info@profdrhaydarbasenstitusu.org

İftar Sohbeti - Peygamber Efendimiz ve Cahiliye Dönemi / 1995-1999
03/04/2025 DİNİ YAŞAM 8

    Neler Okuyacaksınız

Peygamber Efendimizin Döneminde İnsanlığın Ayakta Tutmak İstediği Tüm Haklar Adeta İmha Edilmişti

Şimdi, Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz’i esasen “inandım” diyen mümin kardeşlerimiz tanıması kadar fevkalade bir vazife ve de hak olamaz. Birkaç sohbet Peygamber’i tanıtacağız, Doğrudur. İnsanların hayatında ideal bir şahsiyet, bir ahlak numunesi, bir karakter, karakter anatomisi eğer olmazsa o insanların hayatında istikrar da olmaz, bereket de olmaz, muhabbet de olmaz, dostluk da olmaz. Olmaz, olmaz, bir. İkincisi, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz’i tanımadan önce, onun yaşadığı dönemi ve devri biraz olsun tahlil etmekte fayda var. Zira Peygamber Efendimiz’i biz her ne kadar yaşayışı itibariyle, ahlaki itibariyle, ortaya koyduğu her sahadaki delilleri itibariyle ne kadar mükemmel anlatırsak anlatalım, nasıl bir topluma gelmiş, nasıl bir topluma hayat vermiş, canlandırmış, şayet biz bunu bilemezsek o Peygamber’in kıymetini de belki de takdir etme imkânına sahip olamayız. Onun için, bu mevzuya Peygamber Aleyhissalatu Vesselam Efendimiz ’in doğduğu yıllarda, bugün Suudi Arabistan dediğimiz bölgenin ahvaline bakmak, nasıl bir tarz hayat yaşadığını görmek, ondan sonra da bu hayatı ve o hayatın içindekileri kurtaran gerçek şahsiyeti, Allah dostu Hz. Muhammed’i tanımak bence çok daha güzel ve daha faydalı olur. Onun için, ben o devri biraz tanımanın faydalı olduğu kanaatindeyim. Oradan işe başlıyorum. Efendim, öyle bir topluluk düşünün ki insanlar şimdi birtakım hakları korumak için ta Hz. Âdem Sefiyullah Efendimiz ‘in zamanından günümüze kadar mücadele vermişlerdir. Peygamber Aleyhissalatu Vesselam Efendimiz ‘in döneminde insanlığın ayakta tutmak istediği haklar, ne hikmetse bazı güçler ve kuvvetler tarafından adeta imha edilmişti. Nedir bu haklar? Bu haklar, can emniyetidir. Bu haklar, mal emniyetidir. Bu haklar, namus emniyeti, hürriyetidir. Din ve vicdan emniyetidir. Fikir, düşünce hürriyetidir. Efendim, ne bileyim, seyahat hürriyetidir. Bunu çoğaltabilirsiniz. O dönemde öyle enteresan hadiseler var ki bir insanın hayatı tam bir emniyettedir diye iddia etmek veya bunu ispata gayret etmek belki de bir hayal mahsulüdür. Yani bir insanı siz öldürüyorsunuz, bunun mukabili ceza almıyorsanız, bir başka insanı öldürebilirsiniz neticesi ortaya çıkar. Veya bir başkası, bir başkasını öldürebilir neticesini ortaya koyuyor. İşte o dönem insan denen varlığın hayatının hemen hemen hiç ama hiç değeri kalmadığını görüyoruz, bu bir.  Bazen günümüzde bilhassa o dönemi ifade ederken çocuklara, kız çocuklarına ekseriya yapılan çok ciddi yanlışlıklar beyan ile o günün manzarası ifade edilmek istenir. Durum o değil. Yani çocukların ki kaba idrakleri de uyandıran hadiseler olduğu için mühimdir. Yoksa o dönemde, o devirde hiçbir kabilenin ve efendim etbaının hayatı can emniyetini temin eder durumda değildir. Yani aylarca süren savaşlar düşünebiliyor musunuz? Efendim, Ficâr Savaşları malumunuz. Bu bir gün değil, iki gün değil ve bir yıl değil, iki yıl değil, senelerce… Şimdi, savaşlarda düşünelim ki bir insanın babası öldürülmüştür. Babası ölen insan şimdi sizi Mekke sokaklarında karşı tarafın insanı olarak gördüğü halde, efendim, yakalarsa, efendim, haram ayları dışında, affedersiniz içinde de olsa, sizi öldürecektir. Niye? Kan davası vardır. Bir, o dönemin en büyük alameti cahiliyet alameti kan davasıdır. İspatı işte o Ficâr Savaşlarıdır. Efendim, korkunç bir manzara var.

