Neler Okuyacaksınız
Hiçbir Milli Hareket Milletsiz Olmaz
Kurucu genel başkanım ve sayın genel başkanım, genel başkan yardımcılarım, il başkanlarımız, aziz İstanbullular, bu düğüne, bu şölene hoş geldiniz. Sözlerime “1919 yılında, ben 1919 senesi mayısı içinde Samsun'a çıktığım gün elimde maddi hiçbir kuvvet yoktu. Yalnız Türk milletinin asaletinden doğan ve benim vicdanımı dolduran yüksek ve manevi bir kuvvet vardı. İşte ben bu milli kuvvete, bu Türk milletine güvenerek işe başladım.” Atatürk 1919'da Samsun'da işe başladı, biz de Trabzon'dan yola çıktık, şimdi İstanbul'dayız. Hayırlı, uğurlu, mübarek olsun.
Hiçbir milli hareket milletsiz olmaz. Biz milletle yola çıktık, onunla varız, onunla haşrolmaya hazırız. Kardeşlerim, milletlerin toprağına yani coğrafyasına, bayrağına bütün olarak maddi ve manevi varlığına göz diken toplumlar; kısaca düşmanlar evvela onun birliğini, beraberliğini bozmak ister. Hesapları o milletin birliğini, beraberliğini bozmak üzerine bina edilmiştir. Millet fertleri birbirine düşürülür ve bizde de öyle olmuştur. Sen Laz’sın, Kürt’sün, Arap’sın, Çerkez’sin, bütün bunlar milletleri etnik gruplara ayırarak parça parça yapmak isterler, istediler. Ama buna biz Bağımsız Türkiye Partisi olarak “hayır, hayır” dedik, “dur” dedik, beraber durduruyoruz. Kardeşlerim, ülkenin doğusunu, batısını, güneyini, kuzeyini ayrı ayrı coğrafya parçalarına bölerek bizleri paramparça edip yutmak istediler. Biz bir olduk, beraber olduk, buna “hayır, dur” dedik. Burada asıl maksat büyük Türk milletinin bağımsızlığıdır. Milleti esir etmektir. Kendi esaretlerinde kul ve köle yapmaktır. Sevgili kardeşlerim, bunun için de hedef seçilen birtakım kurumlar vardır ki bunların başında devlet kurumu gelmektedir. Onun için deniliyor ki: “Devleti küçültmemiz lazım.” Artı ardından söyleniyor ki: “Orduyu da küçültmek lazım.” Neden biliyor musunuz? Eğer devlet küçülürse, şayet ordu küçülürse, istenilen iradeler tahakkuk edecek, Türk milleti ufalanacak, ufalanacak, toz duman edilecektir. İşte Bağımsız Türkiye Partisi buna da “dur” demiştir. Sevgili kardeşlerim, onun için Bağımsız Türkiye'nin projesinde, cihan devletinin ötesinde kâinat devleti vardır. Var mısınız? Ve o devleti koruyacak, o devleti kollayacak kâinat ordusu vardır. Var mısınız? Bizim ordumuzun hâkimiyeti döneminde bütün dünyanın can emniyeti, mal emniyeti, namus emniyeti, din ve vicdan emniyeti tamdı. Hiç kimsenin burnu kanamazdı. Onun için biz şu kadar zamandan beri ayrıldığımız yerdeki insanlar arkamızdan ağıt yaktılar. Hala ağıt yakmaktadırlar. Bosnalı bir Müslüman kardeşimize sorduğumuzda, “sen kimsin?” Ben “Türk oğlu Türk'üm”, işte bundan diyor. Kardeşlerim, bilirsiniz ki Haçlı ruhu, Sırp ruhuyla beraber birleştiği zaman Türk İslam dünyasının en büyük düşmanı olmuştu. Ama o Sırplı İslam'ın mayasıyla mayalandığı zaman ona da soruldu. “Sen kimsin?” O “Ben Balkanlarda Türk oğlu Türküm” dedi. Sevgili kardeşlerim, demek isterim ki biz millet olarak asakirimizin hâkimiyeti döneminde yani Türk Silahlı Kuvvetleri'nin o günkü hâkimiyeti döneminde dünyanın yüzü gülüyordu. Dünyada can emniyeti vardı, mal emniyeti vardı, namus emniyeti vardı, din ve vicdan emniyeti vardı. Şayet bugün dünyada can emniyeti, mal emniyeti, namus emniyeti, din ve vicdan emniyeti yoksa yemin ederim ki haşir sabahına kadar yemin ederim ki, o kuvvet bugün tasarrufunu kaybettiği için yoktur. Onun için, onun için, onun için hep beraber gelin o büyük Türk Silahlı Kuvvetleri'ni, o büyük orduyu kuralım. Var mısınız?
Avrupa Birliği'ne “Hayır” Diyorum
Sevgili kardeşlerim, bakınız biz Avrupa Birliği'ne niçin “hayır” diyoruz? Bazıları diyor ki, “evet Avrupa Birliği'ne karşı çıkmak günümüzün şartlarında mümkün değildir. Hele Türkiye'de olup da Avrupa Birliği'ne karşı çıkmak hiç mümkün değildir. İlla Avrupa'ya el açacaksınız, avuç açacaksınız, dilenci gibi dileneceksiniz.” “Benim şahsiyetim, benim nefsim, benim gururum buna ‘hayır’” diyor. Benim, benim Avrupalı, benim dedemin artıklarıyla geçinirdi. Şimdi sen zillete düşüp de kendi varlığını inkâr edince maalesef ve maatteessüf onun artıklarıyla geçinmeye çalışıyorsun ve “onsuz ben olamam” diyorsun, yazıklar olsun. Bu düşüşün çıkış noktası korku ile acz ile başlamıştır. Türkiye'nin fikir adamları adeta kendi kendilerine hakaret ediyorlardı. Diyorlardı ki: “Biz adam değiliz ve olamayız. Kendi kendimize adam olmamıza ihtimal de yoktur. Bizim canımızı, tarihimizi, varlığımızı bize düşman olan, düşman olduğundan hiç şüphe edilmeyen Avrupalılara kayıtsız şartsız bırakmak istiyorlardı. Onlar bizi idare etsin” diyorlardı. Sevgili kardeşlerim, 1922 yılını geriye getirdiğimiz zaman manzara sanki tıpa tıp aynıdır. Bugünün okumuş, yazmış, “aydın” diye kabul ettiğimiz insana siyasisi ne diyor biliyor musunuz? “Avrupa Birliği olmadan olmaz.” “Medeni olmak istiyor musun?” “Evet.” “Onun için Avrupa Birliği'ne üye olacaksın.” Sen nasıl bir insansın? Sen kendini tanıyor musun? Bana söyle. Benim dünyam, benim dünyam, benim dünyam çok iyi burayı çok iyi dinleyin. Benim dünyamda yer ve gök hakkındaki ilmi tespitler ifade edilirken güneşin dönüşünden, dünyanın dönüşünden, gezegenlerden, galaksilerden bahsedilirken o günün şartlarında Avrupa, “dünya düzdür, yıldızlar da onun etrafında çakılıdır” diye iddia ederlerdi. Onun geçmişi bu. Benimki az evvel anlattığımdır. Biz delileri bile tımarhanelerde musiki ile tedavi ederken onlar “hayır hayır cin çarptı diye ateşe atıp yakarlardı.” Şimdi medeniyet o mu, bu mu? Söyler misiniz? Ekonomisini ekonomisini şu veya bu yolla düzelten batıya esaretin hiçbir manası yoktur. O bizi kendi içine dahletmek isterken bakınız hangi teklifleri sunuyor? Diyor ki: “İstanbul'un sur içindeki yerini” yani, “Sultan Ahmet, Süleymaniye vesaire işte buraları siz Ortodoks Patriğine terk edecek bir din devleti kurduracaksınız. Hristiyan din devleti kurduracaksınız.” Buna ne diyorsunuz? İşte ben bunun için Avrupa Birliği'ne “hayır” diyorum. Yine Avrupa Birliği ne söylüyor biliyor musunuz? “Ayasofya'yı Ayasofya’yı kilise yapacaksınız. İki, Trabzon'daki Ayasofya’yı kilise yapacaksınız. İznik'teki Ayasofya’yı kilise yapacaksınız.” Buna siz “evet” diyor musunuz? Şimdi ben Avrupa'ya Avrupalılara aynen şunu söylüyorum. “Ne diye bunu siz istiyorsunuz?” “Efendim biz insan hakkı olduğu için bunu böyle talep ediyoruz” diye cevap veriyorlar. O halde beni iyi dinle Avrupalı. Bak senin tam ortanda, İspanya'da Kurtuba diye bir yer var. Kurtuba diye bir şehir var. Endülüs'ün başkenti. Orada büyük bir cami, Ulu Cami yapıldı. Sen onu kiliseye çevirdin. Şimdi sana buradan hodri meydan, sen Kurtuba'daki, Ulu Cami’yi “insan hakkıdır” diye kiliseden camiye çevireceksin. Ondan sonra benden “Ayasofya kilise olsun” deme hakkını elde edeceksin.
Türkiye’de Azınlık Olan Gayrimüslimlerdir, Müslüman Olanlar Azınlık Değildir
Sevgili kardeşlerim yine Avrupa Birliği'nin şöyle bir iddiası var. Ege kıta sahanlık konusu Türkiye'yle Yunanistan arasında halledilmesi gereken 2004 yılına kadar halledilmesi gereken mühim bir konudur. Onun için siz kıta sahanlık konusunu Yunan'la beraber halletmedikten sonra Avrupa Birliği'ne girmeyi tahayyül etmeyin. Bunu da halledebilmemiz için Yunanistan'ı ikna etmeniz lazım. Yani “Ege sularını, Ege'yi Yunan'a vermeniz lazım” diyor. Buna “evet” diyor musunuz? İşte ben de bunun için Avrupa'ya ve Avrupa Birliği'ne “hayır” diyorum.
Sevgili kardeşlerim, sevgili kardeşlerim aynı Avrupa, aynı Avrupalı bakın ne rüya görüyor. Merhum İnönü Lozan'da azınlık tarifini yaparken Kürt kardeşlerimizi azınlık olarak tarif eden Batılı ‘ya dedi ki: “Yanılıyorsun, sen beni tanımıyorsun. Benim o insanım Müslümandır. Ve o Müslüman olduğu için azınlık değildir. Yani Türk oğlu Türk’tür.” Onu demek istedi. O zaman o zaman Lozan'da karar alındı denildi ki: “Azınlık olan gayrimüslimlerdir. Müslüman olanlar azınlık değildir, Türkiye Cumhuriyeti coğrafyasında.” Şimdi şimdi Avrupa Birliği Türkiye'yi bölmek için diyor ki: “Dünün ben anlaşmasını kabul etmiyorum. Lozan'ı inkâr ediyorum. Benim, bana göre azınlık tarifi etnik gruplara ayrılır. Şayet Güneydoğu'da Kürt kökenli insanlar varsa bunlar azınlıktır. Onun için onların iradesiyle burayı ayırmamız lazım geliyor” diyor. Buna siz “evet” diyor musunuz? Bendeniz Gaziantep'te yaptığım konuşmada Güneydoğulu kardeşlerime aynen şunu söyledim. “Sizler bu teklife ne diyorsunuz?” Vallahi de, billahi de, tallahi de “hayır” dediler. Hep beraber şimdi gelin “hayır” diyelim.
Bu Millet Kardeştir, Bu Milleti Ayıranlar Kalleştir
Sevgili kardeşlerim bu millet kardeştir, bu milleti ayıranlar kalleştir. Şimdi kardeşlerim şimdi biz ne diyoruz? Bakınız. Biz şövenist değiliz ama Türk milliyetçisiyiz. Memleketimizde Laz da var, Çerkez de var, Boşnak da var, Arap da var, Kürt de var. Onlar benim özbeöz kardeşim. Öz, öz kardeşim. Onunla ben onunla ben Çanakkale'de Onunla ben Çanakkale'de, ehl-i salîple göğüs göğüse çarpıştım. Yanlış mı söylüyorum? Sevgili kardeşlerim işte ama bütün bu gruplar ne olursa olsun Türk şemsiyesinin, Türk kültürü bayrağının altında hep beraber meltem rüzgârlarıyla hayatlarını bugüne kadar esenlik içinde devam ettirmişlerdir. Bundan sonra da Allah'ın izniyle devam edilecektir. Buna hiçbir güç mani olamayacaktır. Sevgili kardeşlerim bu oynanan oyunlar çok büyüktür. Zannetmeyin ki bu oyunlar ne Güneydoğulu kardeşimizi düşündükleri için, ne Batılı kardeşlerimizi düşündükleri için yapılıyor. Bütün bunların sebebi Türk milletini bölük pörçük ederek parçalamak, sonrada lokma lokma yutmaktır. Dava budur. Aynı oyunu bir zamanlar bin dokuz yüzlü yıllarda, bin sekiz yüzlü yıllarda Hicaz bölgesinde oynadılar. Böldüler parçaladılar. Bugün Orta Doğu'nun Hicaz bölgesinin halini görüyorsunuz. Irak'ı görüyor musunuz? Ne haldedir? Filistin'i görüyor musunuz? Ne haldedir? Libya'yı görüyor musunuz? Ne haldedir? Suud’unu görüyor musunuz? Hepsi bölük pürçük oldu. O Kuveyt'i görüyor musunuz? Hepsi kendi başına bir âlem oldu. Ne can emniyeti var, ne mal emniyeti var, ne namus emniyeti var. Adamın kafası bozuluyor, gidiyor, istediği yeri bombardıman ediyor. “Sen buraya adamını sokamazsın, bu tarafa giremezsin” diye talimat veriyor ve buna hiçbir dünya devleti de karşı koyamıyor. Birleşmiş Milletler de onun istediği irade de karar çıkartıyor, “o haklıdır” diyor. Şimdi aynı oyunu muhterem arkadaşlarım, dün orada oynadılar, bugün de burada oynamaya çalışıyorlar. “Hayır hayır bedava değil. Senin oyunlarına artık biz son veriyoruz, Bağımsız Türkiye Partisi olarak.”
“Kanla Alınan Topraklar Parayla Satılamaz”
Sevgili kardeşlerim bu Filistin derken yüreğimizin yüreğimizin yarası içimiz kan ağlıyor. Buna kim ne diyebilir? Ama size onun geçmişinden birkaç cümle edeyim. Bugün bizi de ilgilendiriyor. Merhum Sultan Abdülhamid'e Teodor Hezl Siyonizm’in kurucusu Theodor Herzl geliyor, diyor ki: “Bize bu coğrafyadan istediğiniz kadar parayla toprak satın”. Abdülhamid Cennet Mekân, “Kanla alınan topraklar parayla satılamaz” diyor, onu çıkartıyor. Ardından sevgili kardeşlerim ardından enteresan tecelliler oluyor. O toprakların yüzde yirmisi Filistinli kardeşlerimizin o gün tasarrufundaydı. Abdülhamid'den sonra çok enteresandır. Adeta birbiriyle yarışırcasına beni İsrailoğullarına kendi öz topraklarını satma yarışına çıktılar. Sen daha fazla satarsın, ben daha fazla satarım yarışına çıktılar. Şimdi işte o sattıkları topraklar üzerinde Filistin'in hemen devlet kuramadığı yerde beni İsrail hangi devleti kurdu? İsrail devletini kurdu, 1948 yılında kurdu. O hür ve bağımsız Filistinliler maalesef kendi topraklarında parya durumuna düşmüşlerdir. Güneydoğumuz ‘da aynı oyunlar oynanıyor sevgili kardeşlerim. Buna hassaten dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Güneydoğumuz ‘da diplomatik maksatlı yerler satın alınıyor. Şayet bunlar yüz binlerce metrekarelik arazileri kapsarsa yarın o bölgedeki yabancı insanlar sınırlarını çizerler bayraklarını oraya çekerler. Bir adım dahi kolluk kuvvetlerinde olsa, askerin de olsa, hukuken girme hakkını kaybetmiş olursun. Şimdi bu gaflet içerisinde olan insanlara biz sesleniyoruz. “Vazgeçin, geriye dönün. Bu toprakların hiçbir yerini, hiçbir metrekaresini, kum tanesini bile Filistin toprağı yapmaya hakkınız yoktur.”
Türkiye'deki Enflasyon Talep Değil, Maliyet Enflasyonudur
Sevgili kardeşlerim, sevgili kardeşlerim ekonomi artık Türkiye'nin başına en büyük problem oldu. Ekonomide de birkaç cümle sizlere ifade etmek istiyorum. Ne denildi? “Üç yıldan beri biz enflasyonu aşağı çekeceğiz. Enflasyonu aşağı çekeceğiz” dediler. Hükümet kuruldu. Bendeniz programına baktım. Arkadaşlara dedim, “Hayır, bu programla beraber enflasyon aşağıya çekilmez, mümkün değildir.” Ve sevgili kardeşlerim hakikaten aradan bir yıl geçti. Ekonomi dibe vurdu. Enflasyon aşağıya düşmedi.
Biz yine söylüyoruz. Bu kafayla, bu yürüyüşle ekonomi düzelmez. Bakın muhterem arkadaşlarım hele enflasyon hiçbir zaman aşağıya düşmez. Enflasyonun aşağıya düşmesi için sağlam teşhisin olması lazımdır. Bu anda teşhis, talepten doğan tedbirler bu kurallara göre işler yapılıyor ki enflasyonu azgınlaştırmıştır bu. Türkiye'deki enflasyon talep değil maliyet enflasyonudur. Bendenizden altı ay sonra İMF heyeti de geldi dedi ki: “Doğru bu talep değil maliyet enflasyonudur.” Ama gelin bakın ki maliyet enflasyonu demelerine rağmen talep enflasyonunun kurallarını o günden bugüne, ta baştan şu ana kadar devam ettiriyorlar. Efendim talep enflasyonuyla maliyet enflasyonu arasında ne fark var? Talep enflasyonu olursa onların bugün yaptığı yapılır. Yani piyasadan para çekilir, talep aşağıya indirilir, böylece pahalılığın önüne geçmiş olursun. Ama bugünkü enflasyonun temel sebebi bu değil. Ne biliyor musunuz? Mali vergiler, sigorta vergileri, ham madde giderleri ve eğer krediyle çalışıyorsa tüccarımız aldığı krediye verdiği faizler, enerji giderleridir. Bütün bunlar aşağıya düşmedikten sonra enflasyonu aşağıya düşürmek hiç ama hiç mümkün değildir. Enflasyonu aşağıya düşürmek istiyor musunuz? O halde Bağımsız Türkiye Partisi'ni iktidar yapacaksınız. O nasıl bu işi halledecek biliyor musunuz? Şimdi size söyleyeyim. Maliye vergisini aşağıya düşürecek. Hatta yüz milyarın altında geliri olandan bir tek kuruş vergi almayacak. Sigorta vergisini aşağıya düşürecek. Ham madde giderlerini aşağıya düşürecek. Faiz giderlerini sıfırlayacak. Şimdi soruyorum size o zaman enflasyon düşer mi, düşmez mi? İşte biz de bunu yapacağız. Sevgili kardeşlerim şimdi beni iyi dinleyin. Bu işi ben çok iyi biliyorum. Hiç kimsenin kuşkusu olmasın. Şahlarını getirsinler. Beraber münazara edelim. Hepsi bir tarafa, bu fakir bir tarafa.
Milli Gelirin %30’u Piyasada Dolaşmazsa Ekonomi Dibe Vurur!
Sevgili kardeşlerim sevgili kardeşlerim olay şudur. Olay şudur. Bakınız dünyada ekonomik kuraldır. Milli gelirin %30’u mutlaka para olarak piyasada dolaşması lazımdır. Tekrar ediyorum milli gelirin, bir devletin milli gelirinin %30’u piyasada dolaşacak. Ki ikinci yıl milli gelir aynı seviyede elde edilebilsin. Şayet siz bunu bu miktarda tutamazsanız ikinci sene, üçüncü sene, dördüncü sene derken beşinci seneye ekonomik dibe vurur dibe. Nereye benzer bu biliyor musunuz? Bir insan düşünün ki ticarete başladı ama döner sermayesi yok. Bu insan ticaret yapması mümkün mü? Ha işte o döner sermayeyi o dükkân çalıştıran arkadaşın cebine koyacaksın; o da Eûzu Besmele ’sini çekecek. Her sabah dükkânının kapısını açacak ve ticaretini yapacak. Şimdi adamın döner sermayesi yok. Yani devletin döner sermayesi yok. Döner sermaye en azından %30 nispetinde devletlerin hazinelerinde bulunması değil, piyasada dolaşması lazım, piyasada. Şimdi Amerika Birleşik Devletleri'ne bakıyoruz. Döner sermaye %30. Yani milli geliri yüzde otuz piyasada. Almanya'ya bakıyoruz %30. İngiltere'ye bakıyoruz %30. Fransa'ya bakıyoruz %30. Geliyoruz, bir de Türkiye'ye bakıyoruz. Bu kaç biliyor musunuz? Türkiye'de piyasada dönen para miktarı maalesef ve de maatteessüf %30. Dünya devletlerinde yüzde otuz bu para dolaşırken bizde yüzde iki nispetinde dolaşıyor. İşte bu boşluğu doldurabilmek için, Türkiye Cumhuriyeti Devleti dış devletlerden borç alıyor. Sendikasyon yolları ile bankalardan borç alıyor. Ve bu gelen paralar da maalesef döviz olduğu için Türkiye piyasasında dolaşan paranın adı Türk lirası olmuyor. Ne oluyor? Döviz oluyor, döviz. Döviz piyasaya giriyor, dolar piyasaya giriyor ve Türk lirası “Allah ısmarladık” diyor, piyasadan çekiliyor. Milli para maalesef döviz oluyor, döviz.
Türkiye’nin İstiklali ve İstikbali İçin Hep Birlikte Bağımsız Türkiye!
Sevgili kardeşlerim, sevgili kardeşlerim, bakınız işte biz bunu çok iyi görüyoruz. Bu emisyonla emisyonla bu açıklar dolacak ve millete Türk milletine bunlar kredi yoluyla beraber dağıtılacak. KOBİ’lere kredi yoluyla dağıtılacak. Esnaf parayla beraber iş yapacak. Eline parayı alacak. Sıcak parayı alacak, iş yapacak. Çiftçisi eline parayı alacak, iş yapacak. Avans alacak, avans iş yapacak. Tarlasına, bağına, bahçesine, tohumunu atmadan ve ekmeden çiftçi yüzde elli avans adı altında parayı cebine koyacak, gönlü hoş olacak, eli darda bulunmayacak ve malını satma garantisi, ürününü satma garantisiyle tarlasına, bağına, bahçesine yapışacaktır. Şimdi öyle mi? Şimdi ürününü satamadığı için devlet de ona piyasa bulmuyor. Ne diyor? Diyor ki: “Şeker pancarı yetiştiremezsin.” Daha, “tütün de yetiştiremezsin.” Daha, “fındık da yetiştiremezsin. Çay da yetiştiremezsin.” Yani tahdit yasası koydu. Mesela on kilo mu yetiştiriyorsun? “Hayır hayır, iki kilogram olacak.” Yirmi kilo mu yetiştiriyorsun? “Hayır hayır, beş kilogram olacak.” Peki, soruyorum sana, bu çiftçi ot mu yiyecek? Toprak mı yiyecek sevgili kardeşlerim? Bu gidişe siz “dur” demek istiyor musunuz? O halde hep beraber Bağımsız Türkiye Partisi'ni iktidar etmeye var mısınız? Şimdi evimize gidiyoruz. Sabahleyin erkenden hemen kapıya Eûzu Besmeleyle adımımızı atıyoruz. Kardeşlerimize, akrabalarımıza, dostlarımıza, komşularımıza Bağımsız Türkiye Partisi'ne mutlaka üye olalım. Türkiye'nin istiklali için, Türkiye'nin istikbali için, Türkiye'nin geleceği için madden ve manen çocuklarımızın geleceği için onları üye yapacaksınız. Var mısınız? Daha yüksek sesle istiyorum. Var mısınız? O halde merak etmeyin. Birinci seçimde tek başımıza iktidarız. Hayırlı olsun, mübarek olsun, geceniz hayırlı olsun, tebrik ediyorum. Allah'a emanet olun.
Bu sohbeti video olarak izlemek için play butonuna basınız
