info@profdrhaydarbasenstitusu.org

Haftanın Sohbeti - Türk Kimliği ve Manevi Değerler / 27 Aralık 1999
03/04/2025 SİYASET 6

    Neler Okuyacaksınız

Türk Milleti Vazifesini İfa Ederse Sadece Kendisi Değil, Bütün İnsanlık Huzur, Saadet ve Mutluluğa Erer 

Türk milletinin tarih boyu insanlık âleminde çok seçkin bir yeri olduğuna. Ve eğer bu millet bu yerinde vazifesini ifa ederse sadece kendisi değil bütün insanlığın huzur, saadet ve mutluluğa eriştiğini; aksi takdirde insanlığın dertlerinin deva bulamadığına… Bu bende bir tabi hâl yani inancım bu. Belki bizim yetişme tarzımız, terbiyemiz bunu bize böyle öğretti ama işin bir hakikat olduğunu ve o büyük millete yaraşır bir evlat olmanın, her kardeşimizin, her Türk vatandaşının Müslüman Türk vatandaşının o millete layık, liyakatli bir insan olma gayreti içerisinde olması gerektiğini ben âcizane bizi takip edenlere tavsiye ediyorum. Eğer dünyanın yüzü gülecekse, bunu güldürecek olan Türk Milletidir. Buraya gelmişken hemen hatırıma bir şey geldi. Geçenlerde bir yerde sohbet ediyoruz. ‘’Hocam’’ dediler ‘’Avrupa Birliği'ne aday olduk, ne diyorsunuz? Ne zaman gireriz? ‘’ Oradan başladı sohbet. Ben dedim ‘’Siyasi irade ne diyorsa biz buna amenna diyoruz. Ama biz Avrupa Birliği'ne girme kararını verdiğimiz zaman Türk kimliğiyle, Müslüman Türk kimliğiyle girmemiz lazım. Bir zamanlar bu memleketi bölüp de Sevr’le paramparça etmek isteyenlerin plan ve programları hayata geçecekse böyle bir birliği ben kabul etmiyorum.’’ Şimdi gelişmeleri bu mantık ve mantalite içerisinde seyretmek lazım. Şöyle ki eğer biz örfümüzden, âdetimizden, geleneğimizden, maneviyatımızdan, topraklarımızdan taviz vererek bir yere yama olacaksak, biz kendi varlığımızı eritmiş oluruz. E bunu Sevr’de eritseydik bitirirdik işi. Bu kadar sıkıntıya da gerek kalmazdı. Değil mi? Ha eritmedik. Demek ki erimemesi lazım. Bu kimliğin ayakta durması lazım. Türk kimliğinin ayakta durması lazım. Türk milleti farklı bir millet. 
Hatırlarsanız yine İslam'a bakışımız ve de İslam'ı getirdiğimiz yorum, yaşayış tarzımız çok farklı bir kulvardır. Ve bu milletten yetişen ulema hakikaten Cenâb-ı Hakk'ın lütfuyla erişilmesi zor, doruk noktalardır. Fukahâ arasında bir İmam-ı Azam'a rastlamak zor belki de imkânsızdır. Mübalağa etmiyorum zannedersem. İmam Mâtürîdî’ye rastlamak hakikaten zor belki de imkânsızdır. Bu kadar isimleri çoğaltabilir. Mesela Zemahşerî farklı bir insan. Çıkıyor Cebel-i Ebû Kubeys’e ‘’Gel Arap sana’’ diyor ’’dilini öğreteyim.’’ Böyle bir insan yani kendine güvenen, Cenâb-ı Hak böyle bir nesil yaratmış. Şimdi diyorum ben ki, insanlar içerisinde sevilmiş en güzide insanı Allah halk etti, yarattı. Günler içerisinde en güzelini yarattı. Geceler içerisinde en güzelini yarattı. E müsaade edin de milletler içerisinde de en güzelini yaratsın. Değil mi? Bu bir kavmiyetçilik de değil. Eğer bu üstünlük bu millette varsa lütfen bunu hep beraber gelip kabul edelim. Değil mi?  İşte bu kabulden dolayıdır ki enerji benden değil o milletten. Anlatabildim mi? Onun için bu milletin, bu vatanın birlik ve beraberliği hususunda hepimize düşen vazifeyi bir hakkın ifa etmek mecburiyet ve de mükellefiyetindeyiz. Allah bunun hesabını bize sorar.
Efendim çok basit meseleler gündem ederek birbirimizden kopuyoruz, birbirimizle kavga ediyoruz vs. Bu bize yakışmaz. Ve bu milletin tarihi misyonunu ve tezini çok iyi kavramak lazım. Tarif boyu bu milleti, tarih sahnesinden yok etmek isteyenler Bakınız Japon Sınırlarından, Viyana Kapılarına kadar belki mübalağalı bir cümle ama hakikat bu. At koşturan bir ecdat var. Düşünebiliyor musun ? Bu kadar geniş bir zemin. Ve gittikleri her yerdeki insanı memnun etmişler. Öyle değil mi? 

Türk Milleti, Medeniyeti ve Adaleti Gittiği Her Yere Taşımıştır

Efendim şimdi bu kadar geniş zemin içerisinde, o kadar insanın yönünü kazanmak ne büyük bir zafer. Dünya o zaman bu insanları bekliyor. Bakınız bunu kıskanamayanlar tarihte birkaç defa bir araya gelmişler. Meşhur seferleri yapmışlar. Bazı arkadaşlar iki defa diyor, ben üç defa diyorum. Çanakkale ve İstiklal Savaşı bunun üçüncüsü. Ve inşallah sonudur.  Anlatabiliyor muyum? Bu millet üzerine çok hesaplar var. Niye? Çünkü bu millet tarih boyu hakkı temsil etti. Batıl'ın safında ve yanında olmadı. Efendim dolayısıyla bu koca çınarı devirmek isteyenler çeşitli yollarla üzerimize geldiler. Örfümüzden, âdetimizden, geleneğimizden, maneviyatımızdan vesaireden parça parça koparmalar, yorumlar... Bakınız öyle oldu ki, Osmanlı çok büyük bir medeniyetin adıdır. Bunu çok iyi görmek lazım. Medeniyet insanlığa ait, insana ait insanca yaşamak, insanın insanlığını ortaya koyma davranışıdır, psikolojisi, mantığıdır, mantalitesidir. Medeniyet insanlık demektir. O teknoloji maddeyi şekilden şekle sokma sanatıdır. Medeniyet insanlık, teknik insanın meslek sıfatıdır, teknoloji. Medeni olan insanı, medeni hale getiren dinlerdir. Kalbi boyutta onu yetiştirir, mükemmel hale getirir. Efendim sabır, kanaat, tevekkül, tefekkül, izan, iman, iffet, haya, fetanet, ne bileyim hürmet, saygı, muhabbet, hizmet ilave edebilirsiniz buna. O insanda her şey dört dörtlüktür. Ha, dinin muhatabı olan budur. O mükemmel şahsiyettir. Bu örnekte Hz. Fahri Alem'dir. Onun için herkes küçük bir Muhammed olmak ister. Bizim askerimize Mehmetçik denmesinin esbabı, onun ruhaniyetini, o davayı, o meseleyi hayata geçirecek insanı koruyabilen işte asakirin olmasıdır. O bakımdan Hz. Muhammed'e hürmeten, efendim onun adına “Mehmet” demişler, “Mehmetçik” demişler. Niye? O insanı koruyan güçtür, kuvvettir. Onun için bizim askerimizin nezaketi, nezafeti, şecaati, dünyada hiç kimsede yoktur. Elhamdülillah.
Bir Kıbrıs şeysini anlatıyorlar, çıkarmasını. Sene 1974, uzakta değil, hayal değil. Şu anda oranın ismini beş parmakta olması lazım. Ya kardeşim öyle bir yerde bir tank var ki, Allah Allah, ya şuradan yukarı nasıl tank çıktı? Benim askerim bunu çıkartır işte. Bu iradenin adıdır. Onun için ona uzanan dil de kurusun. Anlatabildim mi? Şimdi geleceğim nokta, işte bu büyük çınarı, tarihin sahnesinden silmek isteyenler, çeşitli maskelerle üzerimize geldiler. Bizim tebamız, bizim idaremizde bulunanlara, çeşitli yönlerden, yollardan, telkinler, nasihatlar, efendim, hattı zatında fitne, efendim, vermek suretiyle bizden koparmaya gayret ettiler. Tabii neyle oynayarak, onlarla bizim müşterek değerimiz olan, maneviyatımız var. Evvela hesabı oradan girdiler. Yanlış anlamayın, bu 1960, affedersiniz, 1650 küsur yıllarında İngiliz Sömürgecilik Bakanlığı'nın politikasıdır, siyasetidir. Şimdi bizi takip eden kardeşlerimize de hemen onu beyan edeyim. Çok kısa zamanda kitabı yazdım. Tashihte inşallah şu anda. Çok kısa zamanda kardeşlerimize önüne getireceğiz bu eseri. Göreceksiniz ne enteresan şeyler var. 
Yani Batı'nın hayat politikası, bu milletin imhasına bağlıdır. Şimdi adam bize deprem olmuş, ben sağ olsunlar, üç tane köpek gönderdi, o bizim televizyonlar zoomluyor, devamlı köpekleri zoomluyor. Allah Allah! Ne büyük keramet var bunlarda ya… Oldular bu dünyanın bu üç köpek sahibi olan adamlar, bizim o kadar dostumuz, o kadar kardeşimiz, o kadar muhiplimiz ki, nereden çıktı bu? Bu efendim, tabii millet ama milletimiz feraset ehlidir. Onun nesiyle oynandığının çok iyi farkındadır. Bunu bizim görmek ve gösterme durumunda olduğumuz hakikat, bu millet farklıdır. Onun için Arif Nihat'ın Allah rahmet eylesin, ifade ettiği gibi:
Haberin yok gibidir taşıdığın değerden, 
Elde sensin, dilde sen, gönüldesin, baştasın,
 Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın. 
Allah Allah, tüyleri diken diken olacak bir Müslüman Türk delikanlısı, bunu okuduğu zaman, öyle değil mi? bu, heybettir, asalettir, rifkattir aynı zamanda merhamettir. Çünkü biz Elhamdülillah, her gittiğimiz yere adaleti, muhabbeti, sevgiyi, şefkati, merhameti, eşitliği, ne isterseniz onu biz getirdik. Demek istediğim şu, yani bu yüce milletin, o koca çınarın, hiçbir zaman devrilişine gönlümüz müsaade etmez. Dolayısıyla, ne kadar çalışsak, ben azdır diyorum. Onun gücümüzü onlardan alıyoruz. Mevlana'nın neyinden, çünkü onun neyi Hakk'ın nefhasıyla üflenen bir ney. Yani onlardan alıyoruz. Hacı Bektaş'tan, Yunus'tan, Ahmet Yesevi'den, Kaşgarlı Mahmud'tan. Onların nefesi farklı. Sana bir nefes etse, bizim Mehmet Efendi'nin burada, Hu Hak. Bir şeyim de, çok hoşuma gitti. Orta oyunu mu diyorsunuz ona artık? Onda fevkalade bir şey. Yani farklı bir… Bizim aldığımız nefeste, verdiğimiz nefeste, ecdadımızın, o Hak'tan nefes alınır, Hakk’a verilirdi. Bir Arif-i Billah olan, büyük bir zatın yanında, sohbet ederken, baktım ki çok tatlı bir koku var, rayha var, mübareğin nefesinde. “Nereden alıyorsun? Ne güzel şey dedin bu nefes. Nereden alıyorsun bunu?” Bana dedi ki: ‘’Evlat’’ dedi, Arif odur ki, nefesini Hak'tan alır, Hakk’a verir.’’ Şimdi bizim ecdadımız bu. Sen, Allah'a dua edelim, öyle bize bir nefes üfürsünler. Bak nasıl olur değil mi? 
Âcizane ben şunu söyleyeyim. Ben bizim neslimize, hem milli, hem de manevi değerlerine, sahip çıksınlar diyorum. Bunlar ikisi, birbirinin mütemmimidir. Eğer bunların bir tanesi, efendim, topal kalırsa, vay bizim halimize. 
O metotlar benzerlik var mı derken, onlar geliştirildi. Bugünkü duruma onlar getirildi. Onlara dilerseniz, girmeyelim farklı bir kulvara girelim. Kitapta bunları biz çok delilleriyle, izah ettik, yazdık. Maalesef onun devamıdır. Yani o geçmişin, şu andaki, haldeki durumu, o geçmişin kendisidir. Daha metotlu, daha planlı, daha programlı. Yani zannetmeyin ki Sevr unutuldu. Öyle değil mi? Dün Sevr'i hayata geçiremediler. Bugün allem edip, kallem edip geçirmek istiyorlar. “Ya Hocam sen çok seftiksin.” İnşallah siz haklısınız, ben haksız olayım bu konularda. Yani bu milletin üzerinde hesaplar çoktur. 

Türk Milleti Aziz Bir Millettir ve Bizi Diri Tutan Güç de Onun Nefesidir

Kıbrıs'ta benim çok sevdiğim bir dostum, kardeşim Birol isminde bir arkadaşım var. Tam o günlerde bizi ziyarete geldi. Trabzon'da oturuyoruz. Dedim ‘’Ne diyorsun Birol?’’ dedim. Dedi ‘’Valla Hocam Avrupa Birliği dağıldığı zaman bizi alırlar.’’ dedi ‘’ E peki’’ dedim ‘’ Yani bu şey nedir?’’ ‘’Buradan, bizden bir şeyler almak istiyorlar.’’ dedi. Maksat oraya dahletmek değil. O almak istediklerini almaktır.
İşin özü o. zaten müsaade ederseniz. Geçen diyalog programında Aytunç Bey çok güzel bir o meseleyi ortaya koydu. Ve yürekten katılıyorum. Olay nasıl şudur. Burada Cenâb-ı Hakk'ın çok büyük bir beyanı var. “Siz onlardan olmadığınız müddetçe onlar sizden olmaz.” Medeniyetler savaşı diyorlar ya. Şimdi bizdeki beyefendiler de diyor ki “onlar nasıl olmasa bizden olmayacak biz onlar gibi olalım.” Ama bu millet onlardan olmaz. Bizim ölmemiz lazım ki bu iş hallola. İşin özü de budur. 
Yanlış anlamayın. Ben oraya girmenin karşısında değilim. Biz varlığımızla birlikte değerlerimizle girelim, hodri meydan! Hangisi gelirse gelsin, ne şekilde gelirse gelsin, efendime söyleyeyim, oturalım konuşalım kalkalım. Batı'dan benim aldığım 30 tane sertifika var. Bunu Amerika'sı verdi bana, bunu İngiltere'si verdi. Hem de ilim merkezleri verdi bunu bana. Keşke bu gece onları burada ekranda gösterseydiniz. Batı bana muhtaçtır. Bunu kafanıza koyun. Niye muhtaçtır? Batı geldi bir noktada tıkandı. Bizim insanımız neyin var, neyin yok olduğunu bilmiyor. İnsanlıkta tıkandı insanlar. Adım atamıyorlar. Ya dinine şekil veren, dinini değiştiren bu kavimden, bu topluluktan ne olur? ‘’Kendi putunu yapar kendi tapar.’’ Tevfik’in dediği gibi. Değil mi?  E bunun adı din olmaz ki bu felsefedir. Yani Batı'nın felsefesidir. Onun mantalitesidir.  Adına ne derse desin. Hz. İsa'nın o dünyada yeri yok ki. Nasıl yok canım, canını veriyorum. Ya onun kafasındaki İsa o. Allah'ın gönderdiği İsa değil. Değil mi ? Yani şunu demek istiyorum Batı bize muhtaçtır kim ne derse desin. Biz medeniyetin kaynağıyız. Onun için diyorum ki mademki farklı bir gece var, mesela idrak edeceğiz Kadir Gecesi. Farklı bir gün var, mesela Cuma günü. Değil mi? Farklı bir asa var Musa'nın asası. Farklı büyük bir insan var, Hz. Muhammed Aleyhisselam. Çoğaltabilirsiniz bunu. Farklı bir ay var Ramazan ayı. E müsaade buyruğunda farklı bir millet olsun o da Türk milleti. Değil mi? E mübalağa mı ediyoruz? Değil.
 Şimdi bu millet farklı bir millet. Bunun farkını ortaya koyarak bunu başkasına kimse benzetmeye çalışmasın. Herkesi buna benzeteceğiz. Var mısınız? Bu bir yarış olsun. Bu bir iddia olsun. Soyunalım yola çıkalım. Herkes bu millete benzeyecek. Ha bu millete benzemek için biz Avrupa'da olacağız. Elhamdülillah, “varız” dedem gitti. Dedelerimiz gitmedi mi gitti. Amerika'da olacağız “varız.” Uzak Doğu'da olacağız “varız.” Asya'da olacağız “varız.” Zaten bir Asya milletiyiz. Varız tabi niye? Korkaklığın, erkekliğin, ödlekliğin bizim dünyamızda yeri yok. Benliğine güvenen bir milletiz biz. Bu olduğu zaman göreceksiniz ki efendim tek tek hepsi bize teslim olacak, çünkü sana muhtaç. Batı kendinden kaçıyor şu anda. Batılı insan kendinden kaçıyor. Çok ciddi bir fakirlik içerisinde. Cebi dolu ama gönlü bomboş. Senin bir klasik Türk Musikisinden aldığın hazzı o hiçbir yerden alamıyor.  Ben zengin bir milletim. Cebim boş, öyle zannediliyor. Yakın zamanda o da dolacak. Bu milletin her şeyi çoktur. Bitmez hazine bizdedir, doğru.
 Eşref oğlu al haberi. 
Bahçe biziz bağ bizdedir. 
Cennetteki coşkun akan 7-8 ırmak hep bizdedir. 
Öyle bir şey olması lazım. Bunların tamamı bizdedir. Şimdi biz nereye benziyoruz? Anlatılır. 
Eskiden haramiler işbu ya bir hazineye girermişler. “Açıl susam açıl.” Hazinenin içerisinde muazzam işte altındı, gümüştü vs. değerler var. Alırmışlar. “Açıl susam açıl” çıkarmışlar. Ve hazine tekrar kendi kendine hikâye bu ya, dolarmış. Günün birinde haramiler girmişler. “Açıl susam açıl” demişler. Almışlar atlara yüklemişler, unutmuşlar, “Açıl susam” demeye. Ve orada hayatlarını kaybetmişler. Biz de şimdi tıpkı bu haramiler gibi bu büyük değerin içerisinde, hazinenin içerisinde kendi kendimizi ölüme mahkûm etmeyelim, ediyoruz. Anlatabildim mi? Biz buyuz. Onu bizden kimse alamaz. Bu milletten onu kimse alamaz.  Şimdi diyorsun ki nereden alıyor? Milletten alıyoruz biz bunu. Bu millet bu işte bunu demek istiyorum. Onun nefesidir bizi diri tutan. Allah milletimizi payidar eylesin. Böyle dua edelim Bu millete dua edelim. Bu millet aziz bir millettir.
Şimdi olay şudur. Bizim yaptığımız hizmetler evvela milletimize, efendim cemiyetimize, çevremize, vatanımıza, devletimize, bayrağımıza, sancağımıza, askerimize, polisimize, köylümüze, çiftçimize, çöpçümüze, hamalımıza, amirimize, memurumuza, Cumhurbaşkanı’na, hülasa, en büyüğünden en küçüğüne yarayan sohbetlerdir. Yani biz milletteniz. Biz bu milletin kurum ve kuruluşlarının aziz ve mübarek olduğuna inanan insanlarız. Bundan ayakta durmasına, harç olmamıza, buna gayret ediyoruz. Mevzuatın içindeyiz, dışında değiliz. Takiye yapmıyoruz, hayatımızı ortaya koyuyoruz. Binaenaleyh. Binaenaleyh yani biz milletiz. Millet niye korksun ki? Anlatıyorum benim ecdadım, benim dedem Sarıkamış’ta şehit oldu. Onun torunu ben, korkacağım. Kimden korkacağım? Milletimden mi? Haa kim korkuyor? Kimi ödlek? Milletine ters düşüyor. Vatanına ters düşüyor. Değerlerini yargılıyor, elbette korkacak. O gece yarısı eve giren hırsız gibi. Elbette korkar. Korktuğu için de kaçar. Bizim Allah'a şükür. Zaten veremeyeceğimiz hesabın, fiilini hayata geçirmeyiz. Değil mi? Mevzuatın içinde, hayatın içinde ikili olmaya gerek yok. 

Batı Sürekli Arayıştadır, Bizim Medeniyetimiz İse Hakikati Yaşar

Türk dünyası benim kardeşlerim. Şimdi efendim Batı dünyası mantalitesini kurumlar üzerine bina etmiştir. Onun için dikkat edin Batı dünyasında sistemler, ideolojiler, kurumlar hep tartışılır. Ve o kurumlar, o sistemler içerisinde doğruluk, adalet, fazilet, orada da değerler vardır. Yani az evvel ben insan olarak anlattığım değerleri orada da bulursunuz. Fakat bu değerler o kurumda olması gerektiği kadardır. Niye? Çünkü orada aklın verasına ait ilahi vahiyden mesajlar yoktur. Adam kendisi kurmuş dünyasını. İnsanını kendisi ortaya koymuş. Yani “benim modelim, insanım budur” demiş. İfade edebildin mi? Ve onun için de onlar kendisine göre bu anlattığımız insani değerleri yerli yerine oturtmuşlardır. Şimdi orada senin düşündüğün fazileti bulamazsın, merhameti bulamazsın, iffeti bulamazsın. Bulamazsın mümkün değil, farklı bu. Benimkinde ise bizim dünyamızda ise bir defa bu medeniyetin tarifini yapan biz değiliz. Biz buna inanıyoruz. Hâlık-ı Zülcelal Ve’l-Kemal Hazretleridir. Bizim dünyamızda 7'den 70'e herkes onun tarif ettiği insan olmak ister. Ve bir model gönderdi bize dedi ki: “Usve-i Hasene” En güzel örnek budur, aynen bunun gibi olun bakayım. Şimdi onda fazilet var, onda merhamet var, onda adalet var, onda iffet var, onda şefkat var, onda her şey var. Olmayan bir şey var mı? Yok. Şimdi ben ona benzemek istiyorum. Dolayısıyla bizim insanlığımızdaki kurumlar, yani bizim âlemimizdeki kurumlar insanımıza göredir. Oradaki kurumlar ise, oradaki değerler ise hayal edilen ölçülere göredir. Biz olması gerekeni, bize ait olanı, yaşanması zaruri olanı hayata geçiriyoruz. Onlar, “bu mutlaka yapılacaktır, bu yapılmayacaktır” dediklerini hayata geçiriyor. Arada çok büyük fark var. Onun için Batı insanı mutmain değildir. Bu temel tespit yapılmadıktan sonra bütün ilim adamları yanılır. Her konuda yanılır. Bu temel tespit çok mühim. Batı onun için hakikaten çaresizdir. Cebi dolu ama gönlü boş, huzur içinde değil. Ben mesela televizyon kanallarında seyrediyorum. Öyle, “e ben” diyor “İngiltere'de hayatımı geçirdim.” Geçirdin baba ama tanımadın ya. Ne onu tanıdın ne kendini tanıdın, bile bilmiyorsun ki. İzah edebiliyor muyum? Yani farklılık. Evvela bu farklılığı anlatabildim mi? Anlaşıldı mı? Çok farklı yani. Onlar farklı, biz farklıyız. Bizde bütün değerlerde zatilik vardır. Yani o değerler zatından dolayı değerlidir, zatından dolayı değersizdir. Güzellikler, zatında olan güzellikten dolayı güzeldir. Çirkinlikler, zatından dolayı çirkindir. Bunu her sahaya teşmil edebilirsiniz. Ama orada öyle değildir. Yüz kişi veya yüz on kişi diyelim bir toplulukta var. On kişi kötü derse, yüz tanesi iyi derse o iyidir. Yani güç, kuvvet hâkimiyeti vardır. Adalet orada yoktur. Nerededir o adalet? Senin dediğindedir. Böyle şey mi olur? Bizdeki ölçü, bizdeki ölçü nedir? Bizdeki ölçü, zati olduğu için bir kişi de dese doğrudur. Bin kişi de dese doğrudur.  Yanlış, bir kişi de dese yanlıştır, zatındadır onlar.  Çok farklılıklar var. Bu değerler bir tarafa oturduğu zaman, hakikatte insanı huzura, saadete, mutluluğa kavuşturan efendime söyleyeyim yolun önünü tıkıyorlar. Kalp kulvarı kesiliyor, kalbin kendisine nefha eden Allah'ı bulma mecburiyeti var. Yani sen ben geldik bu âleme ama Allah'ı tanıma mükellefiyeti mecburiyeti… Onu tanıyacağız, onu bulacağız ki huzur bulalım. Şimdi senin koyduğun kurallar ona giden yolu tıkadı. Ne yapıyorsun? Huzuru onun için bulamıyorsun. Huzursuzluk Allah'a varamamaktan kaynaklanıyor. Onu tanıyamamaktan kaynaklanıyor. Onu bilememekten kaynaklanıyor. Yani ona cehaletten kaynaklanıyor. Huzursuzluğun kökeni bu. Böyle olunca ne oluyor? Huzur, huzur arıyor insan. Batıdaki rejim değişiklikleri, sistem arayışları, kurum arayışları hep bu, hep bu arayışın bir neticesidir. Sosyal sahaya farklı yansıyor. İktisadi hayata farklı farklı yansıyor. Aile hayatına farklı yansıyor. Dikkat ederseniz hep bir evrim söz konusudur. Neden? Bulamıyor aradığını. Ama bize gel bir sene evvel neyse, bir sene sonra aynıdır. Niye? Arama ihtiyacı yok baba. Aradığını buldun. Ne yapıyorsun? Huzur ve sükûn içerisinde hayatını devam ettiriyorsun. Bunalım yok sende. Şimdi bizi böyle işte kendileri gibi yapıp bizi de deli divan etmek istiyorlar.

İslam’da Üstünlük, Takva Elbisesini Giyenindir

Şimdi senin inancında Hz. Muhammed Aleyhisselam neyse, Hz. Fâtıma- tüz Zehrâ odur ya. Hep dua ediyor, erkeğimiz de kadınımız da. “Aaa, o Hz. Fâtıma elimi tutsa da, Allah'ın sevgilisini beni vasıl etse, Ruz-i Mahşer'de Rabbim da bana nazar edip beni affetse.” Bu itikatta olmayan bir Müslüman bana söyleyebilir misin? Tasavvufta iki tane yol vardır. Bir yolun başında kadın, birinin başında erkek. Kadın olduğu kulvar, Rabiatü'l- Adeviyye annemizin kulvarı. Çok başka bir anne. Biri de Hasan-ı Basri’dir; o korku yolunun başında, öteki de muhabbet yolunun başında. Şimdi farklı bu. Ne demek yani? Hak mak… Sen kim, ben kim orada? İslam'da kulluk vardır. Allah'a kul olma, muttaki olma, takva ehli olma. Üstün kim? Bu rütbeyi, bu elbiseyi kim giyiyorsa, nedir o? Takva elbisesi. Üstün odur. Mesela bizim aile içerisinde Allah gani gani rahmet eylesin. Anama hayranım ben. Onun ben ayağından öpeyim, elinden öpeyim. O da Hz. Rabia gibi sanki bir şehit. Gece yarısında kalkar sabahlara kadar Rabbiyle sohbet ederdi, konuşurdu. Mübalağa değil. O kadar muhterem bir insandı. Şimdi bana sorarsan anam gibi insan bulunmaz. Kadın, niye? İşte o Allah'ın istediği mükemmel bir kul olmuş. O mu üstün, o mu üstün? Şimdi sen söyle. Hangisi üstün? Kim daha fazla takarrüb edip Rabbine yaklaştıysa o üstündür. Ama erkekte yok mu? “Ben kullarımın suretine nazar etmem” diyor. “Kalplerine nazar ederim.” Olay burada. 

Adamların Bizzat Gözü Bu Memlekette, Bu Vatan Üzerindedir 

Ben Altındalı (Aytunç Altındal), takip ettim. Allah razı olsun. Yüzde yüz katıldım onun bir bütün konuşmalarına ve doğru söylüyor. Zaten şu anda hasret, adamlardaki hasret bu topraklaradır. Ya kiliselerine gidip bir tane adam bulman mümkün değil. O halde buradaki kiliseleri ihya etmenin manası ne? Gelsin koyalım onları kiliseye ama kendi adam getirmiyor. Buradaki benim oğlumu, senin kızını oraya sokmaya çalışıyor. Bunun manası nedir? Kendinden yapmak istiyor. Bakınız bir sohbetinde bir yerin müftüsü olan arkadaş, bu konuya değinerek bazı sözler söyledi. Benim de hoşuma geldi. Efendim Ali Değirmenci'yle, Baki Hocamızı ilgili arkadaşa gönderdim. Dokümanlar verdik ellerine konuşsunlar. Adam ne söylese beğenirsiniz? Müftü bu. Türkiye Cumhuriyeti'nin müftüsü. “Hocam yüzde yüz haklısınız. Adamların bizzat gözü bu memlekette, bu vatan üzerindedir.” “Ahan” dedi, “mektupları.” “Ee ne diyor mektubunda?” “Bırakın işin sonu geldi. Oralar bizimdir. Lütfen, çıkın bakalım.” Sevdaları bu topraklaradır. Onun için bendeniz efendim bu her ne kadar dini gibi görülüyorsa da, şimdi bizde ne hikmetse aydın kesimi olan kardeşlerimiz dine biraz karşı gibi durdukları zannedildiği için, onlar da hep o cepheden vuruyorlar ki yani bir şey demesinler. Ama işin ucu vatana, millete, devlete dokunduğu zaman uyanacaklar. Fakat o zaman çok geç kalacağız diye benim, senin çocuğun gitti o tarafa, kaydı o tarafa. Oyun o tarafadır. Yani o noktayadır. Aytunç Bey yeni değil. Ben epey zamandan beri takip ediyorum. Allah razı olsun. Olayı tam teşhis etmiş ve de ifade etmiştir. Ben de aynen katılıyorum. Doğrudur. 
Şimdi onu hızlandırmak için seni beni kullanmaya çalışıyor adam. Ve buna çok enteresan da kılıflar giydiriyorlar. Masumane kılıflar. Şu anda yeni yeni dini terimler, deyimler icat edildi farkındaysanız. Hep o çalışmanın bir neticesidir. Bizimkiler de böyle enine boyuna endamlı bir şekilde çıkarlar. İşte sanki Amerika'yı yeni keşfetmiş gibi ahkâm keserler. Onun bir neticesidir. O milleti tahrif etmektir, tahrip etmektir. Benim zaten bu millete sahip çıkalımdan maksadım, bu toprakları korumak bu milletin kültürünü, medeniyetini, örfünü, âdetini yaşatmaya hayatına gaye olarak seçmemiz lazım. Bunu yaşatmaya gaye olarak. Bu bir bütündür bu millet. Askeriyle, siviliyle, polisiyle, çöpçüsüyle… Bakın ayrılıkçılar her zaman bunların bir tanesine hücum etmiştir. Tamam mı? Ben bunların tamamına karşıyım. Ha efendim bu dediklerimizin içinde yalanı, yanlışı, noksanı, hatası olan yok mu? Elbette var baba. Yani bir insanın dört dörtlük olması mümkün mü? Ama senin meselen eğer bir veya iki insanı ıslah edip onları hayata, insanlığa kazandırmaksa o kurumu niye öyle alıyorsun? Değil mi? Gidersin, tutarsın burnunu, kulağını… “Döverim seni” dersin veya “şöyle yapman da fayda var.” Düzeltirsin onu. Mesele o değil ama. Bir tarafı çökertmek, halkın nazarından düşürmek. Olay budur. Onun için bunlara müsaade etmeyeceksiniz. Etmemeniz lazım. Bu dikkati, bu uyanıklığı göstermeniz lazım, göstermemiz lazım.

Türk Dünyasıyla Birlik Olamaz Mıyız?

Şimdi evvela bizi arayan kardeşlerimize, ben de çok teşekkür ediyorum. Bu gecenin vaktinde bizi sabırla dinlemeleri, dua etmeleri son derece bizi memnun etmiştir. Özellikle cemaat halinde takip edip, “Türk dünyasıyla birlik olamaz mıyız?” sorusunu tevcih eden kardeşlerimize ayrıca ben de özellikle teşekkür ediyorum. Arkadaşlarıma aynen katılıyorum. Türk dünyasına giden bir kardeşler olarak benim tespitim şu oldu. Şimdi Türk dünyasında olmayan bir şey yok. Altın Türk dünyasında, uranyum Türk dünyasında, petrol Türk dünyasında, doğalgaz Türk dünyasında, kömür Türk dünyasında, demir Türk dünyasında, bakır Türk dünyasında… Eee ne var ki olmasın? Her şey orada. Allah ihsan etmiş. 
Şimdi zaten Atatürk'ün de bölge merkezli efendim bir dış politika hayatında ortaya atmaları ve bunu hayata geçirmeleri sanki merhumun o günden bize, siz merkezli olacak ve etrafınızda bu efendim milletleri toplayacak. Bugün bunlara “blok” diyoruz. “Bloklar oluşturmanız lazım.” Hadi adeta o gün bize bu mesajı verdi. Ki ben de bu siyasetin bu harici politikanın özellikle Türk dünyasının kapıları önümüze açıldığı bu günde çok ama çok faydalı olduğunu görüyorum. Batı dünyasına bizim imal edip satacak aslında hiçbir şeyimiz yok. Kim ederse desin. Bendeniz aynı zamanda bir sanayiciyim, bir ticaretçiyim. Yani bunları bilen bir kardeşiniz olarak konuşuyorum. Bir akademisyen olduğum gibi ticaretten ve de sanayiden anlayan bir kardeşinizim. Senelerce bendeniz Avrupa'ya mal verdim. Hangi mal verilir, hangisi verilmez? Şimdi Avrupa'ya bir kamyon mal verirsin sana bir kilogram ağırlığındaki demiri verir o verdiğin bir kamyonun mukabili olan parayı alır senden. ….. Yani şimdi bunun izahına geçmiyorum. Yani ne demek istediğin bellidir. 

Kimliğini ve İnancını Bilen Hakikati Savunmaktan Kaçmaz

Şimdi biz bu dünyada olmayalım demiyorum ben. Olalım. “Diyalog” diyorlar. Diyalog  diyor ki sana: “ ‘Gevşek vahiy’ tabiriyle ifade edilen kısaca Kur'an'a pek inanmayan bir mantıkla, efendim, bir akılla dünyaya bakan bir insanla oturacaksın anlaşacaksın” diyor. Bu talimattır. “Oturup konuşamazsın” diyor. Hep onlar birbirini buluyorlar, konuşuyorlar da nedense gelip beni kimse gelip bulmuyor ya. Çokla gidiyorum oraya. Almanya'sına gidiyoruz, İngiltere'sine, Amerika'sına, Fransa'sına. E hiçbir tanesi gelip, “Ya sen böyle ileri geri konuşuyorsun. Gel senden de bir diyalog kuralım”, diyen olmuyor. Niye? O “Gevşek vahiy” dedikleri şeyi ben kabul etmiyorum, reddediyorum. Ha gelsin benimle erkekse diyaloğa otursun. Hodri meydan. Kaçmıyoruz. 
Ben kimliğinden sıyrılmış insanın, kendini unutmuş; örfünü, âdetini, geleneğini unutmuş insanın, insanların konuşmalarına, aslı bilmediği için temsil etmelerine karşıyım. Yoksa ne demek? Gelsin elbette oturacağız. Hakikat bizdedir. Doğru. Gerçekler bizdedir. Bunları vermeye zaten biz mecburuz ve de memuruz. Biz o dünyadan Allah kabul etsin, arkadaşlarımızın çalışmasıyla birçok insanı İslam'a getirdik. Müslüman olmalarına sebep olduk. Hodri meydan. Ne demek yani? Türk dünyasından keza öyle. Açık konuşayım. Rusya'nın başbakanının danışmanı Müslüman oldu. Arkadaşlarımızın çalışması onu yaptı. Ben niye diyalogdan kaçayım? O hangi mezhepten olursa olsun hodri meydan, gelsin. Ama kalkıp, “Olaylar tarihseldir. O günkü insanla, bugünkü insan farklıdır. O günkü itikatla, bugünküsü farklıdır” gibi kıvırtıp meselenin aslını astarını bilmeyen cahillerle yapılan konuşmalara ben karşıyım. Değişmiş. Ne değişti? Dilini senin eşek arısı soksun. Hiçbir şey değişmedi. Anlatabildim mi? Gelsin tabii. Niye konuşmayalım? Oturalım sohbet edelim. Hodri meydan. 
Bak bendeniz 1974 yılında Trabzon Lisesi'nde hocayım. Bir diyaloğu anlatayım size şimdi. O zaman bu Yehova şahitleri gündemde. Bizim kapı komşumuz Fatma teyzenin Allah rahmet eylesin, bir kızcağızı bir Yehova şahidi kardeşimizle evlenmiş. Bu delikanlı da Trabzon'da baş çekiyormuş. Benim bir yerden haberim yok. Fatma teyze bir gün geldi bana, komşuyuz. “Hocam” dedi. “Bizim kızı verdik ama” dedi. “Çok pişmanım.” “Niye dedim?” Dedi, “böyle böyle bir delikanlı ile evlendi.” “Allah” dedim, “inşallah hidayet ihsan eder Fatma teyze. Gün doğmadan neler doğar.” “Yarın akşam bize gelecekler” dedi. “Ne olur sen gel” dedi. “Eee” dedim. “Bununla beraber bir sohbet et ve bunu Müslüman et.” “Hem de” diyor bana “bu buranın başı, Trabzon'un başı.” Dedim, “o kadar kolay değil.” Neyse ben de duyuyordum, bu akımı ama ne olduğunu bilmiyordum. Hem merak ediyorum ve hem de bu arkadaşları tanımak istiyorum. Derken akşam oldu. İlgili arkadaşımızla beraber Fatma teyzenin evine bir araya geldik. Fakat o kadar enteresan ki, bunlar sanki doktora tezi hazırlamışlar, İslam'ın aleyhinde. İlk sordukları soru: Nesih, mensuh meselesi. “Kur'an” dedi, “kendi içinde” dedi, “tenakuz halinde.” Allah Allah! Bir kere de damdan düşer gibi böyle. “Neden dedim?” “E baksana” dedi, “şu ayet, şu ayeti” dedi, “nesh ediyor, ortadan kaldırıyor hükmünü.” Mevzuyu kavradım ben tabii ne demek istediğini. “Dur bakayım dedim sen, ben sana bir şey söyleyeceğim. Sen bir defa Kur'an'ın anatomisini bilmiyorsun. Kur'an ne anlatıyor? Bundan haberin yok. Parmağından tırnağını kestin, koydun yemeğin içerisine, gösteriyorsun bana onu. Yemek içerisinde tırnak çirkin, yenmez. Doğru. Saçını koydun önüne, berbat bir manzara var. Ama niye sen o tırnağı, elindeki tırnakta; saçı başında görmek istemiyorsun? Sen o anatomiye koysana bakalım, o ortaya koyduğun zaman nasıl bir manzara seyredeceksin?” deyince.  “E peki nasıl bir manzara seyredeceğiz?” “Bak” dedim. “Sen olayın bir tarafını aldın bütününden haberin yok. Seni herhalde böyle kandırdılar. Şimdi İslam eğer geldiği zaman, indiği zaman Allah'ın sevgilisine bir anda gelmiş olsaydı; kumar bir anda yasaklanacaktı, içki bir anda yasaklanacaktı, zina bir anda yasaklanacaktı, namaz bir anda emredilecekti, oruç bir anda… Yani, kısaca bütün evâmir-i ilahi, nehiy-i ilahi bir kere de gelecekti. Peki, o şartlara o insanların psikolojisi hazır mı değil mi?” Durdu, “değil” dedi. “E nasıl” dedim, “Cenâb-ı Hak hazır olmayan o insan psikolojisine bu evâmir-i ve nehiy-i ilahiyi indirsin?” “Ha İslam da tedricilik esastır. Ne demektir bu? Doğan çocuk gibi onu yavaş yavaş, yavaş yavaş manen olgunlaştırır. Ve olgunluk seviyesine göre ona nehyi yasak gelir, emir gelir.” “Tamam mı?” dedim ona. “Şimdi sana bir misal vereceğim” dedim. “Bu dediği şeyler eğer olmamış olsaydı, yani nesih mensuh olay olmamış olsaydı bütün emirler yeni gelecekti ve çocuk daha yeni doğmuş. Yeni doğmuş çocuğa sen pirzola yediriyorsun. Çok faydalıdır, çok mükemmeldir. Attın mangalı o tarafa, koydun üstüne efendime söyleyeyim bizim çimenlinin etini başladın buna yedirmeyen. E çocuk ölür. Bir iki saat sonra değil mi? Hazımsızlıktan vesaire gider. Ha bu neyse o da odur. Ha onun için Allah tedricen yavaş yavaş onu olgunlaştırarak…” Hülasa tabii aradan aşağı yukarı bu dediğim doksan, yetmiş dört olursa yirmi… Kaç sene oldu. O kadar uzun bir zaman. Neyse bir iki saat devam eden sohbette, dedi “tamam” dedi, “ben” dedi, “mutmain oldum” dedi. Dedim “bak” dedim, “Fatma teyze diyor ki madem iş böyledir gelsin bu İslam'a girsin tekrar zaten senin aslın Müslüman.” bir meselenin altını çizeceğim. Dedi ki: “Ben” dedi, “mutmain oldum ancak” dedi, “benim bir maksadım var. Diyorum ki, bizim Ankara'daki başkanımızı getireyim beraber bir sohbet yapın. İkiniz tartışın. Eğer onu da benim gibi ikna edersen o zaman ben din değiştireyim.” “Sen bilirsin” dedim. “Ama” dedim, “ben olsam bu treni kaçırmam.” Bak çok huzurlu da feyizli de bir sohbet oluyor. Hakikaten bir hafta sonra Ankara temsilcilerini getirdi. Onunla da, ki bana kitapları da verdi. Nedir, ne değildir? Ben didik didik yaptım. Bir hafta içerisinde sanki doktora tezi hazırladım. Oturduk daha başlamadan ben o kitaplardan elde ettiğim delillerle mütalaaya girince adam zaten bıktı. Bir anda bıraktı, düştü. Başladı beni methetmeye. Eee delikanlıya dedim ki: “Görüyorsun dedim, değil mi?” “Evet” dedi. “Hadi bakalım” dedim. “İkiniz şimdi verdiğiniz sözde durun.” Demez mi bana o Ankara'dan gelen arkadaş ki, “tamam güzel ama” dedi, “bizim” dedi, “İstanbul temsilcimiz var” dedi. “Beraber” dedi, “oturun bir sohbet edin” dedi. “Biz de sizi dinleyelim o zaman hep beraber bu işe karar verelim.”  “Vallahi” dedim, “sen de bu treni kaçırır gibime geliyorsun.” Neyse getirdiler. O zaman bizim iş yeri var orada oturuyorum. Geldi bir delikanlı. Affedersiniz, kırk beş, kırk altı veya elli yaşlarında bir zat geldi. Direkt bana şunu söyledi. “Ben” dedi, “Ermeni’yim” dedi. “Ben öyle bir Ermeni’yim ki…” deyip cümleye başladı. Ve tabii aradan takriben bir, bir buçuk ay zaman geçti. Benden Yehova şahitliği nedir ne değildir, altını üstüne getirdim. Konuşması karşımda hiç mümkün değil. Adama bir girdim Allah'ın lütfuyla. Tozu dumana kattım. Nasıl oldu biliyor musunuz? O da başladı bana methiye yapma. “Hakikaten senin gibi hoca olsa, senin gibi imam olsa, vaiz olsa, müftü olsa…” Olsa olsalar ilave…  “Gel” dedim, “o zaman olsayı bırak da beraber olalım.” Ve olmadı. Şimdi “diyalog” diyorlar. Varım tabii ne demek yani? Ama ben benliğimi biliyorum, kimliğimi biliyorum, Türklüğümü, İslam’ımı biliyorum ve varım. Sen her değerini inkâr et. Diyor zaten, kilise diyor ki: “Sakın inanan adamla oturma.” Niye biliyor sakatlığını, çürüklüğünü.
Sonra kardeşim bak merhum Akif'i de anıyoruz. Allah gani gani rahmet eylesin. 27 Aralık bu akşam mı oluyor? Şurada bir iki satır da merhumdan okuyalım. Bak şimdi biz ne geçirdik, ne yaptık, şimdi nereye geldik? Allah Allah!

 “Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
 En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.
 Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya.
 Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
 Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
 Nerede gösterdiği vahşetle bu; bir Avrupalı.
 Dedilir yırtıcı, his yoksulu, sırttan kümesi,
 Varsa gelmiş, açılıp mahbesi yâhut kafesi!
 Eski Dünya, yeni Dünya, bütün akvâm-ı beşer,
 Kaynıyor kum gibi, tufan mı, hakikat mahşer.
 Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
 Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;
 Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
 Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
 Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak
 Boşanır sırtlara, vâdilere sağnak sağnak.
 Saçıyor zırha bürünmüş de o nâ-merd eller. 
Yıldırım yaylımı tufanlar, alevden seller.
 Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler…
 Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler:
 Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
 Alınır kal'a mı göğsündeki kat kat iman?
 Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
 Çünkü tesis-i ilahi, o metin istihkâm. 
Yaralanmış, temiz alnından uzanmış yatıyor.
 Bir hilâl uğruna yâ Rab, ne güneşler batıyor!
 Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,
 Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber. “

Şimdi bir tarih ve bir millet ve bir sahne bütün bunları unutarak eğer bir yere girecekseniz açık konuşuyorum bu bir Sevr olur. Ama kimliğimizle, benliğimizle, şahsiyetimizle, medeniyetimizle varlığımızla girersek bu bir hodri meydan olmak olur. Böyle girişe “evet”, diğerine “hayır.”

Ehl-i Beyt İslam'ı İbadet Mantığıyla Yaşamıştır

Şimdi efendim biz zaman zaman Türklerin Müslüman oluşunu ve Ehl-i Beyt sevgisini dile getiriyoruz. Ehl-i Beyt’in ibadet mantığıyla İslam'ı yaşadığını görüyoruz. Ehl-i Beyt kimdir? Başta Cenâb-ı Peygamber Efendimiz saniyen Hazreti Ali, Hazreti Fatıma, Hasan, Hüseyin efendilerimizdir. Efendim yani Resulullah'ın aile efradıdır. Bunlar bu topluluğa baktığımız zaman bunların İslam'ı yaşama tarzı ideolojik ve siyasal değildir. Öz olarak. Nedir? Tamamen ibadet kulvarında kalbi boyutta Cenâb-ı Hakk’a vuslat etme, miraç etmedir. Türklerin hayatına baktığınız zaman İslam'ı hep bu boyutta yaşamışlardır. Yani biz nasıl olur da Allah bizden razı olacak, Allah'ımıza vasıl olacağız, vuslat edeceğiz, bizi sevecek, biz onu seveceğiz. İşte bu anlayış bu mantalite Ehl-i Beyt anlayışı ve de mantalitesidir. Günümüzün insanı özellikle milletimiz bu vadide İslam'ı yaşamak durumundadır. Zevk-i manevi ancak bu yolla elde edilir. Çünkü Cenâb-ı Peygamber efendimizin ruhunun tasarrufu bu yolda söz konusudur. Onunla irtibat kurma, onun hazzını alma, onunla Cenâb-ı Hakk’a miraç etme. Tavassut yolu dediğimiz yoldur bu. Bizi takip eden kardeşlerimize ben bu yolu tavsiye ediyor, Cenâb-ı Hakk'ın rızası istikametinde ömürlerini geçirmelerine ve bu güzel günlerinde onlar için ahirette şefaatçi olmalarına en sonunda da bize dua etmelerine niyaz ediyor, saygılarımı arz ediyorum efendim.

Bu sohbeti video olarak izlemek için play butonuna basınız



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir