
Neler Okuyacaksınız
Ramazan Ayı, Allah’ın Seçtiği Mübarek Bir Aydır
Efendim, idrak ettiğimiz bu ayı, Cenâb-ı Hak ibadetlere, ibadet etmemize, zatına, vuslata vesile kılsın ve de günahlarımızı mağfiret eylesin. Evvela, ülkemiz insanının beraberliğine, saniyen de inanan kardeşlerimizin beraberliğine yine vesile kılsın duasıyla ve de bu mübarek ayın bütün kardeşlerimize hayırlı, uğurlu olması ve tebriğiyle başlıyorum. Allah mübarek etsin diyorum.
Şimdi efendim, Ramazan hakikaten 12 ay içerisinde farklı bir ay. Cenâb-ı Hak zatı seçmiş onu, yani kendisi seçtiği bir mübarek ay. Zira bu ayda insanlığın kurtuluşuna sebep olan Kur'an-ı Azimüşşan nazil olmaya başlamıştır. Kadir Gecesi dediğimiz mübarek gece, Kur'an-ı Kerim nazil olmaya başladı. O gece de malumunuz olduğu veçhiyle Ramazan-ı Şerif'in içerisindedir. Her ne kadar cumhur-u ulemaya göre 27. gece deniliyor ise de, genel olarak Ramazan-ı Şerif'in içerisinde olduğu muhakkaktır. O bakımdan Ramazan deyince hatıra Kadir Gecesi, Kadir Gecesi deyince de hatıra Kur'an-ı Azimüşşan gelir. Tabii, insanlık hayatını Kur ‘ansız düşünmek mümkün değil. Kur'an hakikatlerinin dışında, beşeriyet tarihine baktığımız zaman yaşanılan sosyal hayatın, iktisadi hayatın, ahlaki hayatın, hukuki hayatın korkunç derecede beşeriyetin bunalımına sebep olduğunu ve insanlar adeta vahşice birbirini katlettiğini, hak ve hukukuna riayet etmediğini, bugün insan hakları dediğimiz hakların hiçbirinin ve şeriat âleminde mevcut olmadığını müşahede ettik, gördük. Tarih bunu böyle kaydediyor. İnsan hakları dediğimiz hakların gündem edilmesi, efendim merhametin, rifkatin, rahmetin, şefkatin, izzetin, iffetin, hayânın, sabrın, kanaatin, tevekkülün, tefekkürün, güzel duyguların, kısaca insan olmanın vasıf ve sıfatlarını Kur'an'la birlikte insanlığın kazandığını görüyoruz. Yani insanlık, Allah'ın mesajını Ramazan-ı Şerif'te, maksadını Ramazan-ı Şerif'te anlamaya başlamış, ilk adımı atmıştır. İşte Kur'an, o maksadı ilahi, Cenâb-ı Hakk'ın beyanını, kastını, ne istediğini anlatan ilahi bir kitab-ı kerimdir. Şimdi şu hususu da çok iyi görmek lazım. Bazen niçin yaratıldığımızı unutuyoruz. Neden varız? Bazı şeylerin cevabını kendi mantığımızla, ölçülerimizle verirsek yanılabiliriz. Tarihte böyle olmuştur. İnsanlar birtakım kararları kendiliğinden verme durumunda olmuş ve bu kararlar istikametinde amel ettikleri, icraatta bulundukları için de, maalesef helak olmuşlardır.
Şimdi günümüzün insanı, aynı kararı ortada Kur'an-ı Kerim mevcut iken verirse, aynı badireye düşmesi mukadder ve muhakkak olur. Binaenaleyh bu sorunun cevabını biz Kur'an'a bakarak vereceğiz. Niçin yaratıldık? Neden varız? Öyle ya, bizim bir varoluş sebebimiz var. Hemen Kur'an'a baktığımız zaman Cenâb-ı Hak: Esteuzubillah, “Ve ma halaktul cinne vel inse illa li ya'budun” “Ben insan ve cinleri ancak ibadet etmeleri için yarattım." (Zariyat Suresi, 56. Ayet) Yani insanın dünyaya geliş maksadı, bir başka ifadeyle varoluş sebebi, cinlerin yaratılmasının esrarı, Allah'a kulluktur, ibadettir. Onun için kullukta ne derece ileri giderse insan kıymetli, ne kadar geri kalırsa o kadar beşeri bir varlık olur. Yani insan olmaktan çok uzak olur. Çok şeye malik olabilir, zengin olabilir, teknik ve teknolojiye sahip olabilir. Ama aydın olamaz, medeni olamaz. Medenilik ve aydınlık, modernlik, insanın Cenâb-ı Hakk'ın vasfettiği sıfatlara, kavuşmasıyla mümkündür. İnsan olmasıyla mümkündür. Yani peki insan nasıl olunacak? İnsan, insanın insanda mevcut olan hasletlerin, insani hasletlerin, vasıfların öne çıkmasıyla insan olur. Merhametlidir, rifkatlidir, şefkatlidir, adaletlidir, izzetlidir, iffetlidir, hayâ ehlidir. Şimdi öyle bir model ki bu, buna baktığınız zaman onun yanında yani kurtla koyun bile rahat geçinir. Şayet günümüzün dünyasında adaletsizlikler var ise, bu insan tipinden, kısaca bu Müslüman tipinden bugün dünya mahrum olduğu için vardır. İzah edebiliyor muyum? Şimdi Ambar fethediliyor Hazreti Ömer'in döneminde, bir misal olsun diye söylüyorum. Hazreti Ömer ağlıyor. "Ya Ömer, senin bayram etmen lazım. Ambar fethedildi, İran düşüyor. Nedir bu hal?" "Nasıl ağlamasın Ömer?" diyor. "Ömer'in sorumluluğu arttı" diyor, “fazlalaştı.” “Dün Ömer'in tasarruf ettiği saha bu kadardı, şimdi bu kadar genişledi.” O beldede, herhangi bir köyde, bir koyun veya keçi eski yıkık bir köprüden düşer, Rûz-u Mahşer'de, "Ya Rabbi, Ömer'in tasarruf ettiği beldedeki yapılmayan köprüden düşüp bacağımı kırdım. Şimdi hakkımı ondan istiyorum" derse, “ben ne cevap vereceğim? Ömer bunu düşünüyor. Onun için ağlıyor” diyor. Şimdi insanlık işte, insan olmak bu. Ramazan-ı Şerif'te kalkıp, ümmetin başına birtakım bahanelerle, efendime söyleyeyim, bombaları yağdırmanın anlamına, manasına, insani davranış demek mümkün değildir. Neymiş? Bilmem ne yapıyormuş. Hadi git ispat etsene! İspatı, kendisi tarafından mümkün olmayan, bir efendime söyleyeyim, bahaneyi ittihaz edip, ümmetin başına bela olmak kadar büyük bir sefalet, esasen insanlık değil, zillet ehli olmaktır. Dünya bugün, kabul etsek de etmesek de o adaletli insanı bekliyor. Bir Ömer emsalini bekliyor. Yani koyunun, keçinin bile zerre nispetinde incinmesinden duyabileceği rahatsızlık, hesap duygusu… Bunu bekliyoruz. Anlatabildim mi? Bu olduğu takdirde göreceğiz ki her şey berkemaldir. Huzur berkemaldir. Adalet berkemaldir. İnsan hakları berkemaldir. Toplumları oluşturan asıl çekirdek taş yerinden oynamış. Asliyetini kaybetmiş, çürük taş. Bundan hiçbir şey yapamazsın ki. Olayı bu kadar genişlettik. Sebebi, Kur'an'la işe başladığımız için. İşte Kur'an, çürümüş insan tohumunu en verimli hale getiren Allah'ın kelamıdır ve Allah da orada, "Ben ancak sizi kul olmanız için yarattım" beyan ediyor. Demek ki kulluk en büyük zevk, en büyük muhabbet. Şimdi Yunuslar, Mevlanalar, Hacı Bektaşlar, Ahmet Yesevîler, Yusuf Has Hacibler, Kaşgarlı Mahmutlar… Hep bunlar gündem edilir. "Aa, ne mübarek adam!" Ama tabiri caizse, Allah'a müracaat etmeden bir tek adımını atmayacak nitelikte, iradesini Allah'a vakfetmiş, bağlamış insan. O niçin mutlu olmasın? O niçin onun hayatında güllük gülistanlık olmasın? Aslında Hoca Ahmet Yesevî'nin hayatı çiledir, meşakkattir. Bilenler çok iyi bilirler. Tamamen mücadele, mücahadeyle geçmiştir. Milleti için. Anadolu'nun Türkleşmesinde Hacı Bektaş-ı Velî bir ummandır, bir okyanustur. İnsanlığı ve kimliği anlatandır. Neden? Çünkü her hareketi hakka istinaden yapılan, her sözü Cenâb-ı Hakk’a razı mıdır, değil midir anlayışına göre konuşulan bir medeniyetin, bir kültürün, bir tezin mahsulleri bunlar. O öyle bir dünya ki, “komşusu aç iken, tok yatan bizden değildir" inancının sahibi olduğu bir dünyanın mahsulü. Dostun kederli, üzüntülü olduğu zaman, ona bir şey olduğu zaman, sanki sana olmuş gibi etkilenip o derdi paylaşabilecek bir anlayışın sahibi, bir medeniyet anlayışının sahibi, temsilcisi. Yani İslam insanı, sadece kendi kulvarında namütenahi serbest bırakıp alabildiğine başıboş yaşatan bir anlayış değil. Bilakis, bütün etrafı ile onu bağlantılı hale getirip sorumluluk duyguları içerisinde hem kendi iç tabiatındaki tevhid şerbetini zevkini, hem de dış tabiatındaki sosyal münasebetini doruk noktaya çıkartacak iksiri, aşkı ve de programı veren ilahi bir din, kitap bu. O kitabın, o Kur'an'ın nazil olmaya başladığı işte Ramazan. Tabii bunun sırları sayılmayacak kadar esasen konu bu olmadığı için derinliklerine inmek belki de sadece bu konuyu konuşmamızı gerektirir. Ancak bu kadarla iktifa ediyorum.
Oruç ile İnsan Hem Bedenini Hem de Kalp ve Ruhunu Temizler
Şimdi, bu ayda tabii insan olarak nefsani duyguların mümessili olmamız münasebeti ile 12 ayın içerisinde işlediğimiz hatalar, veballer, günahlar var. Onları da oruç tertemiz yapıyor. Bu ayda orucu tutuyorsunuz. Kur'an bu ayda inmiş, insan bu ayda temizleniyor. Kur'an'ın gösterdiği caddede gittiğinde bu ayda temizleniyor insan. Nefsani tezkiyeler oluyor. İnsan kendi kendini terbiye ediyor. Hz. Musa, "Ya Rabbi, senin için namaz kıldım, oruç tuttum." "Oruçla nefsini tezkiye ettin, temizledin" diyor. "Namazla imanını ispat ettin." Bazen biz sohbetlerimizde, "İbadet, imanın ispatıdır" diyoruz ya, kendimize ait bir söz değil. Onun için söyledim bunu. Oruç, onun için çok mühim bir ibadet. İmsak vakti ile iftar vakti arasında bir müminin ve müminenin yemekten, içmekten, birtakım münasebetlerden, malumunuzdur, hasta olmadığı, yolcu olmadığı, gerçi yolcu ve hasta da tutabilir ama onlara farz değildir o şartlarda. Hayız ve nifas hallerinin bulunmadığı takdirde bu hallerden, yani yemekten, içmekten, cinsi münasebetten bir Müslümanın uzak olma halidir. Kaba tarif ile bu, avamın tuttuğu oruçtur. Bir de gözlerin oruç tutması, kulağın oruç tutması, organlarımızın oruç tutması var ki işte asıl asla yakın oruç da budur. Şimdi insan muhakeme yaparken, aklı tabiattan topladığı malzemeleri bir araya getirerek ögeleri, bunlar arasında mukayeseyle iyi veya kötü yorumları yapar, öyle değil mi? Şimdi siz yanlışa bakmadığınız zaman, bir başka ifadeyle, Kur'an'ın beyan ettiği harama gözünüzü yöneltmediğiniz zaman, dimağınızda, hafızanızda oluşan bütün, efendim, görüntüler helal vadidedir. Haram olmayınca onlar helaldir. O zaman aklınız, helal olan malzemeler üzerine, ögeler üzerine efendim, mantığını kuracak, neticeye hayırla varacak. Ha, gözün orucu demek bu demektir. Ona yanlışı beynine, hafızana toplamaman demektir. Haramı koymaman demektir. Kulak da öyle. Yani insan, istikamet üzere hareket edebilmesi için böyle bir oruca ihtiyacı var. Anlatabildim mi? Dili yalan konuşmayacak. Ayağı, başı kendisine ait olmayan şeye gitmeyecek. Kısaca, bu manada bir oruç var. Bu oruç, en mühimi; kalbin de oruç tutması. Nedir kalbin oruç tutması? Haram olan şeyleri düşünmemek. Bütün hareketlerin tahrik noktası kalptir. Yani muharrik güç kalpten başlar. Eğer siz bir şey düşünmezseniz, onu fiiliyata geçirmezsiniz. Gerek müspet, gerek menfi. Neyi düşünürseniz, mutlaka hayatınıza onu geçirirsiniz. Hiç düşünmediğin bir şeyi tesadüfen yaptığın oldu mu? Belki yüzde bir veya binde bir, ayrı. Bunlar istisna. Ama insanın hayatına baktığınızda, tamamen programladığı, planladığı, yapmak istediği ve bunun içinde hayaller kurduğu, kalbinde yoğurduğu şeylerdir. Şimdi, kalbinize haram sınırlarını aşacak bir duyguyu koymadan, hep helali vadide, kulvarda eğer siz hayatınızı tayin ve tanzim ederseniz, bu sefer kalbiniz de oruç tutar ve böyle oruç tutanların orucu da salih ve saliha kulların orucu olur. Nebiler ve rasullerin oruçlarının bir aynı olur. Asıl oruç da budur. Allah, böyle oruç tutmayı nasip eylesin. Ha efendim, ben bunu beceremiyorum. Ha, ilk aşamasından başlarsın. İnşallah, kademe kademe bu noktaya da gelirsin. Ne bileyim oruç, Ramazan, Kur'an; bunlar başlı başına birer sohbet, birer konferans, seminer, panel konuları. Ama biz bu sohbetimizde bu konunun gereği nispetinde bu kadarını anlatmakla iktifa edelim diyor. Tekrar kardeşlerimizin Ramazan'ını tebrik ediyorum.
İstikamet Üzere Olmak, Hidayetin ve Kulluğun Temel Şartıdır
• Şimdi yani insanın hidayet üzere olması zaten kurtulmasının asıl sebebidir. Eğer insan olarak dünyaya bir kul olma mantığıyla geldiğini bilen varlık, istikametini, hidayetini kaybederse Allah muhafaza eylesin. O, bütün hayatını boşa geçirmiş demektir. Onun için Kur'an-ı Kerim'de Cenâb-ı Hak: “Festekim kema umirte” diyor Peygamberine. (Hud Suresi, 112. Ayet) "Beni Hud Suresi kocattı." İşte bu ayet. “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” Şimdi Allah bize, “kullukta olun” diyor. Kullukta olabilmek için de efendim, istikamet üzere, hidayet üzere olmamız lazım. Nitekim ayet-i kerimede: “İhdinas sıratel müstakim. Sıratallezine en'amte aleyhim” (Fatiha Suresi, 6 ve 7. Ayet) Yani sırat-ı müstakim üzere olmaktır. Doğru yol üzere olmaktır kulluk. Buradaki nükte, buradaki nüve, helal ve haram sınırları içerisinde bir kulun, harama yaklaşmadan, kalp kulvarında Cenâb-ı Hakk'ın rızasını kazanmaya gayret etmesi ve bu yolda yürümesidir. Yani kalben Cenâb-ı Hakk'a yürürken, zahir planda onu bu dünyasında akamete mahkûm edecek hareketlerden, davranıştan, bakıştan, konuşmadan uzak olmasıdır. İstikamet budur. Bu istikamette giden insan zaten hidayettedir. Kime yürümek istiyor? Zat-ı Bâri’ye, Cenâb-ı Vâcibü'l-Vücud Hazretleri'ne. Yani insanın, Cenâb-ı Hakk'ın kalbine tecelli, Cenâb-ı Hakk'ın insanın kalbine tecelli ettiği gerçeğine, gayesini, efendime söyleyeyim, matuf hale getirmesi, o tecellilere mazhar olabilecek bir yaşayış tarzı benimsemesi lazım.
Yani insan, "Ne hayvan ne melek" “Lekad halaknel insane fi ahseni takvim” "En güzel surette yaratılmış." (Tin Suresi, 4. Ayet) Allah'ın tecelli ettiği varlık, nesine? Kalbine tecelli ettiği varlık. Bir başka ifadeyle, Cenâb-ı Hakk'ın o kulunun şahsında zatını sevdiği varlık. Yani Allah, kulunun kalbinde zatını, kendini sever. Yeter ki sen o kalbi, ona has bir mekân haline getirebilesin. İşte sırat-ı müstakimde olmak bu. Hidayette olmak bu. Tabii bütün bunlar, kul olmaya karar veren bir insan için geçerlidir. Onun maksadı, böyle bir hâl-i ahvali yakalamaktır, bunu hayatına geçirmektir. Cenâb-ı Hak, böyle bir hayatı bize nasip etsin. Nefsani davranışlardan muhafaza etsin diyoruz efendim.
Doğru Yolda Olmak, İnsanı Adaletli ve Erdemli Bir Kul Yapar
“En'amte aleyhim gayril magdubi aleyhim ve lad dallin.” (Fatiha Suresi, 7. Ayet) “Nimet verdiğin kullarının yoluna bizi hidayet eyle, Ya Rabbi.” Öyle sapıttığı, sapıtıp dalalete giden kullarının yoluna değil. Neden? Çünkü insanoğlu hayata bir defa geliyor. E, bir defa sapıtırsın, ikincisinde kazanırsın. Böyle bir ihtimal olsa, hay hay bunu böyle düşünelim. Ama öyle ki, bir sapıtan bir daha hidayet üzere olması mümkün olmuyor. Onun için beş vakit namazımızda okuduğumuz Kur'an-ı Kerim'in o güzel suresi Fatiha, hep: “İhdinas sıratel müstakim. Sıratallezine en'amte aleyhim” (Fatiha Suresi, 6 ve 7. Ayet) Doğru yolu istiyorsun. Bir de nimet verdiği kullarının, yani manen önlerini açıp kalplerini feyizyâb ettiği kullarının yolunda olmak istiyorsun. Bunu günde beş vakit namazında bir Müslüman devamlı okuyor. Bu, duayı ediyor. Peki, bunu okuyan bir mümin ne olur? Küfrün karanlığından, zulmünden kurtulur. Yani hidayet üzere olan insan, bir defa küfre düşmekten kurtulur. Zalim olmaktan uzak olur. Daha, haliyle küfrün zulmünden uzak olan, daha doğrusu kendisi kâfir olmayan, zalim olmayan bir insan, adil olur. Daha rahmet ehli olur, mağfiret ehli olur. Cenâb-ı Hakk'ın rahmet sıfatlarının tecelli ettiği bir kalp sahibi, bir mekân hâline gelir. Efendim, Allah'ın Kur'an'da beyan ettiği kâmil bir mümin, kâmil bir kul… Bugünkü deyim ve ifadeyle, efendim, erdemli bir insan hâline gelir, diyebiliriz efendim.
İmanın Sıhhati ve Amel ile Onu Takviye Etmek Esastır
Burada arzu edilen, iman üzere rihlet etmek olduğuna göre, yani imanlı göçelim. Bakınız, dualarımızda hep deriz: "Ya Rabbi, son nefeste bize iman nasip eyle." Değil mi? Onun için âşıklardan biri güzel söylemiş. Demiş ki:
"Son nefeste söylemezse bu diller,
Bütün cihan senin olsa ne fayda?"
Her şeyin var, kâinat senin, ama bir tek kelime-i tevhidi, şehadet cümlesini söyleyemiyorsun. E, ne olacak yani? Ebedî hayat gidiyor. Şimdi atladın, zıpladın, hoyrat oldun, kaba oldun, nazik oldun, nezafet sahip… Hiçbir şey olmadı ki niye? Sen ebedî hayatı kaybediyorsun. Onun için insanın imanının sıhhatini koruması kadar önemli bir davası ve meselesi olamaz. İmanın kemali, imanın sıhhatini koruması şart ve de esastır. Tabii bu imanın korunabilmesi için ardından ibadetinin, taatının olması lazım. İman: "İnandım" diyorsun, bir iddian oluyor. Onun ispatı ibadettir. Başta söylediğim gibi, zaten Cenâb-ı Hak, insanları kul olsun diye yaratması münasebetiyle hayatlarını ibadet mantığı üzere geçirmeleri, yaşamaları lazım. Bakınız, ayet-i kerimede: “Ve ma halaktul cinne vel inse illa li ya'budun” ( Zariyat Suresi, 56. Ayet) “Abid olsunlar, kul olsunlar” yani “ibadet etsinler diye yarattım" diyor. Bir başka ifadeyle: "Allah'ı tanısınlar”, “Ya'budun” ( Zariyat Suresi, 56. Ayet) “Allah'ı tanısınlar, Allah'ı bilsinler” diye Cenâb-ı Hak kullarını yarattı. "Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi murad eyledim, onun için de bu âlemi insana halk ettim." diyor. Şimdi Cenâb-ı Hakk'ın maksadı, kendini izhar etmesidir. Bu âlemi bir maksada binaen yarattı. Onun için Niyazî Mısrî olması lazım.
"Görülen kendi zatıdır, değil sanma ki gayrullah.
Salâtullah, selâmullah aleyke yâ Resulallah."
Yani insanoğlu, tabiatın her köşesinde, her varlığında, zerresinden kürresine kadar o ezelî iradeyi görmesi lazım. Onun için yaratmış Allah zaten. Allah'ı görecek. Ne mutlu o insana ki varlığın her zerresinde Cenâb-ı Hakk'ı görebilme şuuruna malik. Hazreti Ali buyuruyor ki: "Biz görmediğimiz Allah'a inanmayız." Allah Allah! Ben bir zatı muhteremle sohbet ettiğimde dedim: "Efendi, lütfen bana Cenâb-ı Hak’tan bahsedin." İşte “nerededir, nasıldır” falan, deyince: "O açıkta görmüyor musun?" dedi. Hazreti Ali, görmediği Allah’a inanmıyor, o da her şeyde Allah görülüyor. Niyazî Mısrî’nin dediği gibi, buyurduğu gibi:
"Görülen kendi zatıdır, değil sanma ki gayrullah."
Her şeyde Allah görülüyor. Doğru. Nasıl görüyoruz, nasıl işitiyoruz, nasıl hayatımız var? Ha, bunlar ardı arda geldiği zaman o güç, o kudret, o kuvvet bir de bakıyorsun, ortaya çıkıyor. Öyle bir hiyerarşi, öyle bir metot, öyle bir proje, öyle bir plan, öyle bir program var ki deliler bile: "Allah Allah!" diyor. Kendiliğinden olmaz bu işler böyle. Değil mi? Evet, imanın sıhhati, o bakımdan şart. Amel ile onu takviye etmek esas. Diğer taraftan, siz bir gerçeği yaşıyorsunuz. Artı, hayatınıza geçiriyorsunuz. E, peki sen saraylarda, kervansaraylarda, güzel yerlerde hayatını geçirirken yanı başındaki insan, dehlizde, çukurda, çöplükte olmasını ister misin? Oturmuşsun şurada, en güzel, nadide, mükellef sofralar kurulmuş, yiyor, içiyorsun. Yanı başında bir tane fakir, bir adam sana bakıyor. E, zavallıya bir kaşık bir şey de ikram etmiyorsun. E, edebe mugayir bir davranış değil mi? Gülmezler mi adama? Onun için o yaşadığın gerçeği hakkı tavsiye edeceksin, anlatacaksın. Değil mi? Şimdi insanda, çatışma olması münasebetiyle bazı irade, küfrün temsilcisi olarak: "Neden sen bunu ayıktırıyorsun, irşad ediyorsun, ikaz ediyorsun?" diye üzerine gelir, gelecek. Çile çekeceksin, meşakkat içerisinde olacaksın, bu sebeple. Bak bütün peygamberlerin hayatına bakın. Hiçbir dönem ve devirde peygamberlere, ashabı, bulunduğu dönemdeki insanlara, "Aferin, ne kadar akıllı bir adamsın, ne kadar güzel şeyler bahsediyorsun" dememişler. Bilakis, "Vay, sen bizim inandığımız şu tanrılara mı kafa tutuyorsun?" demişler. Kimini ateşe atmışlar, kimini hızarla kesmişler, kimini dövmüşler, kimine sövmüşler, taşlamışlar vesaire. Peygamberler tarihine baktığınız zaman manzara budur. Yani akleden insanlar maalesef çok olmuyor. Anlatabildim mi? Şimdi onun için bu yolda siz hakkı, hakikati tavsiye ederken sizi taşlarlar, size söverler, incitirler. Bunlara da aldırış etmeyeceksiniz. "Ve tevasav bil hak ve tevasav bis sabr." (Asr Suresi, 3. Ayet) Ardından sabredeceksin. Hakkı anlatacaksın ve sabredeceksin. Bu sıfatları Cenâb-ı Hak, Asr Suresi'nde:
"Vel asr. İnnel insane lefi husr.
İllellezîne âmenû ve amilüs salihât.
Ve tevasav bil hak ve tevasav bis sabr."
Bu surede beyan buyuruyor. Allah, yaşamayı nasip etsin. Kardeşlerimizi, bizi takip eden dostlarımıza, arkadaşlarımıza bu hali fazlasıyla Allah, bu gecenin, bu günlerin yüzü suyu hürmetine ikram etsinler de huzur ve saadete, mutluluğa kavuşalım inşallah diyorum efendim.
İnsanoğlunun Asıl Kavgası Kendisi İledir
Sen kurtulmadıktan sonra yaptığın işlerden ne olur? Mantar tabancasını atmışsın durmuşsun, hiçbir şey netice yok. Biz onun için iman ve insan davası bundan diyoruz. Yani iman ile insan ebedi hayatını garantiye alıyor. Bu da yetmiyor, ebedi hayatını garantiye alan insan, nefsiyle, kendiyle barışıyor. Asıl kavga, insanların iç tabiatındadır. Yani bizim kavgamız Ahmet'le, Mehmet'le, Hasan'la, Hüseyin'le olmaktan evvel kendimizdedir. Bizde hakkı temsil eden, doğruyu temsil eden bir güç, yanlışı temsil eden, iblisi temsil eden bir başka güç var. Bunlar kendi aralarında her zaman kavga yaparlar. İblisi temsil eden, zemime tarafı, nefsani tarafı ister ki o vücut ülkesini ele geçireyim, bu insan benim esirim olsun, bu varlık benim yönetimimde olsun. Ruh da “hayır!” Ruhi sultan da “Hayır! Yanlışsın sen, ben ele geçireyim, bu benim tasarrufumda olsun" der. Bir kavgadır gider. Yani dış tabiatımızda seyrettiğimiz harpler, bu duyguların esiri olmuş insanların sosyal planda ortaya koyduğu davranışlardır. Onun için dikkat ederseniz insanlık iki sınıfta mütalaa edilir. Ya inançtadır, ya batıldadır. Ortada bir sınıf kavga etmez. Yanlış anlamayın. İzah edebildim mi? Onun için bir insanın hayatının gayesi imanı olursa, insan olmanın da zevkine, insan olmanın da, efendime söyleyeyim, şuuruna vakıf olarak en fevkalade bir makama, bir rütbeye nail olmuş olur. Yani hayatını boşla boş şeylerle, çanakla çömlekle, taşla sopayla geçirmez. Mevlana Hazretleri'nin dediği gibi: "Ne dolduruyorsun eteğine şu çanak çömleği?" diyor. Yani şunu demek istiyor: Hayatının, şuurunun, aklının gayesi, maksadın, "İşte zengin olayım, çanağım olsun, çöpüm olsun, odam olsun, ahırım olsun, sığırım olsun, kedim olsun, köpeğim olsun, arabam olsun, Mercedes'im olsun, uçağım olsun..." “Dolduruyorsun” diyor, “eteğine çömlekle çanağı, bırak bunları terk etsene!” Bunu derken tabii, bunları terk et, manasını derken gönlün Allah'ta olsun, Allah'a yürümene mani olmasın. Bunları öyle kullan ki, terk et derken Allah'la senin aranda büyük bir engel bu. Bunu koyma! Bunu put gibi önüne koyma! Ben bir arifle sohbet ederken bana buyurdular ki: "Serveti cebe…” Bak şimdi, insan servet sahibi olacak, ama cebine koyacak onu, kalbine koyup putlaştırmayacak. Ona ihtiyaç var. Buraya kim konacak? Bu kalbe Cenâb-ı Vacibü'l-Vücud Hazretleri'nin sevgisi, imanı, itikadı, muhabbeti, Muhammedinin ahlakı, aşkı konacak buraya. Onu yüceltmek için de bu serveti bu yolda ne yapacaksın? Kullanacaksın. Bu sıhhati bu yolda harcayacaksın. O zaman her hâlin kazanç olur. Her davranışın, efendime söyleyeyim, büyük bir sermaye olur. Allah, bu hâli hepimize nasip etsin diyoruz efendim. Kâfi zannederim.
İman Ehli Allah’ın Rahmetinden Ümidini Kesmemelidir
Şimdi efendim, bir insan iman eder. Yani Allah’ın varlığına, amentünün esasına inanır. Ama bunu bildiği halde, inandığı halde az evvel bahsettiğimiz nefsani irade ona hâkim olur, yanlışa sürükler onu, yanlış yapar. "Eyvah, gene aldandık" der. İman ehli olmasına rağmen taatında, ibadetinde kusur eder, yanlışları olur, günahı olur bu mümindir. Onun için asıl olan imandır. Ha, bu insan asla yılmayacak. "Evet, ben günah işliyorum, yanlış yapıyorum. Allah’ın mağfireti sonsuz" deyip, onun rahmet kapısında ısrarla duracak. "La taknatu min rahmetillah." "Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin." (Zümer Suresi, 53. Ayet) Ha, bu insan şunu da demeyecek: "E canım, Allah’ın rahmeti sonsuz ama benim de bir şey yapmama gerek yok." Bazıları, "Ya, benim ibadetime ihtiyacı mı var ki?" Yok! Senin ibadetine Allah’ın ihtiyacı yok. Senin, kendi kendini tezkiye edip yücelebilmen için ubudiyet esası var. Tabiri caizse, o bir hamam. Sen hep kir içerisinde girmeden oraya, temizlenmen mümkün değil ki. O atmosfere gireceksin, değil mi? Terleyeceksin. Orada taatla, ibadetle, ne olacak? Manevi o kirlerin damlayacak, gidecek. Tertemiz olacaksın. Şimdi kalaycıya getirirler, eskiden bakır vardı, bakırları kalay yaparlardı. Hele bu Ramazan mevsiminde... Önce nişadırla kaplar güzel bir şey edilir, o kirler atılırdı. Nişadırı vurmadan kalay atılmaz. Nişadır ne yapıyor? Eski kalay üzerinde ne kadar kir var, pas var, şu var, bu var, bunları temizler. Ardından ne yapar ona? İyi bir kalay atar. Bir de bakarsın ki, yaldır yaldır yanmış. Şimdi o zorluklar, o çileler, o meşakkatler, kalaycının nişadır atmasına benzer. Sendeki kirleri döküyor, sen de tertemiz oluyorsun ibadetle. Anlatabiliyor muyum? Ha, “bunu yapamadım, ben hep kirlendim.” Ümidini kesmeyeceksin. O, Rahman ve Rahim’dir. Af sahibidir. " “Tubu ilallahi tevbeten nasuha.” (Tahrim Suresi, 8. Ayet) “Dönmeyecek gibi günahına tövbe edeceksin.” "Vallahu gafûrun rahîm." "Allah, affedicinin ta kendisidir." (Hucurat Suresi, 5. Ayet) Anlatabildim mi? Kul, o kapıda ısrar etmesi lazım, dönmesi lazım. Ne zaman? Şu anda! “Tamam, biz dinledik, döneceğiz.” Hocayı dinledik ve bize de dua edecekler, etmeleri lazım. O zaman ne olur? Onlar da kazanacak, biz de kazanacağız. İki, şimdi ilim ile münasebetine gelince, ibadet, taat bir ilimdir. İbadet ettiğiniz müddetçe kalbiniz bir kulvarda yürüyor, farkında değilsiniz. Allah size tecelli ediyor, kalbinize tecelli ediyor. Yani yansıyor. Zatını gösteriyor, sıfatını gösteriyor, esma-i ilahisini gösteriyor. Bu sefer siz, yüce Rabbinizi tanıyorsunuz. Nasıl? Nereden tecelli etmişse… İsmiyle tecelli etmişse isminden tanıyorsun. Sıfat-ı Barisiyle tecelli ettiyse sıfatı barisini, efâlinden tecelli ettiyse fiillerini, zatından tecelli ettiyse zatını… E, ilmin aslı neydi? Bilmek değil miydi? Allah’ı bilmekten daha büyük ilim olur mu? İşte ibadet sana bunu kazandırıyor. Allah bu hâli hepimize nasip etsin. Bu şuuru, taat ve ibadeti hayatına geçiren kullarının zümresine bizi dâhil eylesin. Bu güzel günlerde bizi takip eden aziz kardeşlerimize hayırlı Ramazanlar tekrar niyaz ediyorum. Cenâb-ı Hak’tan feyizyâb olmalarını diliyorum. Hakka emanet olsunlar diyorum efendim.
Bu sohbeti video olarak izlemek için play butonuna basınız