Neler Okuyacaksınız
Euzu billahi mineşşeytanirracim, bismillahirrahmanirrahim. Samsun gerek tarih, gerek coğrafya, gerek stratejik, gerekse sosyolojik bakımdan ülkemizin medar-ı iftiharı kabul edilen ve Kurtuluş Savaşı'nın da ateşlendiği ilk yerimiz, milletimizin göz bebeği. İşte bu kıymetli ilimizin çok şerefli müntesipleriyle bir araya gelmenin hazzını yaşıyorum. Onun için de bunu bize ihsan eden Rabbime şükürler ediyorum. Hepinizi de saygıyla selamlıyorum.
Millet Olarak Acilen Kendi Değerlerimize Dönmeliyiz
Sevgili kardeşlerim, arkadaşlarımızın ifade ettiği mevzuları bilmeyenimiz yok, duymayanımız yok. Memleket hakikaten çok ciddi problemlerle iç içe, karşı karşıya hastalık alabildiğine devam ediyor. Ve devamlı da bunun sebepleri üzerinde konuşuluyor. Eğer biz hastalığı vücuda getiren mikrobu teşhis edemezsek, ne kadar tedbir alırsak alalım, hastalığı tedavi etmemiz mümkün olamaz. Acaba son zamanlarda ortaya çıkan gerek iktisadi, gerek hukuki, gerek ahlaki, sınai, ticari vesaire gibi problemlerin temeli, nereye bağlıdır; nereden neşet ediyor, nereden zuhur ediyor? Bunu tam olarak tespit edemezsek, bu hastalığı tedavi etmemiz de hiç mümkün olamaz. Aklı başında insanlar olarak meseleye baktığımızda görüyoruz ki, evet çok mevzumuz, çok meselemiz, çok derdimiz, çok hastalığımız var. Ama bir hastalığımız var ki o da insanımız hastalanmış. Manen, madden kendini kaybetmiş, kontrolden çıkmış. Çok hazin tecellidir ki, yaratıcıyla olan irtibatını kaybetmiş. Kendini unutmuş. Kendi hesabına kendini kazanmanın faydasını da bilmiyor. Öyle bir noktaya gelmiş ki, şimdi toplumları vücuda getiren hiç şüphesiz bireylerdir. Hangi kurumu ele alırsanız alın, insansız bunu imar etmeniz mümkün değil. Planlar, programlar, projeler ortada, fevkalade. Ama bu projeyi hayata geçiren insan olmadığı için istediğimiz neticeleri bugün alamıyoruz. İstiklal Savaşı yıllarında merhum Atatürk bakınız, o günün şartlarının hastalığını aynen teşhis etmiş ve şöyle ifade buyurmuşlardı. Dikkat etmenizi rica ediyorum. “Bu düşüşün çıkış noktası, korku ile, acz ile başlamıştır. Türkiye'nin fikir adamları kendi kendilerine hakaret ediyorlardı. Türkiye'nin fikir adamları kendi kendilerine hakaret ediyorlardı. Diyorlardı ki, 'Biz adam değiliz ve olamayız. Kendi kendimize adam olmamıza ihtimal yoktur.'” Şimdi sanki 1922, 6 Mart kaderini bugün aynen yaşıyoruz. Ne yapıyoruz? İktisat hayatımızı dış dünyadan transfer ettiğimiz insanlara teslim ediyoruz. “Onlar iyi bilirler, biz bu işi bilmeyiz” dercesine gerek siyasetimizde, gerek ticaretimizde, gerek hukukumuzda korkunç bir kendine itimatsızlık var. O halde yapılması gereken şey, acilen millet olarak kendi değerlerimize dönmeye, o değerler etrafında kenetlenmeye bağlıdır.
Bir Türk Delikanlısı - Hanımefendisi Nasıl Olacak?
Bendeniz lisede hocalık yaparken, teftişe gelen maarif müfettişiyle aramızda bir sohbet geçmişti. Sayın müfettiş beye dedim ki, “Hocam, her milletin, her devletin kendi çıkarlarını ayakta tutacak, kendisini temsil edecek bir insan modeli var. Fransa'ya gidiyorsunuz, bir Fransız delikanlısı var. Bir model var, bir hanımefendi modeli var. İngiltere'ye gidiyorsunuz, bir İngiliz delikanlı modeli var. Bir hanımefendi modeli var. Almanınki farklı. Efendime söyleyeyim, İtalya’nınki farklı. Yani hepsinin kendisine göre bir modeli var. Ve bu modelde, bu modelde mesela İngiliz'in delikanlısının modeli Alman'a, Alman'ınki Fransa'ya uymuyor. Şimdi, her milletin kendine mahsus bir modeli var da, bizim acaba modelimiz var mıdır? Varsa bu nasıl bir insan tipidir? Ben şahsen, öğretmenlik yıllarımda da çok başarılı bir hocaydım. Bizi takdir etmiş, tebrik etmişti Sayın Müfettiş Bey. Ben şahsen bu çocukları, bu gençleri, bu gençliği kim gibi yapayım? Bana, efendim lütfen bunu tarif ediniz. İşte bu sorumun akabinde, öğretmenler odasında yapılan öğretmenler toplantısı bir değerlendirme yapılıyordu o tarihte. Sayın Müfettiş Bey, aynen şöyle ifade buyurdular. “Ve itiraf edeyim ki, böyle bir modeli ben de bilmiyorum. Yani bir Türk delikanlısı nasıl olacak? Bir Türk hanımefendisi nasıl olacak?” Şimdi nasıl ve niceliğini bilmediğimiz insanlara biz, Türkiye'nin siyasetini teslim ettik. İktisadını teslim ettik, köyünü teslim ettik, vilayetini teslim ettik. Yani biz, maalesef “neyiz” diye sorduğumuz zaman, cevap verebiliyorsak, ne mutlu o verene, ben şahsen veremiyorum. Yani nasıl bir modelimiz var elimizde? Öğrendik mi bunu muhterem arkadaşlarım? Öğrenmedik. Asıl dert işte, bu modelin olmamayışında. Şimdi bize, Türk Milli Eğitimi olarak, lazım olan husus, bu modeli acilen, tespit edeceğiz. Ve delikanlımıza diyeceğiz ki, “bak kardeşim sen şu insan gibi olacaksın.” Ben Hoca Ahmet Yesevi'yi çok seviyorum. Ama sadece ben seviyorum. Ben Mevlana'yı da çok seviyorum. Ama sadece ben seviyorum. Yunus'umu çok seviyorum. Şimdi, sadece bu benim modelim olduğu için, beni dinleyen, bir, Yusuf Has Hacib'i, anlıyor. Bir Kaşgarlı Mahmud, Hoca Ahmet Yesevi tanıyor bunu. Beni veya benim gibi olanları dinleyenler, bir gayret içerisine giriyor. Ama bu imkândan mağdur olan, buna sahip olamayanlar, o zaman, onun modeli çok farklı oluyor. İnanır mısınız? 1980 yılının öncesi ki o zamanları, yaşlı ağabeylerim çok iyi bilirler. Sağ-sol çatışmasında ki benim, öğretmenlik yaptığım dönemler o zamandı. Efendim, çocuk, Mao'yu, taklit ediyor. “Bizim” diyor, “liderimiz Mao'dur.” Hayır, öteki grup aynı, hepsi sol görüşlü kabul edelim ama fraksiyonlar farklı. “Hayır” diyorlar, “bizim o değil” ya. “Bizimki Lenin.” Böyle çok garip, bir duruma düştü. Kim? Bizim gençliğimiz.
Bir Millet Kendi Kendini İnkarla Hiçbir Yere Varamaz
Şimdi muhterem arkadaşlarım, bir milletin, kendisini inkârla, hiçbir yere varması mümkün değil. Bir yere varacaksak, evvela, biz kendimizi kabule mecbur ve de memuruz. Ben de iddia ediyorum ve diyorum ki, “dünyanın en seçkin, en güzide, en faziletli, en iffetli, en namuslu, en adaletli, en merhametli, en şecaatli milleti bu millettir.”
Sevgili kardeşlerim, bizim içimizde bak, Kürt kardeşlerimiz var, Çerkez var, Boşnak var, Laz var, hepsi bu mozaiğin çok muhteşem süs unsurlarıdır. Baktığın zaman, gözün gönlün açılır. Neden biliyor musunuz? Çünkü o parçalar Türk milletinin kültürüyle, manevi yapısıyla bir araya gelmiştir. Onun için Kürt'e git, onun örfüyle Laz'ın örfü arasında fark yoktur. Var mıdır? Boşnak’a git, Çerkez'in örfüyle onun örfü arasında zerre kadar fark yoktur. Neden? Çünkü hepsi bu milletin örfünde, âdetinde, geleneğinde ve de özü olan maneviyatında bir araya gelmiştir. Onun için biz bir bütünüz, bir bünyeyiz ve bir kardeşiz; hiç kimse bizi bölemez. Ama öyle şeytanlar çıktı ki, geldi benim Karadeniz'ime bir fitne tohumu attı. Gitti güneyime bir başka fitne tohumu attı. Geldi Marmara'ma, oraya bir başka tohum attı. Başta söylediğim o model insandan da haberimiz olmadığı için körpe dimağlar kafa salladı, “Doğrusun” dedi. Bir de baktık ki o mümbit araziden ısırgan tohumları, dikenler ortaya çıktı. Allah Allah! Dönüp geriye baktık. “Nedir bu?” dedik. İşin içinden çıkamadık. Öyle değil mi muhterem kardeşlerim?
Kendini Murakabe Edemeyen Bir İnsan Niçin Hırsızlık Yapmasın?
Şimdi ben şahsen Sayın Başbakanımıza saygısı ve hürmeti olan bir insanım. Her şeyden evvel Türkiye'de sola bir karizmatik liderlik vasfı getirmiş bir insandır. Hürmetim sonsuz. Ama hemen şunu da ifade edeyim ki bu bizim ihtiyacımız olan bizim dilimizle eskilerin diliyle maarif anlayışını, eğitim anlayışını hayata geçirip bir Türk modeli, tarzı, anlayışı, öğretimi ortaya koymaları gerekirken; sanki ondan kaçış bu dönemde maalesef hızlanmıştır. Çok süratlenmiştir. E yazık günah değil mi? Sen bu yetiştirdiğin insanlara yarın bunlar bakan olacaklar, vekil olacaklar, mühendis olacaklar, öğretmen olacaklar, bilhassa hayatın bütün kurum ve kuruluşlarında yer alacaklar. Nasıl bunlardan doğruluk, dürüstlük bekleyeceksin? Allah’ı ile arasını kopartma gibi bir mantıkla şayet o çocuk yetişirse ona hiçbir şey vermem mümkün olmaz ki. Soruyorum kıymetli kardeşlerim, her an kendini kontrol ve murakabe eden bir kudrete hesap vereceğine inanmayan bir insan niçin hırsızlık yapmasın? Neden adam öldürmesin? “Ee ben niye… Hesap verme diye bir şey yok.” Yani bu adamın katil olmaması için bir sebep var mı? Hırsız olmaması için bir sebep var mı? O halde hastalık bellidir. Sen, o ki bu kadar mükevvenatı bu kadar muhteşem bir nimetle beraber donatmış, sana ihsan etmiş onu takdirden, ona efendim iltifattan mahrum olarak kaçarsan vallahi bir adım atma imkânın olamaz. Şimdi tabi bunlar çok uzun meseleler.
Türkiye'nin Halledilemeyecek Meselesi Yok, Ama Niçin Halledemiyoruz?
Hemen şunu ifade edeyim. Ben ülkenin nasıl kalkınabileceğini, nasıl ileriye gidebileceğini, problemlerimiz neler? Tek tek tespit ettim ve sizlere söz veriyorum bu programa başladığımız ve gidip ziyaret ettiğimiz arkadaşlarımıza da söz verdik. Bunları tek tek anlatacağız göreceksiniz. Türkiye'nin meseleleri halledilmeyecek, içinden çıkılmayacak meseleler değil. Ama niçin şimdi halledemiyoruz? “Kardeşim ben kendi işimi halledemedim ki benim asıl derdim kendim. Hastayım ben, dengesizim ben.” E sen şimdi hasta adama efendim “bu büyük davayı, bu büyük mevzuyu terk edeceksin. Bunu hallet” diyeceksin. Halledemememizin asıl mesele, asıl nedeni bu. Yani içinde fırtınalar kopan, kavgası bitmeyen, mücadelesi olan bana sen teslim ediyorsun Türkiye'yi. Benim zaten içimde fırtınalar kopuyor, benim kavgam bitmedi ki. Oturduğum sandalyede rahat edemiyorum. Koltukta rahat edemiyorum. Yattığım yatakta rahat edemiyorum. Bugün insanımızın manzarası bu değil mi arkadaşlar? İşte bu yapı taşını sıhhate, selamete kavuştu... Yani Türkiye'nin halledilemeyecek hiçbir meselesi yok. Ve biz bunları çok samimi konuşuyorum, en kısa zamanda 24 saat içinde el ele verip gönül gönüle olduğumuz zaman vallahi de hallederiz billahi de hallederiz.
Türkiye'nin Ekonomi Sorunlarını Benim Kadrom 24 Saatte Çözer
Şimdi bakın biraz da size bu arkadaşlar Avrupa dendi mi “aa ne diyorsun sen?” Amerika hele dendi mi? Oradan gelen hiçbir şeye itiraz yoktur. Hepsi tasdik eder, tebrik eder, hayretlerini gizleyemez, itiraf eder. İşte bir şey anlasa da dese takdir etse “aa dersin bir şey anladı da diyor.” Vallahi de anlamıyor billahi de. Niye? Şimdi hatırlarsanız bu mitingler başladığı zaman bunalımda yeni yeni başlamıştı. Dedik ki “arkadaşlar gelin biz bu işi 24 saate çözelim.” O günden bugüne de söylüyorum bir Allah kulu gelip de “ya bu arkadaş rüya gördü herhalde, gidip de rüyasını tabir edelim” diyen kimse çıkmadı. Gittik İstanbul'da milyonlara söyledik gene yok. Ankara'da söyledik gene yok. Şimdi kardeşlerim ama şimdi şartım var. Türkiye'nin maliyesini benim kadroma terk edecekler. Gene 24 saatte bu işi halledeceğiz. Hiç merak etmeyin. Şimdi bakın çözüme gelelim. Bakın “hastalığı teşhis edemediler” dedim. Neden biliyor musun? Bilmiyor ekonomiyi bilmiyorlar. Benim iktisat görüşlerim Amerika'da ve de İngiltere'de takdirler almış, tebrikler almış, madalyalar, altın madalyalar almıştır. Atmıyorum ben. Ben ilahiyatçıyım kendine, özüne güvenen bir Türk oğlu Türk'üm.
Türkiye'de Olan Enflasyon Maliyet Kaynaklıdır
Sevgili kardeşlerim enflasyonu düşüreceğiz. O zaman ben de okudum programı 2 yıl evvel bu anlatacağım hadise. Enflasyonu indireceğiz aşağıya. Memleketi kalkındıracağız. Malı ucuzlatacağız. Bizim anlayacağımız dille konuşuyorum. Onların diliyle konuşursam ne siz anlarsınız ne ben anlarım. Şimdi hep gâvurca kelimeleri art arda koyuyorlar. Bizim Fuat Bey'le sohbet ediyoruz. “Hocam” dedi “ben” dedi “bu enflasyon davasını seninle öğrendim” dedi. “Üç sene iktisat okudum” dedi. “Maalesef öğrenemedim.” “Niye” dedim. Dedi “hocam” dedi, “bu iktisat affedersiniz enflasyonu öyle kelimelerle izah ediyorlar ki her kelime içinde bir kitap okumak lazım.” Şimdi ben öz Türkçe konuşacağım hiç merak etmeyin bak nasıl anlayacaksınız. “Niçin siz muvaffak olamazsınız” dedik o zaman, hala da söylüyorum. Şimdi enflasyonun iki ana temel sebebi vardır. Yani bunun iki tane mikrobu var. Birinci mikrobun adı “taleptir.” İkinci mikrobun adı da “maliyettir.” Yani bir cins enflasyon var ki talepten doğmuştur. Bir cins enflasyon da var ki maliyetten doğmuştur. Acaba bizim ülkedeki enflasyon talepten doğan enflasyon mu, maliyetten doğan enflasyon mu? Maliyetten doğan enflasyon mu?
Şimdi bunu teşhis etmezsek her tarafı birbirine karıştırırız. Gidiyoruz mağazalara faraza bir manifatura dükkânına gidiyoruz, basma alacağız. “İstediğimiz kadar basma var mı dükkânlarda?” Var. Fakat mal var cepte para yok. Cepte para yok, mal var da bize pahalı geliyorsa bu enflasyonun adına “maliyet enflasyonu” denir. Hayır cepte çok para var alacağımız mal yok ise ve yokluktan dolayı da yani talepten dolayı da malın değeri üzerine konuluyorsa, artıyorsa bunun adına da ne denir? “Talepten doğan enflasyon” denir. Şimdi muhterem arkadaşlar Türkiye'de olan enflasyon hiç kitap okumaya gerek yok. Talepten mi doğuyor, maliyetten mi doğuyor? Sesli konuşalım. Maliyetten doğuyor. Ankara tam duysun ki tedbiri de ona göre alsın. Ama ne yapıyor şimdi arkadaşlar? Şimdi maliyetten doğan enflasyonu aşabilmek için işçinin, çiftçinin, memurun, tüccarın, sanayicinin cebine para koyman lazım. Artı maliyeti ucuzlatman lazım. Peki, maliyeti nasıl ucuzlatacaksın? Maliyeti yansıyan birtakım giderler vardır. Bunlar nedir? Bir, maliyeye verdiğin vergi. İki, sigortaya verdiğimiz vergi. Üç, ham madde giderleri. Dört, şayet bankayla çalışıyorsak kredi faizleri. Artı yan giderler, büro masrafları. Şimdi soruyoruz iki sene evvelinden bugüne kadar maliye giderlerimizden yani vergilerde bir düşüş oldu mu? Konuşalım arkadaşlar. Düşüş oldu mu? Hayır. Sigortada? Ham maddede? Peki, kredi faizlerinde? E o zaman cevabı verin. Bu enflasyon düşer, mi düşmez mi? E ben de bunu diyorum işte. Bunu düşüreceğiz arkadaşlar. O halde maliye vergisi düşecek, sigorta vergisi düşecek, kredi faizleri düşecek, ham madde fiyatları düşecek. Bunlar düştüğü zamanda enflasyon kendiliğinden yok olacak. Şimdi enflasyona farklı bir canavar daha etki ediyor. Ona şimdi girmeyeceğim. İnşallah bütün bunları konferanslarda izah edeceğiz.
Emeğin ve Üretimin Karşılığı Olan Banknotun Piyasaya Girmesi Lazım
Kardeşlerim, “E hocam bunu yapmamız mümkün mü?” “Elbette mümkün.” Çok basit. Kaldıracı bilirsiniz. Kaldıraçta sizin efendim merkez noktanız eğer kaldıracağınız yüke yakınsa, ağırlığa yakınsa rahatlıkla onu kaldırırsınız. Hayır uzaksa, merkeze uzaksa çok zorluk çekersiniz. Efendim bunları da inşallah göstereceğim. Şimdi bu bir matematik işidir; yani akıl işidir, akıl. Efendim eğer bunu bu feraseti, bu dengeyi bulursan ohoo çok şey yaparsın. Emisyonu genişletirsin, proje mukabili, faizsiz onu devreye koyarsın, millet seferber olur, üretir; memleket güllük gülistanlık olur. Şu anda mevduat iki elde toplanıyor. Bunun bir tanesi bankalar, diğeri de serbest piyasa, bu sermaye piyasasıdır. Muhterem arkadaşlarım şimdi sermaye piyasasında malum kâğıtlar her gün satılıyor, alınıyor satılıyor, alınıyor bankada faizle beraber girilip çıkılıyor. Şimdi üçüncü bir şey de ilave edildi buna, döviz. Senin benim param ya dövizde, artı ya bankada, artı ya sermaye piyasasında. Dördüncü bir yer var mı? Varsa çok az. Şimdi arkadaşlar bak döviz piyasası dalgalı kura bırakıldı. Bu dalgalı kur o kadar korkunç bir oyun ki Türk işçisinin emeğini, üreticisinin üretimini vallahi de billahi de sıfır noktası kadar ucuzlatıyor, mahvedip gidiyor. Neden? “Neden” mi diyorsun? Çünkü senin maaşın, senin kazancın döviz mukabili değil. Ne mukabili? Türk lirası mukabili. Türk lirası mukabili olduğu için her ay alacağın bellidir veya haftalığın bellidir. Bellidir ama dövizin değeri belli değil. Döviz bugün 1 milyon 300 bin lira, bir de bakıyorsun adamın kafası bozuldu 1 milyon 600 bine çıkarttı. Yüzde kaç zarar etti senin paran? Yüzde, evet yüzde yirmi zarar etti. Bir günde. E yazık günah değil mi? Her gün sen Türk işçisinin, Türk memurunun cebindeki parayla böyle oynayacaksın. Tüccarının parayla böyle oynayacaksın. Bak çok samimi konuşuyorum hiçbir adım atamazsın. Ve bu kafayla ülkenin ekonomik yapısını düzeltmemiz bir noktaya varmamız hiç ama hiç mümkün değildir. Bütün bu dertlerin gene ifade ediyorum, hali çok basittir. Bakın arkadaşlar kuyudata girmeyen Türkiye şartlarında 30 milyar doların üzerinde kazanç vardır. 30 milyar dolar. Bu ne demektir biliyor musunuz? Kuyudata girmeyen bu kazanç mukabili para emeğin ve üretimin karşılığıdır. Kayda girmeyen bu üretim karşılıksızdır. Ne demek istiyorum biliyor musunuz? Yani bu emeğin ve üretimin karşılığında 30 milyar dolar banknotun piyasaya girmesi lazım. Nerede bu? Eğer o para piyasaya girerse senin benim cebimde para olur. Asıl para musluğunun başında olanın cebinde olması gereken kadar olacağından dolayı ona rıza göstermez. Kanat sahibi değildir. Sırf onun yüzünden bu para maalesef basılmaz. Muhterem arkadaşlarım işte bundan dolayı da ve bu üç yerde sermaye piyasası, bankalar döviz piyasasında paralar da bloke edildiği için, şimdi gidiyorsunuz çarşıya iniyorsunuz pazarda vatandaş sinek avlıyor. Öyle değil mi? Bunun neticesinde kepenkler aşağı çekiliyor. Hülasa işsizlik başını almış gidiyor. Bütün bunların düzelmesi için dediğimiz gibi bizim özümüze uygun, kendimize uygun bir yapıya dönmemiz şarttır ve de esastır. Ama bütün bunların üzerinde bir meselemiz daha var ki muhterem arkadaşlarım, başta söyledim çok bölündük, çok parçalandık ve bu bölünmenin, bu parçalanmanın bu millete çok büyük zararı oldu. O bakımdan tek bir bünye olmamız lazım. Bir vücut anatomisinin el, göz, baş, ayak nasıl orada organların yeri varsa hepimizin millet bünyesinde bir yeri olması lazım. Amerika'da kamu giderleri bütçesi ne kadardır şu anda bilmiyorum o bütçenin %40 muhterem arkadaşlarım. O kadar büyük bütçenin %40 kime aittir? Kamu giderlerinindir. İngiltere'de %45’i, Fransa'da %40 ki bu adamların hakikaten bütçeleri çok büyük. Yani bizimkinin, Amerika'nın bütçesi zannıma göre belki de elli misli, öyle değil mi? Bunun, bu elli mislin %40ını kamuya ayırıyor. Hâlbuki bizim bütçemizin sadece %25 kamuya aittir. O halde “bunu daha küçültelim” düşüncesinin, tezinin altında yatan asıl maksat şudur. Sen silahlı kuvvetlerini küçült. Ortadan çıkar. Emniyet gücünü de çıkart ortadan. Niye biliyor musun? E yarın ben senin kafanı kıracağım. Kimse seni müdafaa eder vaziyette olmasın. Memleketini karıştıracağım. Asayişi hiçbir güç temin etmesin. Vallahi de düşünce bu, billahi de düşünce bu.
“Devlet Babadır” Bunu Güçlü Tutacağız
Şimdi muhterem arkadaşlarım. Onun için devlet güçlü olmasını lazım. Devlet bizim mantığımıza göre ben dedemden öyle duydum. “Devlet babadır.” Bunu güçlü tutacağız. “Devlet baba, devlet babadır.” “Haa, yav bu kadar şeyi nereden bulacağız?” O baba bizim dediğimiz gibi büyük olursa seni de doyurur, beni de doyurur. Onların dediği gibi cılız olursa seni de aç bırakır, beni de aç bırakır. Bunun adı da “devlet” olmaz. Yanlış anlamayın. Adam diyor ki, “ben nereden bulacağım bu sermayeyi?” Devlet iradesinin vazifesi, işte senin benim düşünemediğimi onun düşünmesidir. Onun ortaya koymasıdır. O bir milli güçtür, milli davadır. Seni küreselleştirmeye çalışır. Hadi git bakalım Amerika'nın özünde küresellik politikası var mı? Vallahi de yok, billahi de yok. İngiltere'nin? Vallahi de yok, billahi de yok. Fransa'nın? Vallahi de yok… Ben ilim adına konuşuyorum afaki konuşmuyorum. Almanya'nın? Vallahi de yok billahi… Peki senin niye böyle küreselleştirdi? Seni soymak, seni soğana çevirmek için böyle konuşuyor. Onun için özümüzdeki kurallar çok mühimdir. Merhum Atatürk 1923'te geldiler dediler ki “ya bu Türkiye has bir yer” ee, “siz burada ziraat yapın, tarım yapın sakın ha öyle sanayiymiş bunlara girmeyelim.” Baksana İngilizler büyük sanayi inkılabını yaptı. Ne işiniz var? “Biz size sanayi mamullerini veririz.” Ee? “Siz de bize ziraatınızdan verirsiniz. Geçinip gideriz.” Elini tersine attı onları, kovdu. Hem sanayiye hem de tarıma o günün şartlarında arkadaşlar söyledi Düyûn-ı Umûmiye’ de devredilen belki de on devletin veremeyeceği borcu ödedikten sonra, sene 1938 muhterem arkadaşlar biz uçak imalatı yaptık, 1938 yılında uçak imalatı yaptık ve 38 yılında bunu nereye ihraç ettik biliyor musunuz? Made in Avrupa'ya, Belçika'ya ihraç ettik bunu. Muhterem arkadaşlar dahası var. Yine merhumun emriyle beraber gaz maskesi fabrikası bugünkü Mamak'ta kuruldu. Talimat verdi. Ardından da ikinci dünya savaşı çıktı. İşin enteresanlığına bakın. Dünya da bombasını yaptı, kimyevi silahını yaptı ama maskeyi unuttu. Merhumun hatırına geldi o yaptırdı bunu. Bütün dünyaya, ikinci dünya savaşında biz gaz maskesi, ihracatı yaptık. Şimdi soruyorum size, elimizi vicdanımıza koyalım. Eğer o anlayış, o milli anlayış bugün devam etmiş olsaydı atom bombası bizde olur muydu, olmaz mıydı? Hidrojen bombası olur muydu, olmaz mıydı? Bugünkü gibi dilenir miydik, dilenmez miydik? E ben de bunu diyorum zaten.
Arap İslam Âleminden Peygamberler, Türk İslam Âleminden Evliyalar Çıkmıştır
Sevgili kardeşlerim fazla da tutmayalım gecenin bu vaktinde zaten arkadaşlar epey yordu. Bizde fazla yorarsak “bu hoca da bizi şeye tuttu” dersiniz. Ben bir fıkra ile bu tatlı sohbeti bitireyim. Ama bana bir söz vereceksiniz. Konferansa geldiğim zaman her biriniz “en az beş arkadaşımızla konferansa geleceğiz”, var mısınız? Ama siz diyorsunuz, ortadan hiç ses gelmiyor. Allah razı olsun. Bakınız arkadaşlar Fuzuli'nin Leyla ve Mecnun'u vardır. Bizim bizim dünyamız arkadaşlar çok farklı, başka bir âlemiz biz. Hani “vuslatın başka âlem sen bir ömre bedelsin.” Vallahi bambaşka bir milletiz. Bakın Arap İslam âleminden peygamberler, Türk İslam âleminden evliyalar çıkmıştır. İşte o, onların ruhaniyeti Allah onlardan mahrum eylemesin. Fuzuli Leyla ve Mecnun'un da anlatıyor. O bir efendim beşeri aşk değildir. Leyla'ya âşık olmuş. Dağlara düşmüş. Leyla da demiş ki “bu deli oğlan madem beni bu kadar seviyor kolunu kessin bana versin, göndersin.” “Anlayayım ki” efendim “bu beni seviyor. Gerçekten bana âşık.” Büyük de bir imtihan yani kol da kesilip verilir mi? O da almış, Mecnun da almış bıçağı “taak” kesecek. Demiş ki: “Söyleyin Leyla'ya ona verecek kol bende yok.” Leyla bu sözü duyar. Bütün dünyası yıkılır. “Ne biçim aşk bu” der. Benim için dağa düşmüştü, deli olmuştu, Mecnun olmuştu. Nedir bu hal?” Gelir Leyla'nın elçisi tekrar hali anlatmaya. “Leyla çok üzüldü” der, “ey Mecnun.” Der ki, “ey kardeş Leyla'ya söyle ben ona kolumu kesip gönderecektim. Bıçakla koluma vurmaya teşebbüs ettiğim zaman baktım ki bu kol Leyla'nın kolu. Dedim ki kimin kolunu kesip kime göndereyim?” Yani böyle bir birlik lazım bize. İşte bu kol da Samsunlunun kolu. Benim sevgili kardeşlerim, benim, bizim burada akrabalarımız var. Rahmetli dedem, babam, annem buralara hicret etmişlerdi. Bu gâvur Rus var ya bu biliyorsunuz Trabzon, Karadeniz işgalinden sonra Ermeniler Ermeni mezaliminden bahsediliyor. Vallahi yalan, billahi yalan. Yapmadıkları ihanet, işkence, zulüm kalmamıştır. İşte onların zulmünden kaçarak dedem ve çocukları, annemler sizlere misafir olmuştu. Siz gönlü zengin, eteği zengin her şeye hoş, zengin bir milletsiniz. Bizi o gün misafir etmiştiniz. Dedemi, anamı, babamı misafir ettiniz. Şimdi de beni ediyorsunuz. Allah hepinizden razı olsun. Hürmetler efendim
Bu sohbeti video olarak izlemek için play butonuna basınız