Cahiliye Döneminde Kadınlar Ağır Baskılar ve Zulümler Altında Yaşamıştır

İki, sade bununla kalmıyor. Gelenek topluma mal olmuş ki o toplumda adeta kız olarak doğmak kadar büyük bir suç yok. Sanki insan dünyaya gelirken, “Sen erkek mi, kız mı olacaksın?” Sorusuna, “Ben erkek veya kız olacağım” şeklinde verdiği cevapla dünyaya geliyor da, “E, niçin sen kız olmayı tercih ettin?” Dercesine bir cezalandırmaya gidiliyor ve bir utanç vesilesidir bir kızın doğması. Hatta burada Amr bin Âs, Hazreti Cafer’i Habeş kralından almaya gittiği zaman, biliyorsunuz Habeşistan’a hicret edildiğinde, Hazreti Cafer Habeş kralıyla sohbet yapıyor. Amr bin Âs’da geliyor, onları almak istiyor. O esnada işte konuşturuyorlar onları. E diyor ki: "Niye bunları sen istiyorsun?" Yani Amr'a, Hazreti Amr’a... O zaman iman etmemiş Amr bin Âs’a. "Ya," diyor, "Bunlar kadınlara da” diyor, “hak verdiler. Kadınları da adam yerine koydular.” “Muhammed” diyor, “kadınları başımıza çıkardı." Kadınları... Efendim, ve orada kadınlara hakaret ediyor. Hazreti Cafer çok enteresan bir cümle Amr'a söylüyor: "Ya Amr” diyor, “Seni emziren, dokuz ay karnında taşıyan anaya olan, annene olan sadakatin, sevgin ne olur?" Diyor. "Bütün kadınlara yansısın, yansımalıdır" Diyor. Onun tabii o kaba tavrı karşısında, efendim, Hazreti Cafer’in bu fevkalade taşı gediğine koyarcasına cevabı Habeş kralını çok enteresan bir şekilde derinden düşündürüyor. Ve Amr'a diyor ki: Bunun bu sözü karşısında, “Ya Amr, sizin üç yüz altmış tane tanrınızın dili mi tutuldu? Niye cevap vermiyorsun?" Yani kadın denilen varlığa hakikaten çok ciddi zulümler, baskılar sadece Arabistan’da yaşayan kadınlar için durum böyle değil, Roma'da da böyleydi durum. Yani Roma İmparatorluğu, Roma İmparatorluğu…  Roma İmparatorluğu’nda can emniyeti yoktur, mal emniyeti yoktur, namus emniyeti yoktur. Eğer siz bunları tek tek tahlil ettiğiniz zaman, karşınıza koyduğunuzda kopkoyu bir cahiliye görürsünüz, cehalet görürsünüz. Ama Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz ‘in devr-i saadetlerinde bu cahiliye, adeta bir küçük dünyada numune şeklinde, Cenâb-ı Hakk'ın takdiri bu ya, sunulmuştu. O bakımdan hep "Cahiliye Arapları" diye adlandırılır. Bütün dünyanın manzarası aynı. Çin’e gidin, aynı. Yani hayvan muamelesi bile kadınlara yapılmıyor. Batı dünyasında, "Kötü ruhlar kadınlara tasallut etti" diye, kadınlar Engizisyon mahkemelerinde bile yargılanmadan, korkunç bir şekilde eza, cefa ile cezalandırılıyor, ölümlere mahkûm ediliyor idi. Hatta Cahiliye döneminde çok meşhurdur, Ömer'ul- Faruk Efendimiz ‘in, o Ömer ki, Müslüman olmadan evvel, kızı dünyaya geliyor. Yani kız güzel ama bu bizim örfümüzde yok, âdetimizde yok, geleneğimizde yok. Malum, bugünkü Mekke’nin olduğu bölge o zaman çok daha, efendime söyleyeyim, daha müsait şartlar altında. Çölde bir mezar açıyor. İçine koyuyor onu, canlı canlı yavrusunu... Efendim, defnediyor, gömüyor yani. Çocuk, can havliyle eliyle, ayağıyla çırpınırken kum tanecikleri babasının gözüne, yüzüne sıçrıyor. Şu çocuğun haline bak, mübarek çocuk... Babasının gözlerinin yaşardığını gören çocuk, yüzüne elini atıyor. Yani onu şey etmeye çalışıyor, teskin etmeye çalışıyor ve çocuğu orada öldürüyor. Enteresandır, Ömer'ul- Faruk Efendimiz der ki: "Bu manzara benim hatırıma geldikçe çocuk gibi ağlarım. Ne bu vahşet! Korkunç bir vahşet!" İşte, Ömer için Allah'ın sevgilisi şöyle buyuruyor: "Benden sonra şayet peygamber gelseydi, o da Ömer olurdu." Allah, şefaatinden mahrum eylemesin. Zirve noktada, doruk noktada bir insan. Hatırıma geliyor, bunların menkıbeleri, hayatı bambaşka. Ambar düşüyor, fethediliyor. Hz. Ömer ağlıyor. Geliyorlar: "Ya Ömer, senin bayram etmen gerekiyor. Ambar düştü. İran düşüyor. Nedir bu hâl? Bayram edeceksin!" "Niçin ağlamasın Ömer?" Diyor. Bu kadar geniş zemin üzerindeki bütün canlıların hakkını, hukukunu Allah Ömer’den soracak. Diyelim ki o köylerden bir tanesinin bir köprüsünden bir keçi, bir koyun düştü, köprü sakat olduğu için... Yarın huzuru mahşerde, “Ya Rabbi, Ömer’in tasarruf ettiği beldede ki, tamir edilmeme nedeniyle köprüden düştüm, ayağımı kırdım. Şimdi hukukumu hakkımı istiyorum diye yarın, Allah’ın huzurunda hakkını benden o hayvan isterse, Ömer ne cevap verecek? Onu düşünüp de onun için ağlıyorum!” “Nasıl ağlamasın Ömer?” Şu zarafete bak! İdeal, idare budur, adalet budur. Hayvanların bile bir hürriyetini... 

Cahiliye Dönemi Kötü Ahlakın İmparatorluğunun Kurulduğu Dönem ve Devirdi 

Şimdi biz günümüzde ‘İslam’ derken hep onu ütopya dünyasında sanki işte öyle bir şey olmuş, orada kalmış, ruhumuza sindirememişiz, o insan olamamışız. Ömer’in cemiyetinden evvel bir Ömer’i görmek lazım. Cahiliye dönemindeki Ömer, iman ettikten sonra Ömer... Yani Cenâb-ı Hak, adeta sahabenin şahsında varlığını izhar ediyor, gösteriyor. Rahmetiyle, merhametiyle, lütfuyla, keremiyle, her şeyiyle... O sahabesini şahsında zatını gösteriyor. Zaten dikkat ederseniz, bendeniz Peygamberimiz Hazreti Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz’i anlatırken ona "canlı Kur’an" tabirini beyan ederek ifade ediyorum. Bu bir hayal mahsulü değil. Hazreti Ayşe Validemiz ona soranlara Peygamber’i " Kur’an ahlakıdır" diyor Muhammed. Başka bir şey değildir. Kur’an ahlakı, Allah’ın ahlakıdır. “Tehallakullah” “Allah’ın ahlakı ile ahlaklanın.”  İşte o cahiliye, cana, mala, namusa, vatana saygı göstermeyen o insanlara; o ne demek, vatan ne demek, can ne demek, mal ne demek, namus ne demek, din ne demek, düşünce ne demek, bunu anlatıyor, yaşatıyor. Anlatmayı bir tarafa bırak. Tabii, siz bir insanın bu haklarını korumazsanız, bunları teminat altına almazsanız, bunları tehlikeye düşürecek bütün davranışlara da kapı açarsınız. Mesela, o dönemde bu nedenle kumar ayyuka çıkmıştı. Efendim, öyle ki adeta Cahiliye döneminde kumar oynamayan insan yoktu. Zaten bir delikanlı, delikanlılık çağına girdiğinin ispatı, kumarda maharetine bağlıydı. O delikanlı, kumarda iyi bir maharet gösteriyorsa delikanlıdır. İki, enteresandır. İçkide, eğer içki içip efendime söyleyeyim narasını, şusunu busunu tam yerinde atıyorsa, havasını atıyorsa, bu delikanlıdır. Değilse, o delikanlı değildir. “Efendim, adam mı olur ondan ki? Yani içki içmeyenden adam mı olur ki?” Şimdi dikkat ederseniz, ne hikmetse bu anlayışlar bilmeden, farkında olmadan transfer edildi. Bu mevzuya gelmişken, bizi takip eden kıymetli dinleyenlerime, dost ve yakınlarında, farkında olmadan bu dediğimiz hallere müptela olan kardeşlerimizi ayıktırmalarını ama tabii Müslüman’ın nezaket ve nezafetiyle, korkutmadan, irkiltmeden, yıldırmadan, sevdirerek, Allah'ı ve Peygamber’i onlara dost ederek kazanmamız ve bu alışkanlıklardan kardeşlerimizi kurtarmamız lazım. Bu vatan bizim, bu insanlar bizim. Gidecek başka yerimiz yok. Onun için buradaki insanlar bu ülkenin gülüdür. E baba, şimdi eğer kumarda, içkide, rüşvette, faizde hayatlarını bu insanlar geçiriyorsa, bunlar oldu diken. Bence bunları budamak lazım. Aşılamak lazım. Anlatabildim mi? Bunu da nezaket ve nezafet çerçevesi içerisinde...  İnsan, bir doğruyu birçok tavırla ifade edebilir. Eğer bir doğruyu siz kavga mantığıyla ifade ederseniz, bal da ikram etseniz zehir gibi gelir. Onun için bizi takip eden kardeşlerimize hasreten ben rica ediyorum, kendi öz yavrularımız da olsa, nasihatle, sevgiyle, dostlukla bu kötü alışkanlıklardan onları kurtarmak. İşte, o gün bu alışkanlıkların adeta doruk noktaya, zirveye ulaştığı; bir başka ifadeyle, imparatorluğunun kurulduğu, yani bu kötü ahlakın imparatorluğunun kurulduğu dönem ve devirdi. Efendim, yani içki, kumar içmedi mi dedik ya: "Adam mı ki bu?" Daha zina... Allah muhafaza eylesin. Yani helali olmayan, nikâhında bulunmayan bir insana, insanın yaklaşması, bir kadına yaklaşması... Cenâb-ı Hakk’ın lanetlediği büyük günahların başında lûtîlik gelir. Buraya gelmişken, bir iki cümle buraya dokundurmak istiyorum. Hem zina ediyor hem de kadınla bunu yapmıyor. Hemcinsinden olanlarla bunu yapıyor. Bu, Allah muhafaza eylesin, çok büyük bir günah. “Lûtîlik” denir buna. Zira Hazreti Lût Aleyhisselam Efendimiz ’in devr-i saadetlerinde erkekler kadınları terk etmiş, birbirleriyle beraber tatmin olma yoluna ve cihetine gitmişlerdi. Allah onlara lanet eyledi. Hâlâ o Lût Gölü kokar, biliyor musun bunu? Hâlâ... Şunu demek istiyorum: İşte zina alabildiğine gitmiş. Kardeşim, bir milletin en büyük özelliği aile hayatıdır. Aile, bir toplumun en kutsal taşıdır. Bu taş zedelendi mi, o toplum gider. Aile, bireyleri, onun için bir araya gelirken, efendim, çok ciddi merasimler icra ediliyor. Niye? Kutsal bir toplumun, kutsal bir kurumu inşa ediliyor veya ilan ediliyor. Kolay bir iş değil. Onun için tabii bu tip hallerden Allah milletimizi muhafaza eylesin. 
Efendim, aile yapımızın sağlam olması neye bağlı? Kendisinin helal olmayan insanlardan kaçmasına, uzaklaşmasına bağlı. Kadın ve erkek; erkek iffetini, hayâsını, namusunu son derece koruması lazım. İşte, bu Cahiliye dönemi dediğimiz devirde, bu koruma disiplini, ruhu, şuuru olmadığı gibi, adeta bunun olmasına suç idi. Avret mahallelinin teşhir edilmesi, efendime söyleyeyim ve çok affedersiniz, adeta orta malı gibi kadınların bu mübarek insanların ortada dolaştırılması gibi korkunç bir insan olması nedeniyle, burada "mübarek" diyorum, yanlış anlaşılmasın. Çünkü o cahil topluluktan, Allah öyle bir nesil Allah'ın sevgilisine ihsan eyledi ki, onlara Peygamberimiz "Gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine tabi olursanız, necata erersiniz" buyuruyor. Evet, hayâsızlık, çok affedersiniz, şerefsizlik... Şeref büyük bir nimettir. Evet, Cahiliye döneminin insanında efendim izzet, iffet, namus, fetanet, aşk, muhabbet, murakabe, muhasebe, ölümden sonra dirilme gibi kutsal mefhumlar, değerler yok. Ne var? Zillet var, eşkıyalık var, hırsızlık var, kumar var, fuhuş var, hakka, hukuka gasp var. Öyle bir insan düşünün ki her tarafı adeta tümör olmuş. Bundan fayda gelir mi? Ahlakın bu halde... Kısaca, çok daha sözler var ama… Asıl biz söylememiz gerekeni sonuna getirdik. Bütün bunların neşet ettiği kaynak putperestliktir. Kısaca, elinizle yaptığınız şeye tapmanızdır. Vacibü'l Vücud olan Cenâb-ı Hakk'ı kabul etmemeniz, bir de inkâr etmenizdir. İşte, Cahiliye döneminin, Arap Yarımadası'ndaki insanlığın kısaca hali ve manzarası budur diyebiliriz, efendim.

Peygamber Efendimiz, Kur’an-ı Kerim ile Birlikte İmanlı İnsan Modelini İnsanlığa Taşımıştır

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz, Kur'an ile birlikte imanlı insan modelini insanlığa taşımıştır. Nedir bu insan? İnanan insandır. Bu âlem sahipsiz değil. Bunun mutlaka bir yaratanı var. Her şeyi yoktan var eden o, birdir. Hiçbir şeye muhtaç değildir, her şey ona muhtaçtır. Doğmamış, doğrulmamıştır. Doğurmamıştır. Hiçbir dengi de yoktur. Hülasa, o bir tanedir, iki tane olsaydı, kâinatta bu kadar düzen ve nizamın olması da mümkün olmazdı. Velveleye verilirdi âlem. İşte, o kadiri mutlak olan ilahi güç inkâr edilince, efendim, bunun zıttı kâmili olan putperestlik gündem edildi. O putperestliği bu hale, daha doğrusu o Cahiliye dönemini medeniyet haline döndürecek bir mükemmel insana ihtiyaç vardı. O insanın ilk vasfı ve de şartı iman etmesi, O Allah'ı tanıması, O Allah'a kul olmasıdır. Bunun için dikkat ediniz, bakın: “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resulühü.” Ne demektir bu? Önce Allah'a şahitlik ediyorsun, sonra “Muhammed Mustafa’ya kuludur” diyorsun. Kim? Peygamberimiz. O halde bizim en güzel sıfatımız, Allah’a kulluk sıfatımızdır. Kul olacağız. Bu âlemin sahibi Allah. Baba sen bir emir erisin, dümen neferisin. Bunu bilmen lazım. Zannetme ki bu âlem hep bana kalacak. Burada geçicisin. Bir yolcusun.
"Dur ey yolcu! Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı!
 Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
 Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır atanı."
Diyen şairimiz, yani, ömrün fani ve fakat toprak altındakilerin de hakiki sahiplerimiz olduğunu... Bunu görmek, biz geçiciyiz Allah’a. Onun için: "İki kapılı bir handa, yürüyorum gece gündüz." Aşık Veysel’indi, değil mi? Ne kadar güzel... “İki kapılı bir handa yürüyorum, gündüz gece; yürüyorum, gündüz gece…” Ne kadar dehşet. Neresi bu kapı? Ana rahminden dünyaya geliyorsun, tünele giriyorsun. Dünya tüneli… Azrail Aleyhisselam, işte kaç sene sonra ise, “ey dost, arkadaş, gel bakalım ya seni bu hana bıraktık ama sen burada ebedi değilsin.” Aleyhisselam: “Hade Allah’a ısmarladık.” "Ey Allah rahmet eylesin, filan oğlu filan öldü." İşte iki kapılı bir han. Burada olduğumuzu bilmemiz lazım. İşte bu şuuru İslam, Allah'ın sevgilisiyle insanoğluna anlatıyor. Onun için bizim şairlerimiz, sanatkârlarımız, ediplerimiz, yazarlarımız geçmişte hep bu temaları insanlara gergef gergef işlemişler takdim etmişler. Toplumda yaşayan insanlar da buranın kralı, amiri olduğunu zannetmemiş. "Buranın bir sahibi var" demiş. Kulluğunu bilmiş. "Nereden gelip gittiğini anlamayan hayvan imiş."  Onun için, "Hani bunun mülk sahibi?" İşte, bu ruhu Allah'ın sevgilisi sahabesine verdi: Sabır, kanaat, tevekkül, tefekkür, izan, iman, şeref, haysiyet… Öyle bir kutsal kişilik çıkıyor ortaya ki şimdi. 
Peygamber’in şahsında, Risalet numunesinde; fedakârlık, feragat, merhamet, şefkat, adalet... O Peygamber’in hayatında, bünyesinde. İşte medeniyet budur! Sabırdır, kanaattir, tevekküldür, tefekkürdür, izandır, imandır, sevdadır, hayâdır, Allah korkusudur, Allah sevgisidir, Allah’ı zikirdir. Onu unutmamaktır. Öyle bir medeni insan ki şimdi, bu insan Allah'la beraber her an. "Ben, o yüce varlığın huzurunda kontrol ve murakabedeyim her zaman, her an. Aldığım, verdiğim nefeste...” Şimdi bu insanı düşün bakalım! Hadi, erkekse birinin canını incitsin! Hocam, bugün Müslüman’ım diyen arkadaşlar incitiyor. Yunus’un dediği gibi: "Eğer sen bir can incittin ise, kıldığın namaz değil." Demek ki bizim yaptığımız bu imanlar taklidi oluyor. Bunu tahkike çıkartmak lazım. İşte Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, o Cahiliye toplumunda insanların elinden tutan, kadınları okşayan, seven, onlara merhamet eden... Kadınlar demişken, hatırıma bakın, az evvel ifade ettim. Hazreti Ömer büyük bir zât. "Ya Resulallah," diyor, "Cahiliye döneminde biz bu kadınlara hiç değer vermezdik. E şimdi geldi İslâm dönemi. Bunlar başımıza âmir kesildi. Sözlerini, dışarı çıkamıyoruz, perişan ediyorlar bizi!” Bir gün, bu işi daha iyi anlamak için bir misal vereyim.
Hazreti Ömer'ul- Faruk Efendimiz, Hazreti Ali Kerremallâhu Vecheh Efendimiz tavafta. Tavafı bitirdiler. Malum, Hacer-ül Esved’in karşısında tavaf biter. Efendim, tavaftan çıkacaklar. Namaz kılacaklar. Bu esnada bir delikanlı tavafa giriyor. Yaşlı bir kadın o delikanlının sırtında. Delikanlıya o kadın: "Evladım, çok yoruldun. Beni taşıyamazsın. Gel, şöyle yapalım…” "Ne yorulması anne? Ne zahmeti? Sen beni dokuz ay karnında gezdirdin. Gece gündüz beni baktın, emzirdin, yedirdin, içirdin. Bütün bu yaptıklarına mukabil, sana benim bu yaptığım devede bir kulak bile değil." Hazreti Ömer de tavaftan çıkarken bunu duyuyor, dinliyor. "Ali, Ali!" diyor, "Gel, bu delikanlı, bu gençle bir tavaf edelim ki tavafımız tavaf olsun!" Niye? Annesine bak, işte bu sevda, bu sevgiyle… Onun için bak, Kuran ne diyor? "Onlardan biri yanınızda ihtiyarlarsa, 'Öf' bile demeyin." (İsra / 23) E şimdi, "Moruktu, koca karıydı, hadi ulan filan…" E bu saygı, bu edep, bu hayâ işte geri gelmesi lazım. Peygamber Aleyhisselam sonu getirdi. O cahiliyet, bu şahsiyet gündem edildi. 

Peygamber Efendimiz, Toplumu Ahlaki Değerlerine Kavuşturmuştur

Birkaç misal verelim. Hazreti Hanzala, sahabenin ileri gelenlerindendir. Bir gün, Hazreti Ebubekir geliyor: "Ya Ebubekir," diyor, "ben münafık oldum!" "Niye?" "Resulullah’ın huzurundayken ben öyle oluyorum sanki cennet, cehennem karşımda. Ama ayrılıyorum oradan, hiçbir şey kalmıyor bende. Ben münafık oldum!" diyor. Hazreti Ebubekir Sıddık Efendimiz bakıyor ki durum kendisi için de aynı: "Ya Hanzala," diyor, "bu hâl benim için de aynı. O zaman gel, seninle Peygamber’e gidelim, Resulullah’a durumu anlatalım." Allah’ın sevgilisine gidiyorlar, durumu arz ediyorlar. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: "Bu hâller an andır ve benim meclisimde olur. Şayet bu hâller sizde devam etseydi, sokakta yürürken meleklerle beraber sohbet ederdiniz." Düşünebiliyor musunuz? Hazreti Ebubekir Sıddık Efendimizin mübarek nefesi yanık bir ciğer kokusuna benzermiş. O gece sabahlara kadar Rabbini zikrederdi. "Havfullah" Allah korkusu işte, değil mi? Hazreti Osman ticaret yapıyor. Kıtlık senesi, Şam’dan kervan geliyor. Birisi geliyor: "Ben üç misli, beş misli kâr vereyim. Ben sattım bunu” diyor. "Bu seferki ticaretim çok kârlı oldu!" "Yapma ya! Kime sattın bunu?" "Allah’a sattım." "E nasıl sattın bunu?" "Mekke’nin, Medine’nin fukarasına tasadduk etmekle. Allah’a sattım!" diyor. Şimdi dikkat edebiliyor musunuz? Az evvel saydığımız huyların, davranışların yerine ne geldi? Cömertlik geldi, ihsan geldi, değil mi? Bir de o Cahiliye döneminde olsa, adamın derisini soyuyorlardı, sana bedava bir şey verecek! Düşünebiliyor musun? Yani bu misalleri çoğaltmak mümkün ama Hazreti Bilal için bir olay vardır. Bu çok enteresan bir olaydır. Bunu anlatmakla misalimizi de son olarak ifade edelim. Ebu Zer el-Gıfâr Allah şefaatinden mahrum eylemesin. Ebu Zer el-Gıfârî yanlış hatırlamıyorsam, Hazreti Bilal ve sevgili Peygamberimiz oturuyorlar. "Ey siyah kadının doğurduğu çocuk işte!" Adeta onu alay ediyor. Allah’ın sevgilisi: "Ya Zer, Ebu Zer," diyor, "Cahiliye adetlerini ne kadar güçlü yaşıyorsun! Ne bu hâl?" Sevgili Peygamberimizin bu ikazı karşısında Hazreti Ebu Zer başını yere indiriyor: "Allah Allah!" diyor. "Ne oldu Ebu Zer'e?" diyor. "Ben bu kafayı” diyor, “buradan kaldırmam," diyor. "Ya Bilal bu kafaya bas” Şimdi, bir insanı öldürürken kılı kıpırdamayan o Cahiliye âdetinin mahsulü bir söz söyledi diye Allah’ın sevgilisi onu ikaz ediyor. Bak ne hâle geliyor! Zarafet kâğıt gibi yapmış onları. Bu olaylar, yani dinleyenlerimizin kafasında, aklında çok daha rahat kalacağı için... Mesela, Hazreti Halid, bir komutan, bir kumandan, yani bir paşa, general, bir dahi, harp dâhisi. Henüz Müslüman olmamış. Mekke’nin fethi esnasında, affedersiniz, celalli bir insan, henüz Müslüman olmamış Ebu Sufyan geliyor. Onunla beraber konuşuyor: "Yani sen Peygamber’in yanında değeri olan bir insansın. İşte, bize Mekke’de bir şey yapılmasın" gibi torpil koymak istiyor. "İman etmedin mi hâlâ?" diyor. "Yok," diyor, "başımda, kafamda ”diyor,  “birtakım şüpheler kaldı” diyor. “O şüpheler kalkınca iman ederim herhâlde" diyor. "Bana bak!" diyor, "kafamı bozma" diyor. Celal meşrep mübarek… "O kafana” diyor, “bir kılıç darbesi indirirsem o boynuna, şüphe müphe hiçbir şey kalmaz" diyor. Orada Hazreti Bilal, Hazreti Halid, Ebu Sufyan… Ebu Sufyan henüz Müslüman olmamış. Hemen Hazreti Halid diyor: "Ne yapıyorsun? Kendine gel! Diyor. “İman zorlamakla olmaz.” “Lâ ikrahe fid dîni” (Bakara Suresi, 256. Ayet)  “Dinde zorlama yok ya Halid” diyor. "Bu bir nasiptir, bir andır. Sonra bir tecellidir." Hani der ya şair:
" Bir tecelli olsa kalbe ihtiyar elden gider
 Sayha vurur âşıkların dil hanesi namus-u âr elden gider" 
Yani bir tecelli olsa, hemen inanır. “E bu olmadı, saygılı olsan ona” diyor. "Ona hürmet besle" diyor. “Onun hâline saygılı olmak sana düşer”, diyor. Ebu Sufyan, Mekke’nin ulusu, önderi en büyük adamı. Siyahi köle diye kabul ettiği Bilal’deki lafa bak: Aman, aman, aman! Bu söz, öyle bir düşürüyor onu ki... Elini onun omzuna koyarak: "Vallahi ya siyahi zenci! Sen bir mektepsin!" Ve orada, o söz onu imana getiriyor. Ebu Sufyan’ın Müslüman oluşu şöyle olmuştur, enteresandır. İşte o anda tecelli oldu ona, Cenâb-ı Hakk'ın lütfuyla kelime-i tevhid ve şehadet getirerek iman dairesine, sarayına girdi.
Şimdi, aynı haller bugün toplumumuzda devam ediyorsa, efendim, bu toplumu da ahlaki değerlerine kavuşturmak lazım. Bütün mesele, bu ahlaki değerleri yaşayacak olan insanımıza insanca ona yaklaşılmasıdır, onunla beraber olunmasıdır. Biz, nezaket ve nezafet ehli bir milletiz. Bizim tarihimiz, başka milletlerin tarihine benzemez. Ve İslam'ı algılama tarzımızla Ehlibeyt ‘in, yani Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz ‘in aile hayatının, efradının algılama tarzı, yaşama tarzıdır. Onun için biz bin yıl İslam'a öyle bir hizmet ettik ki, efendim, Müslüman olduktan sonra Horasan'dı, Semerkant'tı, Buhara'ydı, Taşkent'ti, efendim, buralarda biz büyük medeniyetler...  Gerçekten sanki değil, bir modeli ortaya çıktı. İslam’ın asakirliğini bu millet yapmıştır. Cenâb-ı Hak, bu millete bu büyük şerefi ikram eylemiştir. Konuları fazla geliştirmeden bugünkü sohbetimizi burada bitirelim. Gelecek sohbetimizde kardeşlerimizi "Keşke biraz daha olsaydı…" Tadında bırakalım ki takibi daha zevkli olsun.

Bu sohbeti video olarak izlemek için play butonuna basınız



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir