden. Ana tarafı Peygamber, baba tarafı Peygamber; ortada gül gibi bir Mustafa Kemal.

Mustafa Kemal'in Başı Üzerinde Allah Resulü’nün Eli Vardır

Çocuklar, Mustafa Kemal'in başı üzerinde Allah Resulü’nün eli vardır. Onun için de hiçbir savaşta mağlup olmadı, hiçbir savaşta. Rahmeti bol olsun. Bak ne diyor? Ben evet, böyle ibadet fazla yapamıyorum. Ama ben cihat Müslümanıyım. En fazla benim şahsımı etkileyen, en fazla etkileyen bir tane bir hatırası; Conk Bayırı’nda ordunun önünde. 
Arkadaşlar komutanlar arkada olur, askerlik yapanlar bilir. Yani savaşacak komutan önünde savaşmaz. Arkada oturur komuta merkezinde, onu yapın bunu yapın talimatlar verir. O öyle değil, en önde.  Diyor ki, ben size ölmeyi emrediyorum, en önde. Yani atılan kurşun, ona atılıyor. Şimdi gelin bana siz Türk tarihinde bunun emsali bir tane komutan gösterin. Bir kumandan.  Gösterebilir misiniz? Yok ki göstereceksiniz be. Biz devamlı tarihimizde cumhuriyet tarihinde İngilizlerin, Yunanların kışkırtmasıyla; bu devleti kuran insanlarla savaştık, kavga yaptık, dinsiz dedik, iftira ettik. 
Şimdi size bir soru soruyorum ve bunu her yere gidip soracaksınız; Mustafa Kemal merhum hayatta iken hangi haram fiile, haram olan bir işe helal demiştir? Alkışlamayı bırakın ya, soruyorum. Yani haram olan bir fiile, mesela içki helal dedi mi? Maşallah sesleri…  Evet, peki zinaya helal dedi mi? Kumara helal dedi mi? Demedi. Dediğini de duymadınız. Yani Mustafa Kemal bir harama, helal gözüyle bakmadı. Öyle mi? 
Peki siz bugün… Siz harama helal gözüyle baktınız mı bakmadınız mı? Söyleyin ya korkmayın.  Bu hep korkuyorlar. Siz hep haram işlediniz, haram yediniz.  Domuz etini sofranızı helal diye siz koydunuz ya. Koymadınız mı?
Evet, duydunuz. Böyle çok daha misal var ama bir tanesi size yeter. Peki arkadaşlar tamam, biz domuz etini yedik. Siz kafir olmadınız, Atatürk oldu. Yani niye kafir olmadınız? Haramı helal yaptınız ya. Haram denilen şey helal yapıldığı zaman veya helal olan bir fiil haram yapıldığı zaman; o ikisi de Allah’ın hukukuna terstir, kafir olursun. Bir tane yapsan da aynı, bin tane de yapsan aynı. İki; zinayı sen serbest bıraktın. Kelime-i tevhidden Peygamberin adını çıkarttın.  Kelime-i tevhid Peygambersiz olur, dedin. Duyuyor musunuz? Yahu siz de başka yerde bağırın oğlum kulağımızda… Çocuklar kelime-i tevhid getirmeden, tevhid olur mu? Yani Muhammed Mustafa’nın adını zikretmeden kelime-i tevhid olmaz, şahadet olmaz. “Eşhedü” ben şahidim, “en la ilahe illallah” Allah'ın tekliğine birliğine, “ve eşhedü” yine şahidim, “enne Muhammeden abdühü ve resulü” Muhammed Mustafa’nın onun hem resulü hem kulu olduğuna şahidim. Bunu dersen iman etmiş olursun. Ama bunu böyle demediğin takdirde adına senin Müslüman denmez. Kendi kendini kandırırsın. E bunu sen yaptın. Niye? Avrupa ile beraber olacağız diye. Kimin hatırı için olduğu bizi ilgilendirmez; sonuç bizi ilgilendirir. Faiz helal midir, haram mıdır? E milletin cebine onu siz doldurdunuz. Şimdi siz bir şey değilsiniz, Müslümansınız; üstelik de mehdinin varisisiniz. Bunların hiçbirini yapmayan Mustafa Kemal kafirdir. Yazıklar olsun ya bu kadar müfterilik olur mu? Benim hemşerim var bir tane, yani Allah bana hiç akıl nasip etmemiş. Yalanın bu kadarı olur mu ya? Sen bu insana kafir diyorsun, anasına bilmem ne diyorsun. 

Molla Zübeyde, Dindar, Maneviyat Ehli Bir Kadındır  

Çocuklar, biz de gençlik yıllarımızda öyle merhum Mustafa Kemal Atatürk'e iyi gözle bakan insanlar değildik. Ama, Allah’ın takdiri, ben aleyhinde hiç konuşamazdım; yani Allah konuşturmuyordu daha doğrusu beni. Öyle. Bir gün Akçaabat’ta bizim Bahçeli Kahve diye buranın böyle tahminen iki büyüklüğünde bir yer; işte yazın, bilhassa ilkbahardan sonra sonbahar, ekim aylarına kadar hem bahçede oturulur gruplar halinde sohbet edilirdi. Orada yazın en az beş ay Mustafa Kemal tartışılırdı; biz de gidip dinlerdik. Mustafa Kemal'in bir gün annesine dil uzattılar. O benim çok onuruma dokundu. Tamam, buna böyle bir şey dediniz ama yahu bu kadının ne günahı var? 
Gittim, benim rahmetli annem çok ibadet eden bir kadındı; gece yarıları kalkar, sabah güneş doğar, işrak vaktine kadar ibadet eden bir kişiydi. Ben ilahiyat okudum ama din nasıl yaşanacak anamdan öğrendim, ailemden öğrendim. Şimdi anneme bakıyorum, Mustafa Kemal'in annesini hatırlıyorum.  Yani bu insan, bir evlat dünyaya getirdi. Buna bu iftira nasıl yapılabilir? Bir anda; e mademki bu böyledir peki Osmanlı ordusu nasıl namuslu, şerefli olabilir? Bu beni kurtardı. O zaman Osmanlı denildiği gibi şan, şöhret sahibi bir kurum değil. Ordusu bir kurum değil. Bu ayıktırdı beni. Demek dedim, buna iftira ediyorlar. Ama benimki duygu planında, böyle elimde bir delil yok. 
Sabahı geldim aynı bahçeye, orada bir gün evvel toplanan arkadaşlardan bazılarını aldım. Onlara dedim, “ya sizin Osmanlı ordusu da böyledir”. “Ya ne diyorsun?” Osmanlı ordusu şöyledir, böyle… “Ya siz dün böyle demediniz mi? Yani… İftira ederek bir kadını namussuz ilan ediyorsunuz, Allah sizin belanızı verecek”, dedim. Biraz da duygulandığım için, etkilendiler. “Yok biz demiyoruz”, dediler.  Ta o zaman dedim, “bundan sonra anasına dil yok”. Kadının adı Molla Zübeyde, yapmadıkları iftira kalmadı.  Dindar bir kadın, yani maneviyat ehli bir kadın arkadaşlar; sıradan da bir kadın değil. 

Atilla İlhan: “Şu Andaki Atatürk Bizim Atatürk’ümüz Değil”

Neyse gel zaman, git zaman Atilla İlhan Türkiye'ye geldi, Allah rahmet eylesin. Bizim çocuklar bunlar Atilla Bey ile tanışıyorlar, program yapıyorlar. Dedim “Ya bu adama sorun. Ben Mustafa Kemal'i Türkiye'de denildiği gibi dinsiz kabul edemiyorum. Bu adam Müslüman adam”. Bakın çocuklar bana gönderdiği haber “Hocam doğru düşünüyor, doğru söylüyor. Şu andaki Atatürk, bizim Atatürk’ümüz değil”. “Evet, bu İnönü'nün Atatürk’üdür. Herkes kafasına göre bir Atatürk tarifi yaptı, o günkü tarif de İnönü’nün Atatürk’ü. Atatürk, Hoca’nın dediği gibi Müslüman, dindar bir insandır. Sağlam bir aileden gelmektedir”. Tabi ben onu duyunca, bütün dünya benim oldu ve ondan sonra işin üzerine gittim. Az evvel size söylediğim gerçekleri öğrendim. Atatürk'ün hem ana tarafından hem baba tarafından Peygamber sülalesinden olduğunu öğrendim ve Atatürk’e gelene kadar onlarca büyük evliya sülalesinden geçtiğini öğrendim. 
Allah aşkına şimdi kendi nefsimize dönelim. Kimin sülalesinde bir tane büyük evliya var? Kalkın ayağa söyleyin. Bir tane; on tane istemiyorum. Kimin var? Ya ana tarafı veli, veliye; baba tarafı veli, evliya. Her tarafı evliya. Sen şimdi kalkıyorsun buna dil uzatıyorsun. Allah senin dilini kurutur, kurutur. Şimdi geldiğimiz sonuç, ona karşı işlediğimiz cinayetin cevabıdır. Ne zaman istiğfar eder, Allah bizi istiğfardan dolayı affederse; Türkiye'nin düzeni temin edilir. Bunu iyi bilesiniz. 
Bir ülke bize hediye edildi; yav Akdeniz’den işgal edilmiş, Ege’den işgal edilmiş, Marmara’dan işgal edilmiş; malül Yunanistan taa Bursa, İstanbul'a kadar gelmiş; İngilizler öyle, hepsini biliyorsunuz. Ya her taraf kuşatılmış. Bir insan çıkıyor arkadaşlar ya; askerin ayağında çarık yok, elinde silahı yok. Var mı? E böyle bir adam çıkıyor şimdi ve bu adam yaptığı bütün savaşları kazanıyor. E siz buna nasıl bir gözle bakabilirsiniz, söyleyin bana.  Olağanüstü bir insan gözüyle bakmaz mısınız? O halde değil mi ona kafir diyenler kafir. 
Şimdi dedim, bir tanesi benim memleketlim. Sayıp sizleri meşgul etmeyeyim. Yani aleyhinde konuşanlar da düzgün adamlar değil; ya katildir ya hırsızdır.  Anlaşıldı mı? Şimdi merhumun etrafında bir ve beraber olmaya var mıyız? Allah razı olsun.

Ordumuz Olmazsa Biz Namazı Kılamayız, Orucumuzu Tutamayız, Haccımıza Gidemeyiz

Saat 10:30'a geliyor, ben asıl temas edeceğim konulara yeni gireceğim. Gireyim mi, bırakalım mı? Yani esasen hatıralarımı size anlatacaktım, yeni dönem; madem siyasetten anlamıyoruz, hatıralardan bahsedelim dedim. Var mıyız? Ya hiçbiri demiyor, “Hocam sen siyasetin merkezindesin,” yağ yapar adam. 
Sevgili arkadaşlar bendeniz 1980 yılında, ihtilal dönemi, hacca niyet ettim yazıldım. Malum o zaman Cumhuriyeti Koruma Kollama Harekâtı oldu, Evren Paşa işe el koydu; yani Türkiye bir ihtilal dönemi yaşadı. Bizi içeri aldılar. Boztepe'de 20 tanesi sağcı, 80 Tanesi solcu, 4 tanesi benim kafadan; benimle birlikte 104 kişi bir koğuşta yattık. Şimdi biz de aslını ararsan, askeri de tanımıyoruz o gün; yani o güne kadar tanımıyoruz. Ben 1975 yılında kısa dönem yedek subay okulunda kaldım, askerliğimi yaptım. O zaman beni Mustafa Hayri Öğüt isminde çok mümtaz, çok maneviyat ehli bir zat ziyaret etti. 
Anons ettiler böyle böyle diye; koştum, baktım o zat. Çok sevindim. “Evlat nasılsın?” dedi. Baba çok iyiyim dedim, elhamdülillah gayet iyiyim. O zaman şeker çuvallarından seccade yaptık, belimizde duruyor; yağmur yağıyor seriyoruz onu yere, namaz kılıyoruz. “Nasıl burası evlat?” dedi. Dedim, baba ya bunları… Çirkin bir kelime de söyledim. Ya dedim, baksana dedim, koskocaman… Hakikaten 40. Piyade Alayı’nda bir tane mescit yok.  Bir namaz kılacak yer yok dedim, baba dedim. Dedi “Evlat” dedi “o sizin hatanız” dedi “isteseydiniz burada mescit açardınız”. “Sonra” dedi “dediğin gibi değil” dedi “burası olmazsa biz namazı kılamayız, orucumuzu tutamayız, haccımıza gidemeyiz”. Allah Allah…
Şimdi öyle bir dünya açıldı önüme ki, o güne kadar biz bunları tamamen kapadık; bunu kabul etmiyoruz. İşte burası kâfirdir, burası münafıktır; elimizde bir mühür, herkese yapıştırıyoruz. Bir anda ben bunu görünce dedim “Baba, sen dediklerin… Yani samimi misin?”. “Evet” dedi “evlat” dedi. “Böyle şey olur mu?” dedi. Neyse “Evet” dedi “ben de çok çektim ama” dedi “o sizin bildiğiniz, tahmin ettiğiniz yoldan değildi” dedi. Neyse o gün vedalaştık, gönderdim onu. Bende çok yeni bir bakış oldu.
O güne kadar orduya, askere çok ters bakıyorduk; bu sefer güzel nazarla bakmaya başladık. Hakikaten baktım yani bu adamlar da bizim gibi, bir yanlışları yok. Geliyorsun, konuşuyorsun, ikna ediyorsun. Edemedin mi, bildiğini yapıyor. E asker kafası bu. E elbette onu yapacak. Bunu diyordum. Neyse, biz dedik ki, her şeyde bölükte bir tane namaz kılacak bir oda gibi bir yer yapalım. Arkadaşlar, herkes bir karar aldı, herkes bölüğünde bir mescit yapma isteğinde bulundu; 40. Piyade Alayı’nda yüzlerce mescit açtık biz. Öyle müthiş mescitler ki… Artı, orada yapılacak olan cami yarım kalmıştı; orayı da temizledik, oranın da inşasına başlandı. Vay dedim, demek bu iş böyle, biz oyuna gelmişiz. Gerçeği gördüm; bunlar demek dindar, Müslüman ama biz bunlara dinsiz dedik.  Maalesef böyle. Devam etti böyle. 

Sağın da Solun da Buna İhtiyacı Var

Şimdi sevgili arkadaşlar, asıl anlatacağım yere gelmedim. Uzatıyoruz ha. Şimdi 80’de bizi Boztepe'ye aldılar. Boztepe’de ben namaz kılıyorum, kıldırıyorum. Sağcı arkadaşlar, benim arkadaşlarım bana cemaat oluyor; solcu arkadaşlar da saygı ve hürmetle bizi takip ediyor. Bir, iki kişi de namaz kılıyordu soldan; öldüyseler Allah rahmet eylesin, Allah hayırlı ömürler versin kaldıysalar. Sevgili arkadaşlar, bana her gün soldan geliyor, ama her gün. Oturuyorlar, soru soruyorlar; din hakkında, iman hakkında, ülke hakkında, görüşlerimiz hakkında… Öyle bir tatlı sohbet ki; sağ da sol da buna ihtiyacı var. 
Dediler ki, arkadaşlar biz bu koğuşa bir tane başkan seçmeliyiz. Sol dedi ki “Tamam seçmeliyiz”, sağ dedi ki “Ya sizden biri seçilse biz kabul etmeyiz, bizden biri seçil… Bizim arkadaşlardan birini seçsek, siz kabul etmezsiniz. Gelin en iyisi Haydar Hoca’yı seçelim hep beraber”. Sağcı arkadaşlar da “Tamam” dedi “Tamam, biz de Haydar Hoca’ya evet diyoruz”. Beni bir anda… Türkiye’de seçmediniz ama, içerde seçtiler. Şimdi ben de kalktım arkadaşlara teşekkür edeceğim; dedim, “ya arkadaşlar hakikaten bana iltifatta bulundunuz, benim böyle bir mesleğim yok ama,” dedim. “Buraya gelirken hatırıma bir şey geldi”, gelirken, gerçekten de öyle. “Yahu” dedim, “siz Allah’ı dinlemiyorsunuz ki beni dinleyeceksiniz”. Tabi çok hoş bir hava içinde; bir eleştiri tarzı içinde değil. O solcu arkadaşların tamamı “Hocam namusumuza seni biz destekleyeceğiz” dediler ve çocuklar orada kaldığım müddetçe hepsi saygılı, hürmetli ve muhabbetli davrandı, vallahi billahi. 
Şimdi ben bakıyorum, e ben dışarıda solcuya ‘kafir’ diyordum; la içeri girdim, böyle bir hava yok, dört dörtlük insanlar. Bir gün abdest alıyorum, arkamda aynanın karşısında biri duruyor; benim arkamda, başını düzeltiyor böyle. Bu arkadaş da bizim Cafer Hoca dediğimiz, onun oğlu. Hoca da çok meşhur bir adam; Cumhuriyet Halk Partili, o zaman da Rahmetli Ecevit'in de danışmanı. O arkamda duruyor, ben Nuri’yi fiilen tanımıyorum yani öyle şahsen tanımış değilim. Ama ismini duyuyoruz, solun başıydı. Başını düzeltirken “Hoca” dedi “hiç” dedi “sıkılmayın” dedi “dert etmeyin” dedi “biz devrim yapacağız”. Ben bir şey demedim. Aradan 1-2 dakika geçti, gene böyle “Devrimi yapacağız Hoca” dedi. Ben de döndüm, dedim “Sen Nuri değil misin?”. Evet, dedi. “Bak, şu aynaya bak” dedim “bak, lan nur topu gibi adamsın, senden gavur olmaz”. Arkadaşlar, Nuri Aydın beni bir kucakladı “Ya Hocam” dedi “Allah senden razı olsun” dedi “şerefime, namusuma senin gibi olsaydı bu arkadaşlar; burada bir kişi olmazdı” dedi ve ben onunla orada tanıştım. Hala bizim arkadaşlığımız, dostluğumuz devam eder. Trabzon’da bana sorsalar en çok kimi seversin? Nuri Aydın’ı severim. Bak buradan ilan ediyorum. Niye? Ya öyle zor işlerim oldu ki, ben oralara girip çıkamam; girsem çıksam zaten tanıdığım kimse yok.  Vallahi o girer, benim işlerimi hep hallederdi. Bir sürü işimi halletmiştir. Bana bir gün dedi ki “Hoca” dedi “gel senle bir pazarlık yapalım”. E buyur dedim, ne yapalım? “Yahu” dedi “ben senin dünya işlerini, sen de benim ahiret işlerimi…” Nuri’ye buradan gönül dolusu selamlar da bildirelim. Ee böyle bir arkadaşım. Sol bu. 
Bir gün, arkadaşlar… Bu hatıralar güzel mi, devam edeyim mi? Bir gün soldan bir arkadaş geldi “Ya Hocam” dedi. Başkanız ya şimdi, koğuşta başkan benim. “Hocam benim hanımın aleyhinde konuşuyorlar”. Yapma ya, dedim. Hakikaten koğuş birbirine girecek. Ne dediler? Aleyhinde, yani namusu hakkında konuştu. Sağcı bir delikanlı, biraz cahilce bir çocuk. Ben tabi olayı kavradım. Dedim, ismini söyledim o anda o arkadaşımızın, öldüyse Allah rahmet eylesin, kaldıysa Allah selametini versin. Dedim “Ya” dedim “senin hanımın benim öz be öz kız kardeşimdir. Tamam mı?” dedim. Evet, dedi. “Kabul ediyor musun?”. Nasıl kabul etmem, dedi. Dedim “O zaman kusura bakma, sen geriye çık, ben kardeşimin davasını hallederim”.  Allah razı olsun beni dinledi, geri çıktı. Şimdi o sağcı çocuğu ben tanıdım. Şimdi orada vursam da olmaz. “Lan nerde bu” falan bağırdık, çağırdık. Yanındakini de itiyorum ki ‘al, kaç onu’ diye.  Sonunda ayıktı, anladı, kaçırdılar onu. Böyle bir hatıramız oldu. 

Dinsiz Denilen Asker Bana “İstediğin Kadar Allah Dersin, Sana da Kimse Karışamaz” Dedi

Mazgal deliğinden dışarıyı seyrediyoruz. Dışarıda asker süngüsünü takmış, bize karşı. Dedim “Bak gelin buraya” dedim “şunlar” dedim “ilkokulu bile bitirmediler. İçimizde üniversiteyi bitirmeyen insan yok. Bizi ülkeyi batıracaklar, batırdılar diye buraya tıkadılar. Lan bundan bile ders almıyorsunuz.  Allah'tan kork”. 
Arkadaşlar ben orada 40 gün kaldım. Şimdi, benim de çok dikkatimi çeken asker dinsizdi ya… 40. gün ifadeye aldılar beni. Askeri savcı, aldı beni huzuruna. Siyasi şube reisi de yanında. Ama reis biraz uzaklaştı ondan; belki özel soru sorar gerekçesiyle, zannıma göre. Asker bana soruyor; savcı, cevabını kendi yazıyor. Yani, kabul ediyor musun? Öyle bir şey de yok. Çünkü hep lehinde dedikleri. Öyle hayatımı orada 40 gün araştırdılar ki; yani daha bana bir şey sormaya gerek yok. Onu yaptın mı? Yok. Bunu yaptın mı? Yok. Hepsini sordu; yok, dedik. En sonunda enteresandır “Bak” dedi “Haydar Hoca” dedi “ben iyi dinle” dedi “ben her yemek arkasından bir kadeh rakı içerim, bana kimse karışamaz. Sen de istediğin kadar Allah dersin, sana da kimse karışamaz. Yarın sabah, yarın sabah pılını pırtını topla, çık git” dedi. Allah Allah… Ya ben Erzincan’a gideceğim, idamla yargılanacağım; bir anda serbest kaldım, serbest bırakıldım. Ayaklarım sevinçten yere basmıyor arkadaşlar. İşlediğimiz bir suç var mı? Yok.  Ama bir ihtilal olmuş, ne olacağı belli değil. Yani, dinsiz denilen asker bunu yaptı.

Sağcılardan Hayatımda Bana Bir Yardım Olmadı

İkinci bir hatıramı bu konuda… 81’de de hacdan geldik. Bizim Giresun’da arkadaşlarımız var. Onlar gece sokağa çıkma yasağından tutuklandı, içeri atıldı. Emniyet enteresan, emniyette sağcılar… Sağcılardan hayatımda bana (üfleme hareketi yapıyor) diye bir yardım olmadı. Ben öyle bir sağcıydım ki, komando reisiydim ben; kampın reisi bendim arkadaş. Yani uzun namlulu silahlı adam eğittik biz. Bunları gördükten sonra “Vayyy sağ buysa” dedim “kabul etmiyorum”, ayrıldım. Hala benim ilimin İl Başkanı onu ben çok severim, hanımını çok severim; gördüğünde, gördüğümde ellerinden öperim. Çocukları benim yetiştirdiğim insanlardır; oğlu avukattır, kızı çok temiz bir evlâdımızdır ve hepsi şimdi dinini bilirler. Annesi beni çok sever; çocuklarını dindar yetiştirdiğim için. Anlıyor musunuz dediğimi?
Ama arkadaşlar işte Trabzon'da, şey Giresun'da, gittik Giresun'a gittik ki sanki gemileri ben batırdım, adamaları ben kaçırdım, kahveleri ben bastım, yani öyle bir adam geldi oraya şimdi. Karadenizli İslam Devleti kuran Haydar Hoca. Neyse, ifadeye alındım. E dedim “güzel de” dedim, “bizim bu devletin başşehri neresi? Kurduk buraya, başşehri gösterin”. Savcı akıllı adam, tebessüm etti ama resmiyetten de ayrılmadı. 
Sevgili arkadaşlar Türkiye’yi katmak için, temelini oynatmak için müthiş fitneler var. Ülkeye siz sahip çıkacaksınız. Ve siyasi şube reisine “İşte” dedim “ben” dedim “bunların, sizin iddia ettiğiniz gibi adam değilim”. O zikrullah sohbetlerini şey, terör merkezi olarak nitelendirdiler. Artık burada terör hareketi olacak, oluyor. “Ben” dedim, “onları tanımıyorum” dedim. “Beni” dedim, “onlarla yüzleştirin” ve gittik sabahleyin. Cezaevine gittik; ben, Giresun Emniyeti’nin hücresinde Ali Kocaman isminde bir arkadaş, onun karşısında beni oturttular. Ali’ye şimdi soruyorlar “Ali Kocaman, bu karşında oturan evine gidip sohbet ettiğin Haydar Baş’tır değil mi? Sohbet ettiğin”. O da… Ha, gece ben buna müteferrikada polis vardı; Ahmet, Adanalı bir çocuk, Allah ondan razı olsun. Dedim “Ahmet” dedim. Aralık 27, soğuk. “Bak” dedim “bu gece” dedim “şeye gideceksin hapishaneye, arkadaşını bulacaksın. Şu isimde bir arkadaş var, onunla görüşeceksin. Yarın onunla beni yüzleştirecekler, Haydar Hoca’yı tanıyor musun, diyecekler.  O da, ben tanımıyorum, diyecek” dedim “Olay bu. Bu kadar basit anlat ona” dedim “Onun kafası pek basmaz”. Neyse gitti, söyledi, geldi. “Hocam” dedi “merak etme” dedi “tamam” dedi “yarın” dedi “bu rahat geçecek”.  Vallahi o çocuk, benden fazla dert ediyor. 
Neyse biz gittik, Ali ile karşı karşıya geldik. Ali şey, şimdi soruyor “Evine gidip oturduğunuz Haydar Hoca bu değil mi?” diyor. “%90 bu değil”. Eyvah, dedim. %90 bu değil, ama %10 bu. Gene bir daha sordu. O gene %90 bu değil… Hemen müdahale ettim; ne dedim ısrar ediyorsun, adam diyor ki hiç tanımıyorum.  Reis biraz hırslı, onunla da şeyde, karakolda enteresan bir maceramız oldu. İsterseniz onu da anlatayım. Çok büyük bu.

80 İhtilali Öyle Bildiğiniz Gibi de Kolay Geçilmedi

Şimdi oturduk, beni şimdi ifade için çektiler. Böyle 5-6 kişi bu tarafta, 5-6 kişi bu tarafta; bir hilal. Yanımda bir MİT’ten adam. Ben oturdum. Tam bir terörist. Arkadaşlar 80 ihtilali öyle bildiğiniz gibi de kolay geçilmedi. Soru soruyorlar; ben de “hayır, hiçbiri değilim”, dedim. Halbuki arkadaşlar, benim arkadaşım; bunlar gerçekten bana geldiler. Ama şimdi biz oturduk, zikir ettik, Kur'an okuduk, mevlüt okuduk diyemiyorsun. Ne olduğunu bilmiyorsun sonunda işin. Uzatmayalım. 
Dediler ki, şube reisi aldı beni, tek başına kolumdan çekti, bir odaya koydu. “Bak”, dedi. Orada bir delikanlı kolundan bağlı, ifadesi alınıyor. “Senin ifadeni” dedi, “böyle almıyorum” dedi, kafana akıl koy. Tabii iki kişi olduğumuz için de dedim “Ya sen kimsin?” dedim. “Sen kimsin?” dedim ya. “Ben askerliğimi subay olarak yapmış bir adamım, yedek subaydım. Ateş hattına girdiğimiz zaman ‘süngü tak, Allah Allah’ dedim ya; komut aldık komut verdik” dedim “Orada ‘Allah’ demek serbest, burada yasak. Sen nesin?” dedim “Rusya'da mıyız biz?”. Arkadaşlar bunun kalbi bir anda döndü, “gel” dedi, “ne istersen onu söyle” dedi. Ben de zannettim tiyatro yapıyor. Hakikaten adam döndü benim yanıma “Bu ne diyorsa” dedi “bunun dediğini yazın”. Orda ifade amiri de ondan altına bir delikanlı. Zaten öyle bir şey istiyordum, bende dedim ona “sen bildiğin gibi yaz”, dedim. “Ama” dedim, “malum” dedim, “suç yok ortada”. Neyse güzel bir ifadede bulundu. 
İşte bir sonraki gün de Ali ile yüzleştim. Ali şimdi %90 bu değ… %90 bu değil ama %10 bu. Dedim, “ya ne baskı yapıyorsun” dedim. Bu adam diyor ki “bu adam değildir, kesinlikle bu değil”. “Gel” dedi, “şerefsizim” dedi “sen o’sun.” “Evet” dedim, “oyum” dedim. Tepe attı bizim de. Arabaya bindik. Dedim, “ya senin” dedim, “bakanların bugün hapiste; hırsızlık yaptılar, içeri girdiler. Sen bana diyorsun “Allah dedin mi, demedin mi?”.  Evet dedim”, dedim. “Ne istersen onu yap”, dedim. Yanımdaki polise vallahi billahi “bu adamın ismi ne?” dedim, “bunu bana ver” dedim. Ya biz bu dünyaya namusumuzu, şerefimizi, dinimizi, haysiyetimizi, vatanımızı, milletimizi, devletimizi korumak için gelmedik mi? Ben bunun hangisine yanlış yaptım? Allah'a ve yoluna sahip çıkacağım; suçlu olacağım. “Ulan sonuna kadar” dedim “suçluyum be, kabul etmiyorum!” 

Hapse Attılar Bizi; Suçum “Allah” Demek

Sevgili arkadaşlar, hapse attılar beni. Burayı iyi dinleyin. Hapse attılar bizi; suçum “Allah” demek. “Haa” dedim, “tamam” dedim, “güzel de… Bizim kurduğumuz devletin başşehri neresi? Devlet var, ortada başşehir yok. Tabi ne diyecek, öyle bir şey yok. Dosyamı Erzincan’a gönderdiler. Erzincan’a benim dosyam… Arkadaşlar hapishanede diyor bana ki “Hocam 6 ay beraberiz. Dosyanda bir şey yok ama”. Niye? “6 ayda gider, 6 ayda… Şey 3 ayda gider, 3 ayda gelir; yani 6 aydan erken gelmez”. Öyle mi? E ne yapalım, biz de 6 ay burada bekleriz dedik. Ben de dua ediyorum “Yarabbi ben burada 6 ay nasıl kalacağım?”. Yani öyle ki, alıştığımız şartlar değil. Sigara dumanı perişan ediyor beni. 
Arkadaşlar 17 gün sonra benim dosya gitti, geldi; 17 günde. Şimdi Giresun Adliyesi, Emniyeti şaşırdı; ulan bu nasıl bir adam? O zaman orada Selahattin Demircioğlu, Allah selametini versin, öldüyse rahmet eylesin; dedim “o benim” dedim, “annemin yeğenidir”. Selahattin Komutan; Selahattin Demirciğolu. Bir hava da biz verelim burada dedim, iyi gidiyor bu işler. Şimdi arkadaşlar gerçekten öyle oldu ki, yanıma kimse gelemiyor. Orada işte solcu arkadaşlar, onlar da bana sahip çıktılar. Sevgili arkadaşlar Türkiye’de sol da Müslüman, sağ da Müslümandır. Sakın kimse sizi kandırmasın. Ben bunun bizzat yaşayan şahidiyim vallahi billahi. Ve tabii Ahmet Aras, o zaman baro başkanı orada, iyi bir avukat ama; geldi bana “Hocam” dedi “bu dosyada hiçbir şey yok. Seni çıkartacağız”. E ne kadar zamanda?  “Ancak” dedik “45 günde” dedi “sana sıra gelir”. “Ya Ahmet” dedim “sen deli misin? Ben burada ne yapacağım 45 gün? Sen” dedim, “benden ne istiyorsun?” Dedi ki “100 bin lira alırım senden” dedi. O zaman da 100 bin lira iyi para. Hiçbir şeyimiz yok ama, 100 bin lira vereceğiz.  “Peki” dedim “Ahmet” dedim “beni 15 günde çıkartırsan 125 bin lira, bir haftada çıkartırsan 150 bin lira. Tamam mı?” dedim. 150 bin lirayı duyunca hemen gitti noter aldı getirdi bana, imzamı aldı. Arkadaş ikindiye doğru da beni hapisten çıkarttı. Suçum bu kadarmış. Sevgili arkadaşlar Ahmet Bey öldü, Allah rahmet eylesin; ama bana çok hizmeti oldu.

Türkiye'de Sol, Sağ Vallahi Yalan

Şimdi sevgili arkadaşlar Türkiye'de sol, sağ vallahi yalan. Akçaabat’ta Cumhuriyet Halk Partisinin İlçe Başkanı Osman Bayraktar. Gidin sorun; bu adam 5 vakit namazını camide kılar, 5 vakit namazını ve bu adam dinsiz. Böyle bir şey olabilir mi? Şimdi Kolcu Hasan Trabzon'da meşhur, tanımayan yok, sağın merkezi. Ali Türk’ün mağazasında, kumaş mağazası vardı, otururdu orada; gelene, gidene solcuysa fırça atar gönderirdi. Güçlü bir adam, herkes ondan korkardı. Onun da rahmeti bol olsun. Şimdi bir gün ben de okula gidiyorum, İmam Hatip Okulu, işte o yokuşun biraz ilerisinde. Bir gün baktım Kolcu Hasan oturmuş bir CHP’liyi öyle perişan ediyor ki “Ulan sizden bir şey olmaz. Sizden Müslüman mı olur”. O mu olur, bu mu olur; adam laf edemiyor. O esnada ezan okunmaya başladı, duydu ezanı “Ben senle başa çıkamam” dedi “ben namaza gidiyorum”, Solcu, “Ula ha buraya bak buraya” dedi “namaza gidiyor”. Arkadaşlar Türkiye'nin hali bu. Namaz kılan adam Müslüman değil. Böyle saçmalık olur mu? Ve 1980 öncesi. 
Ben esasen Devlet Bahçeli’yi çok yargılayacağım. Şimdi değil ama, bu olaylar durulsun. 5.000 insan ölmüş, 5.000 tane. Niye? Parlamenter sistem devam etsin diye. Şimdi bile bile 5.000 insanı onu korumak için öldürüyorsun, diğer elinle bunu yıkmaya çalışıyorsun. Ulan bu millet sürü mü be? Dediğimi anladınız mı? 
Arkadaşlar, yani işi düzeltmeniz lazım. Ben sizi terk ettim, bunu söylüyorum ha! Hiç… Böyle zannediyorlar şaka konuşuyorum. Ne diyor? Valla bu Haydar Baş yok; sizde Haydar Baş varsa devam edin. 

Sıkıştığınız Anda Bir Fatiha, Üç İhlas Hz. Fatıma Anamızın Mübarek Ruhuna Hibe Edin

Şimdi, hatıralar dedik böyle devam ediyoruz. Böyle etsin mi? Sevgili arkadaşlar işte 81 yılında hacca gittim, 80’de içeri alındım. Hacca gittik; o zaman da tabii otobüslerle yolculuk yapıyoruz, kafileler halinde. Gitmeden önce böyle yoğurt süzmesi, herkes yaptı; yani o kadar yenmesi mümkün değil. Ama evden rahmetlik annem de süzmeyi yapmış; büyük ablam da benimle. Otobüse bindik, otobüsün içine bu yoğurt süzmelerini koyduk. Bir açıldık şimdi, e geldik şimdi bu şey tarafına Hatay tarafından sınır kapısına. Aşağıya bir indik ki, arabanın içine girilmiyor kokudan. Tabi 5-10 dakika durduktan sonra alışıyorsun, devam ediyorsun. Yolda giderken istirahat veriyorlar. Gene o mübarek koku; dışarı çıktığımızda, içeri girdiğimizde.  Bunu çok ciddi bir şekilde yaşıyoruz. 
Neyse böyle Medine’ye kadar vardık. İlk uğradığımız şehir Medine. Dediler ki, takriben 10 saat burada kalacağız,  vazifelerinizi Peygamberimize yapın. Biz de arkadaşlar olarak bir araya geldik, ben onların bilgili olduğum için otobüste… Otobüsün görevlisi de liseden benim öğrencim. O çocuk da ilk defa hacca gidiyor; bir şey bildiği yok. “Tamam, ben” dedim “onun bu vazifelerin hepsini yaptırırım, endişe etme sen” dedim. Benim de gerçi ilk haccım. 
Arkadaşla Medine-i Münevvere’de, burayı iyi dinleyin ama; hem kafanıza, gönlünüze hem de elinizde kâğıt kalem varsa yazın.  Medine-i Münevvere’de arkadaşlara ben tembih ettim tırnaklarını kestiler, tıraş oldular, gusül abdesti aldırdım.  Peygamber Aleyhisselam Efendimizin huzuruna gittik. Şimdi arkadaşlar Babüsselamdan geliyorsunuz, gidenler bilir, doğrudan Peygamber Aleyhisselam Efendimizin huzuruna. Ya ben ne kadar Salatü Selam okuyorsam, ne kadar Rasulullah’a sığınıp şefaat diliyorsam; hiçbir şey alamıyorum. “Eyvah” dedim “ya o kadar yol geldik, biz demek” dedim “hiç kabul edilmedik”. Bunun şeysi oldu bende, üzüntüsü oldu. O zaman da Peygamber Aleyhisselam Efendimiz, Hz. Ömer, Hz. Ebu Bekir onları dönüyordun hemen yani Ravza'nın kabrin etrafını dönüyordun Peygamberin ayak ucunda bir pencere var. Orada da Hz. Fatıma Anamızın makamı. Geldik oraya ama nedir, ne değildir bilmiyorum. Makamın önünde ben durdum. Bir asker geldi, dedim bu neresi? Dedi ki “Hz. Fatıma'nın makamıdır burası”. Rica ettim, bunu o zaman dedim, ben buna bir Kur'an okuyayım. Sağımda solumda birisi Yomralı, birisi Akçaabatlı 2 tane arkadaşım var, onlar duruyor. Ben Sure-i Yasin okumaya başladım. Şimdi, asker geldi onlara müsaade etmedi, onları kovdu. Dedim onlara ki, “şöyle durun ben ziyareti yapayım alırım sizi”. Arkadaşlar Sure-i Yasin’i okudum, sayfanın yarısına gelmedim; yani zannım o ki “Ve cealnâ min beyni eydîhim sedden ve min halfihim sedden fe agşeynâhum …” (Yasin Suresi, 9. Ayet) Oraya geldim, arkadaşlar bana bir gülme aldı. Öyle bir feyiz, öyle bir feyiz…  Yani Hz. Fatıma Anamızın varlığını yaşamaya başladım ben orada. Allah Allah…
Muhteşem bir insan, Allah şefaatinden ayırmasın. Onun arkasından öyle bir ağlamak ama, ben hayatımda öyle ağlama nedir bilmem. Yani bütün dünya sanki benim; sevinç ağlaması, feyiz, muhabbet. Sure-i Yasin’i tam oku… Bitirene kadar bu hali yaşadım. Allah kabul etsin, Allah şefaatinden ayırmasın.  Buraya gelmişken size söyleyeyim; sıkıştığınız anda bir Fatiha, üç İhlas Hz. Fatıma Anamızın mübarek ruhuna hibe edin ve ondan destek isteyin. Hiç merak etmeyin, vallahi de yetişir billahi de, hiç kuşkunuz olmasın. 

Hz. Fatıma, Ashab-ı Suffa’nın Olduğu Yer En Fazla Maneviyatta Doyduğum Yerdir

Neyse geldim orada hemen ashab-ı suffanın oturduğu yer vardı; ama bende onları hep yeni öğreniyorum orada, soruyorum nedir burası, işte oranın mücavirleri burası budur diyor. Mücavir şeylerin olduğu yere oturdum, suffanın olduğu yere oturdum. Orada da bir Kur'an okuyayım dedim, onların ruhları için, Sure-i Yasin’i. Uzun böyle bir Arap önüme dikildi. Şimdi bu adam dedim, sıradan biri olmaması lazım. Yanımda o iki arkadaşım var. Diyorum onlara ki, bana 100 riyal para bozun. O kadar da enteresan, onu da anlamıyorlar. Oğlum bana 100 riyal, 5’er riyalden 100 riyal verin. Benim derdim farklı. Ona para vereceğim; bana nazar edecek, himmet edecek. Benim çok param yok ki vereyim ona. O zaman nerede, cıbıl adamız. Neyse, 100 riyal bozdurdum, 5’er riyal verdim ama bana her defasında nazar ediyor. Hayatımın yani en fazla maneviyatta doyduğum yerdir; Hz. Fatıma,  Ashab-ı Suffanın olduğu yer.  Allah'a şükürler olsun. 
Neyse Cenab-ı Peygamber Efendimizin tekrar geldik mihrabın hizasında orada adamın bir tanesinde bir dua kitabı var, dua dediğim Salat-ü Selâm kitabı. Böyle bir göz gezdirdim Salat Selamlara; benim okuduğum Salat-u Selamlar değil.  Vay dedim, bu herhalde seçilmiş Salat-u Selamlardır; adamın yanında durdum, hiçbir şey demiyorum. Arkadaşlar vazifesini yaptı,  kitabı bana uzattı; aldım, okudum. Yani okuyabilirsen aşk olsun.  
Neyse dedim Cenab-ı Peygamber Efendimizin etrafında iki rekât namaz kılayım bari bundan sonra. Bir gene delikanlı Arap önüme çıktı, onu takip ettim. Gidiyorum, gidiyorum “Yahu ben nereye gidiyorum” dedim “ben Peygamberin mihrabında namaz kılacaktım veya yanında, mihrabın etrafında”. Ayıktım, sordum yine askere. Dedi “Mihrab-ı Resurullah burası”; önünde durmuşum. Ben orada namaz kılmadan, enteresan,  namaz kılmaya geldim namaz kılmadan yine yürüyüşüme devam ettim. Takriben 6-7 metre yürüdüm, tam işte Babüsselam kapısında girilen yere, yerden doğru gidiyorum, yukarıya doğru gidiyorum, kıbleye doğru gidiyorum birden hatırıma geldi “Oğlum sen aptal mısın ya. Buraya namaz kılmaya geldin, namaz kılmadan gidiyorsun”. Geriye döndüm ki arkadaşlar böyle 16, 17 bilemedin 18 yaşlarında zenci kızlar “gululu gulgu guglgug” bir şeyler diyorlar kendi kendilerine.  Bana bakıp gülüyorlar. Ben de, karışmış orası, hemen girdim mihraba orada namazı kıldım.  Allah kabul etsin. Aradan arkadaşlar belki 15 yıl geçti, rahmetli Burhan Kandaz, mekânı cennet olsun, dedim “Ağabey” dedim “bak ben sana bir önemli hatıramı anlatayım”. “Nedir Hocam”, dedi. Dedim “hacda yaşadım bunu”. “Ya Hocam” dedi, “orada” dedi “kadının ne işi var”, dedi. Hakikaten düşündüm ki hac o... Hiçbir kadın orada olmaz. Şimdi gel, bunlar kimdi siz bana anlatın.
Yani öyle, Hz. Fatıma Anamız çok büyük bir evliya, Allah şefaatinden ayırmasın. Bugün dedim hac hatıralarımdan bahsedeyim. Nasıl, olsun mu, devam etsin mi?  Bu dediğim olay 1981 yılında yaşanmış. 

1990 Haccındaki ‘Tünel Faciası’

İkinci bir olay 1990’da ve Hacdayım. Meşhur bir ‘tünel faciası’ vardı, hatırlıyor musunuz? 1426 kişi. Şimdi arkadaşlar biz dediler ki, tünelden geçeceğiz. Yola çıktık Müzdelife’den, tünelden geçeceğiz. Allah Allah… İçimde bir sıkıntı “Yok” dedim “ben tünelden geçemem” dedim “ora beni sıkar” dedim.  Yok, diğer taraftan yol kesiktir. “Olsun” dedim “kavga eder oradan geçeriz” dedim. Yani hakikaten yolu değiştirdim. Eğer tünelden biz de gitseydik, ahiretten anlaşacaktık sizinle.
Evet arkadaşlar ve geldim ben Türkiye'ye telefon ediyorum. Ama bir sessizlik var; yani Mekke, Müzdelife falan böyle değildi. Olanları bilmediğim için, telefon ettim “Alo”. Rahmetlik annemi istedim tabi, “Oğlum sana bir şey olmadı inşallah”. Ya ana bana ne olacak, ne var? Ben de ondan öğrendim tünel faciasını arkadaşlar. Sene 1991’di değil mi, 90’dı. 90’da bu kaderi yaşadık, şimdi de varız. 

Arafat’ta Tavuk Siparişi

Yine ondan bir yıl sonra, Arafat’ta hatırıma tavuk yemek geldi. Dedim “Ya gidin bana tavuk bulun”. Arardılar taradılar koskoca Arafat’ta bir tavuk bulamadılar. Pişmiş tavuk ama çiğ değil. Neyse geldiler “Hocam tavuk bulamadık”. “İyi” dedim “ben siparişi veriyorum, inşallah” dedim “gittiğimiz yerde alırız”. Müzdelifi’ye geldik, Müzdelife’de Arap’ın bir tanesi “Tavuk siparişi, pilav siparişi veren biri var, kim bu?”. Kime diyorsa herkes “Biz değiliz, biz değiliz”. Ne oldu dedim? Böyle böyle. “Oğlum ben o siparişi verdim, getir”. Evet arkadaşlar, bu şeyler gerçekten yaşanılıyor. Maneviyata ilgimiz, alakamız, bağımız kesildi.  

Giresun’da Geçirdiğim Kazada Enteresan Durumlar Oldu

1990 yılı olması lazım, Giresun’da bir kaza geçirdim ben. O zaman Armelit’de yol deniz kenarına yeni taşınmıştı. Bir kış mevsimiydi,  yollar buz tutmuş. –Gülburnu değil mi?-  Gülburnu denilen yere geldik, takriben 40 metreden uçtum. Uçtuk ama, denize ben gömülmüşüm böyle. Tabi orada uçanlar içerisinde 1-2 arkadaş dışarıda kaldı; yani suya düşmedi. Sadece suyun içinde benim. Beni arıyorlar şimdi, arıyorlar; baktılar ki denizin içerisinde bu ışıklı böcekler vardır, bir noktaya toparlanmış, benim bacağımın etrafında dolaşıyor bu hayvanlar. O ışıkları görünce, bacağımı gördüler “Vay Hocam burada”. Çocuklar takriben rahat bir saat geçti, suyun içinde. E şimdi yaşıyorum bakın. 
Yani demek Türkiye'nin şartlarında biz gene yaşayacakmışız. Şimdi orada, orada enteresan durumlar oldu. Nefsim adına konuşmuyorum, şimdi bir tez adına, bir görüş adına konuşuyorum. Benim ailem, anam, babam ehli zikirdir; hepsi maneviyat ehlidir. Rahmetleri bol olsun, ikisi de benim kollarımın arasında Allah'a yürüdüler, ben gönderdim onları. Babamın zaten ölümüne hayranım, rahmeti bol olsun. Öyle gülerek, sevinerek gitti. Annem, tanıyanlar bilirler, burada tanıyanlar da vardır onu; o da ciddi bir ibadet ehli insandı. O da zaten postuyla tespihi meşhurdur rahmetlinin. Postu ve tespihi meşhurdur.  İşte biz de o, ondan yani onun elinden yetiştiğimiz için; onun dediği gibi olmamız mümkün değil de en azından gönlünü edelim diye onun yolunda olmaya çalışırdım.
İşte o günlerde beni sudan aldılar, suyun içinden, tabii şuurumuz yerinde değil -hafıza kaybı mı diyorsunuz ona tıbben? - Evet, o hali yaşıyoruz. Arkadaşlar suyun içinden çıkmamıza rağmen Allah, Allah, Allah, Allah şimdi gören hayret ediyor. Anlatıyorlar bana, olacak iş değil. Sonra anladım ki, Allah Kur'an'da buyuruyor ‘fezkurûnî ezkurkum’  ‘Beni zikret, ben de seni zikredeyim’. (Bakara Suresi, 152. Ayet). Yani hiç kimse endişe etmesin, Allah'ı dili ile zikrederse; bu kalbi, bu gövdeyi Allah'a teslim ederse vallahi de billahi de ölürken Allah onu, ona kendini zikrettirir “Allah” der “Allah, Allah” böyle gider. Ve doktor geliyor şaşırıyor “Lan bu kimdir, nedir bu adam?”. Orada hastanede hemşireler vs. “E bu devamlı ‘Allah’ diyor”. 
Şimdi arkadaşlar enteresan bir olay, beni normal zamanda ayıktıramıyorlar, derin bir uykudayım. Ama ezan okunurken bir anda kendime geliyorum, teyemmüm taşı istiyorum bir tane, temiz taş. Teyemmüm abdesti alıyorum,  namaza duruyorum; namazı bitiriyorum gene yatıyorum. Yaşadığım ender hadiselerden biri de budur arkadaşlar. Daha bunun çok yönü var da unuttum, benim hatırımda bunlar kaldılar.

Şeytan Taşlamada Büyük Bir Keramet Yaşadım

Bir de benim unutamadığım Mina’da köprünün üzerindeyiz, pardon köprüye gidiyoruz; biraz orta boydan uzun bir arkadaş çıktı geldi, benimle müsafaha etti. Şimdi biz de 5-10 kişi varız. Arapça bilenler diyor ki “Hocam seninle Arapça konuştu”, Türkçe bilenler zaten Türkçe konuştu, İngilizce bilenler diyor ki “Seninle İngilizce konuştu”. Lan yapmayın ya. Benimle müsafaha etti, ayrıldı gitti. Yaşadığım farklı bir olay bu. 
Yine bir gün, Mina’da köprünün üzerindeyiz. O gün de müthiş bir sıkıntı var bende.  Köprünün üzerine çıktım. Bir çocuk, nasıl feryat ediyor. Aman yarabbi.  Tabii onun o feryadı, bendeki o sıkıntıyı dağıttı attı. Hiçbir şey kalmadı bende ve çocuğa acımaya başladım.  Bu çocuk, acaba bunun anası babası kimdir? Devam ettik böyle. Onu da alıp taşıyacak halde değiliz.  Arkadaşlar büyük şeytanı taşlarken benim 3 tane taşım noksan. Diğer taşlamaları yaptık, en son da o 3 taşı dedim yanımda birinden isterim veya yerden alırım 3 taşı. Yanıma bir zenci hanım düştü,  birden hatırıma ‘ya bu çocuğun annesi bu kadın’. Böyle bir iletişim kalbi olarak kurdum. Neyse dedim ki “Bana sen 3 tane taş ver” kadına böyle. “Dur” dedi, vazifesini yaptı. Arkadaşlar vallahi de billahi, kuşağından bir tane şey çıkardı böyle kese gibi bir şey çıkardı;  bir, iki, üç tane taş var içinde. Bana verdi bunları. Ben de, e bunlar büyük bir keramet öyle, sıradan olaylar değil; vazifemi yaptım orada. Bunları yaşattığı için de Rabbime çok şükrettim. 
Şimdi, tabi Müzdelife’den Mina’ya gelince çok yorgun oluyoruz. Bir ara herkes gelip köprünün üzerinden vazife yapardı. İlk defa, yılını tam hatırlayamayacağım, yani ben 40 defa umre, hac yaptım onun için yılı hatırlayamıyorum çocuklar, geldik köprünün üzerinde askerler bizi durdurdu. Ne olacak? “Bu öndeki tayfa gitsin vazifesini yapsın, sonra sizi alalım. Burada çok ölü oluyor, insanlar izdihamdan”. Baktık doğru, neyse bekledik. Bekledik ama askerler bizi hayli tuttu orada. Ben bu sefer buna başladım fırça atmaya, bağırmaya “Namussuz bırak bizi geçelim”. Yorgunuz tabi, o kadar yol geldik. Adam da diyor ki, “Allah’ın makbul kuludur bu” diyor. “Ne diyor bu adam”, dedim. “Allah’ın makbul kuludur diyor”. Dedim “ulan” dedim “biz baltanın ağzını taşa vurduk, bu adam evliya”; yani “dur” demek “istedi” bana, “fazla konuşma”. Ben de sustum. 

Peygamberimiz ve Ailesine Teslimiyetinizi Arttırın Hem Dünyanız Hem Ahiretiniz Mamur Olur

Evet sevgili arkadaşlar, son bir şey daha hac konusunda anlatarak sohbetime son vereyim. Annemle umrede tavaf ediyoruz, ikimiz. Tavaf da çok rahat. Arap’ın biri geldi “Bu senin annen mi?” dedi. “Evet” dedim, “annem” dedim. “Sen ve o” dedi “cennetliksiniz”. Anneme, “anne” dedim bu adam ne söyledi? Yani baktık adam gitti, kayboldu. 
Sevgili arkadaşlar Allah’a, Resulüne, ehl-i beytine inanın. İman esaslarını kabul edin. Elinizden gelenin ardına bırakmayın. Bilhassa Peygamberimiz ve ailesine teslimiyetinizi olabildiğine arttırın. Yemin ederim ki hem dünyanız hem de ahiretiniz mahur olur, endişe etmeyin.
Biz de epey vakit geçirdik değil mi, ne kadar oldu? 1 saat 50 dakika kafanızı şişirdim. Yalnız şunu unutmayın çocuklar, biz Türkiye’de maneviyatı unuttuk. Unutturuldu bize bunlar. Yani şimdi hiç ilgisi olmayan İngiliz ajanları da ‘maneviyat ehliyiz’ diyor. Şahsen Türkiye’de beni üzen budur ve siz bu vatanın, bu memleketin, bu dinin, bu devletin sahiplerine hoş bakmadınız bugüne kadar. Şimdi ben sizden söz istiyorum. Bu bütün bu manevi, maddi görevlere sahip çıkmaya bana söz veriyor musunuz? 

Ben Sizi Kurtarmak İstedim, Elinizin Tersiyle Beni İttirdiniz

Sevgili arkadaşlar yanlış anlamayın, bu ülkenin 6 aylık işi var. Bak yeminle konuşuyorum, ben bu işi iyi bilen adamım. Yahu dünya bana hayran, Türk milleti de düşman. Anlayamadım bunun sebebi ne? Varsa bir sebebi gelin, açık olarak anlatın bana. Yahu ben sizi kurtarmak istedim, elinizin tersiyle beni ittirdiniz. Bu inadı terk edin. Başkası bu işi bilmiyor. 
Bu iş namla, şanla, şöhretle, palavrayla olacak iş değildir. Ben şu anda gelsem, Ankara Valisi olabilir miyim? Olabilir miyim? Olamam, görevim değil. İç İşleri Bakanı olabilir miyim? Görevim değil. Bürokraside herhangi bir noktada olabilir miyim? Olamam, görevim değil. Ya ben size diyorum ki, şu şeyler benim görevim. Niye anlamıyorsunuz bunu? Bu bana aittir. Bunlar bu işi bilmez. Vallahi bilmez, billahi bilmez.  
Hadi hodri meydan. İnat etmeyin. Benim isyanım ne biliyor musunuz? 4 milyar insan bize inandı, Müslüman dediğim Türk milleti bana inanmadı. Şimdi, haklı mıyım, haksız mıyım siz söyleyin.
Evet, Allah’a emanet olun, sağ olun, var olun. 

Bu sohbeti video olarak izlemek için play butonuna basınız



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir