
Neler Okuyacaksınız
Ahlak, Sürekli Olan Davranışlarımızdır
İnsan topluluklarının asıl meselelerinden bir tanesi ahlaktır, bunun da böyle olması çok tabidir. Zaten ilk peygamber Hz. Âdem Safiyullah Efendimiz ‘den, son peygamber Hatem'ül Enbiya olan Muhammed Mustafa Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimize kadar gelmiş 124 bin ala rivayet peygamberlerin tamamı mevzu olarak, konu olarak insanı ve onun ahlakını seçmişlerdir. Gönderiliş hikmet ve sebeplerinin başında o ahlakın noksanlıklarını tamamlamak, şayet varsa aşırı taraflarını ayıklayıp düzgün hale getirmek ve de mükemmel bir insan vücuda getirmektir. Ahlaktaki asıl maksat insanın yaradılışı olan ekmeliyeti onu kavuşturmasıdır. Peygamberler bu bakımdan insanların ekmel bir noktaya gelebilmesi için, “Nasıl güzel ahlak sahibi olunabilir?” tezi üzerine durmuş ve insanlığı o boyutta, o vadide, o kulvarda adeta yürütmüşlerdir. Esasen insanın mükemmel olabilmesinin tek şartı da o güzel ahlaka onun vasıflarına sahip olmasına bağlıdır. Eğer onda bu güzellikler mevcut ise, güzel ahlak var ise o mükemmel insan; değilse mükemmel olması mümkün değildir. Nitekim Allah'ın sevgilisi Kâle Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, “İnnemâ büistü li ütemmime mekârimel ahlâk, sadaka Resulullah. ” “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” buyuruyor.
Efendim ahlak bir davranış biçimidir. Öyle bir davranış biçimidir ki bu insanda devamlı olarak sürekli olan davranışlar. Faraza insanın cömert olması bir ahlak biçimidir. Cimri olması bir ahlak biçimidir. Hasis olması bir ahlak biçimidir. Bunlar eğer sizin hayatınız boyu sizde devam ediyorsa işte bu ahlak oluyor. Tabi yani huyunuzdan karakterinizden, huyunuzdan kaynaklanıyor, karakterinize bu etki ediyor. Bilmem ifade edebiliyor muyum? Yani ahlak bizim karakterimizin tekemmülünde en büyük etkendir. Efendim hangi karaktere maliktir? “Mükemmel bir karakteri vardır” dediğiniz zaman bilin ki o insanda çok fevkalade bir huy, davranış stili, biçimi vardır. Yani güzel ahlak vardır. Karakteri nasıl? Bozuk. Bilin ki huyu, ahlakı da bozuktur. Yani bu iki şey adeta birbirinin mütemmimidir. Bilmem ifade edebiliyor muyum? Neydi ahlak? İnsanların davranışlarını sürekli olmasıydı. Huy bakımından sürekli olan davranışların adına “ahlak” diyoruz. Bir defa bir insan cimrilik yapabilir, o ahlak değildir. Bir defa cömertlikte yapabilir, bu da ahlak değildir. Bunların devamlı olanına biz “ahlak” diyoruz. Süreklilik esastır. Ahlak olabilmesi için, süreklilik esastır. Bu nedenle de, bu sebeple de peygamberler işte o güzel ahlakın, o güzel davranışların sürekli olabilmesi için insanlara en güzel örnektir. Peygamber Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz de, “O onu tamamlamak için ben gönderildim.” “Li ütemmime mekârimel ahlâk” O güzel ahlakı. “İnnemâ büistü li ütemmime mekârimel ahlâk” Değil mi?
Güzel Ahlak, Güzel Olan Davranışların Sürekli İnsan Üzerinde Kalmasıdır
Şimdi peki güzel ahlak nedir? O davranışların, güzel olan davranışların sürekli olarak insan üzerinde kalmasına güzel ahlak diyoruz. Güzel davranışların hayat boyu üzerimizde kalması o bizim güzel ahlakımız oluyor. Değil mi?
Peki, güzel davranışlar ne olabilir? Faraza bir tanesini söyledik. Cömertlik, iki, iyilik. Yani bir insan iyi olabilir. Nasıl iyi olabilir? Fakirlere, fukaraya yardım etmekle iyi olabilir. Düşkünleri gözetmekle iyi olabilir. Çeşitleri var bunun. İyilik bir ahlak boyutudur. Nasıl bir ahlak boyutu? Güzel ahlak boyutudur. Peki, bunun tersi nedir? Kötülüktür. Eğer sizin karakterinize bu hâkimse, huyunuz hep bu kötülük üzerine hallerini bina ediyorsa Allah korusun bu da kötü ahlaktır. Yani insan adeta kendini ölçebilir. “Acaba benim ahlakım nasıldır?” Değil mi? Şahsının, evvela nefsinin, ikinci olarak da nefsine bağlı olan ailesinin, ona bağlı olan cemiyetin, toplumun sürekli menfaatine, menfaatlerine davranışlarını sergileyebiliyorsa bilsin ki o insan güzel ahlak sahibidir. Nasıl olur da Ahlak-ı Zemime sahibi oluyor, yani kötü ahlak sahibi olabiliyor? O da şöyle oluyor: Eğer o insan evvela kendiyle ters düşüyor, ailesiyle ters düşüyor, toplumla ters düşüyor; devamlı bir çatışma içerisinde bulunuyorsa, yani onların zararını olan huyları, davranış sitillerini ortaya koyabiliyorsa; bilesiniz ki, bu da, yani o bilsin o insan ki kendinde mevcut olan ahlak, Ahlak-ı Zemime, yani kötü ahlaktır. Faydalıysa bu sürekli davranış sitilleri o Ahlak-ı Hamidedir, güzel ahlaktır. İşte dediğimiz gibi bütün peygamberlerin gönderiliş esprisi budur. Peygamber Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin gönderiliş maksadı da budur. “Ben bunu tamamlamak için gönderildim” buyuruyor Allah'ın sevgilisi. Esasen toplumlarda mevcut olan nizamlar, kanunlar, prensipler işte bu huyların neticesidir. Eğer bu davranış biçimleri, sitilleri olmamış olsa toplumda kanun da olmaz, nizam da olmaz. Yani ahlakın neticesidir kanun, diyebiliriz. Sosyolojik bir gerçek olarak, vaka olarak nedir kanun, nizam? Huyların neticesidir, ahlakın neticesidir. Değil mi efendim? Efendim, onun için kanunların mükemmelliği nereye bağlıdır? Ahlakın mükemmel olmasına bağlıdır. Toplumu meydana getiren bireylerin mükemmel bir tarzda, huy olarak devam ettikleri kuralların mükemmel olmasına bağlıdır. Eğer bu kurallar mükemmel değilse, bilesiniz ki kanunlar da mükemmel değildir, nizamlar da mükemmel değil. Yani bunlar gökten zembille inmemişler. Toplumun bireylerinden neşet ederek ortaya çıkmış kaidelerdir, prensiplerdir ve de kurallardır. İfade edebildim mi bilemiyorum.
Güzel ahlakın esasen sadece Resuller değil, toplumu yöneten siyasi iradeler, artık o toplumun siyasi idrakine göre değişir. Bütün bunların da asıl maksadı, fertlerin huzur ve saadeti, refahı olduğu için onlar da hep insana güzel ahlakı tavsiye ederler. Zaten nizam ve kanunları vaaz ederken de o ahlaka insan kavuşsun, onu yaşasın, onunla bütünleşsin içindir. Anlatabildim mi? Yani siz toplumu vücuda getiren bireylere eğer ceza veriyorsanız ondan intikam almak için değil. İslam'ın mantık ve mantalitesinde cezanın maksadı insanı kazanmaktır. Neye kazanıyorsun? Evvela kendine kazanıyorsun. Ceza bir insana verildiği zaman ki bizim örfümüzde, âdetimizde, geleneğimizde ceza bu maksatla verilir. Cezayı veririz ki o insan evvela kendisi için faydalı bir hale gelsin. Saniyen kendi için faydalı olan o varlık kim için faydalıdır? En küçük birey toplumu olan nere? Aile için faydalıdır. Daha nere için faydalıdır? Bulunduğu bölge için, daha ülkesi için, daha bütün insanlık için faydalıdır. Demek ki tarih boyu toplumu idare, sevk ve idareden tabi sadist idareleri kastetmiyoruz. Siyasi iradelerinde maksadı bu güzel huyun tekemmül edebilmesini temin etmektir. Zaten bunun aksi olursa orada kurallar, kanunlar, nizamlar da geçmez. Değil mi? Nasıl geçsin ki? Şimdi kuralların, kanunların geçebilmesi için onu uygulayacak olan ferdin ona tabi olması, kendini ikna etmesi lazım. Şayet bunları kabul etmiyor, reddediyorsa “zorla güzellik olmaz” derler. Ne yapacaksın yani? İnsanların iç tabiatında mevcut olan kötülükleri sen yenip yerine Ahlak-ı Hamideyi yerleştirmedikten sonra, hangi prensipler dâhilinde onu yönlendirirsen yönlendir, ondan hayırlı bir netice alman mümkün değil. Bu bakımdan insanların Ahlak-ı Hamide sahibi olması şarttır ve de zaruridir. Ahlak-ı Hamide sahibi insanı ne yapabilir? El cevap din yapabilir. Şimdi buraya gelmişken önemli bir hususu ifade etmede çok büyük fayda var. “Güzel ahlak” diyoruz ama bu mikyası, bu ölçüyü koyabilecek bir iradenin de olması lazım güzel ahlak. Öyle toplumlar var ki yanlış üzerine ittifak etmişler. Şimdi İslam'ın kural ve kaidelerinin bu yanlışlardan ayrılması, onlardan tecrit edilmesi de esastır. Ahlaki kuralların zâti olması lazım. Yani güzel ahlakın zâti olabilmesi için onun temelinde güzellik olması lazım. Biz bir şeye güzel ahlak derken onun vasfında, halinde güzellik olması gerekir. Yani biz güzel dediğimiz için bunun güzel olması doğru değil. Bu izafi olur. İşte dinimiz olan İslam'ın ve Hz. Âdem Safiyullah Efendimiz ‘den zamanımıza kadar gelen ahlaki kuralların tamamı zâti kurallar üzerine bina edilmiştir. Çirkini, çirkin olduğu için ona kötü olduğu için kötü ahlak denmiştir, güzeline güzel olduğu için ona güzel denmiştir.
Güzellik İzafi Bir Değerdir, Mutlak Doğrular İlahi Güç Tarafından Belirlenmelidir
Şimdi efendim güzellik hattı zâtında izafi bir değerdir. Bana göre güzel başkadır, size göre başkadır, bir başkasına göre başkadır. Daha doğrusu insanların kendi lehine menfaatine olan şeyler kendisi için güzeldir. Ama öyle bir güzel olmalı ki herkes için güzel olmalı. Doğru olmalı ki herkes için doğru olmalı. Faydalı olmalı ki herkes için faydalı olmalı. İşte bu müşterek faydayı, müşterek güzeli, müşterek iyiliği, müşterek kötülüğü ortaya koyacak, tanıtacak bir güç lazım. Bu da kim olabilir? O insanı yaradan, ona hâkim olan ilahi bir güç olması lazım. Onu ben, o kaideyi, o kuralı ben koyamıyorum. Daha doğrusu benim koyduğum kurallar bana göre oluyor. Sizin koyduğunuz, tanıdığınız kurallar size göre oluyor. Size göre zararlı faydalı, bana göre zararlı faydalı. Bir misal vereceğim. Yani eğer toplumun ekseriyeti bunu kabul ediyor, “bu faydalıdır, zararlıdır” dersek bunda yanılırız. Mesela Hindistan'da bugün ineğe tapmak bir dindir, bir gelenektir. Şimdi güzelim, inek etini kimse yemez Hindistan'da. Yani bu kadar insan buna tapıyor diye bu tapınmanın adı güzel mi olacak yani? Evet, inançlarına insanların saygımız var ama müsaade et de o inek etinden de istifade edelim. Değil mi? Yani bir toplumun; mesela Buda'ya o kadar insanlar itikat ediyorlar, “Rabtır” sıfatıyla onu yüceltiyorlar Buda, Budizm dini. Uzak Doğu'da en ilerideki dinlerden bir tanesidir. Milyonlarca insan Buda'nın hala hayatta tasarruf ettiğini, hayata hükmettiğini… Düşünebiliyor musun? Kendi eliyle beraber onun eşkâlini yapıp arabasına Uzak Doğu'ya gittiğiniz zaman göreceksiniz. Hemen hemen her seyahatte bindiğiniz arabanın, taksinin, otobüsün içerisinde vardır Buda'nın heykeli. Çünkü Budizm orada adeta, Budist olmayan insan yok. Şimdi şunu arz etmek istiyorum. Yani bir insanın ilah olması kadar benim mantığıma göre yanlış hiçbir şey olamaz. Neden? Tabiat, kural ve kaideleri vesaire bütün bunları üzerinde bir iradenin olması lazım. İnsanın üzerinde de bir iradenin olması lazım. Eğer Buda ise, ben soruyorum, niçin ölmüştür? Yani kendi gücüyle beraber ebedi yaşama istidadına malik olan bir insanın kendini öldürmesi mukadder olamaz ki. Yaşaması şarttır ve de esastır. Öldüğüne göre bu acizdir. Aciz varlıktan da ilah olması mümkün mü ya? En basit bir muhakemeyle. Bazen biz buna “tabiat” diyoruz. Tabiat görüyor mu, işitiyor mu, konuşuyor mu, hissediyor mu, duyuyor mu? Lakin hiçbiri bunların yok onda tabiatta yok. Yok da kardeşim nasıl oluyor da gören, işiten, duyan, konuşan, muhakeme yapan, icat ve keşifleri ortaya koyan mükemmel bir insanı tabiat vücuda getirsin. Değil mi? O halde bütün bu meziyetlerin, sıfatların üzerinde olması gereken bir irade olması lazım ki, insan dediğimiz bu mahlûku da yaratabilsin. Bu mükevvenatı da yaratabilsin. Hülasa niçin buraya geldik? Yani toplumda bir şeyin doğru olması mutlak doğru değildir. Yanlış olması da mutlak yanlış değildir. Doğrunun ve mutlak doğrunun, mutlak yanlışın, yanlış veya doğru olması neye göre olması gerekir? Bütün mahlûkatı, mükevvenatı, halk eden Yüce Rabbimizin evamirlerine göre, işaretlerine göre olması lazım. Yani ahlakın temeli bu olursa, hukukun istikameti de mükemmel olur. Aksi takdirde, efendime söyleyeyim, o hukukun istikametin neticesinde çıkan kural ve kaideler toplumla tezat halinde, insanla tezat halinde olacağı için insanların huzuru, saadeti, barışı için yeterli olamaz. Değil mi?
İnsanoğlundaki nefha, nefha-i ilahidir. Allah'ın bir nefhası insanda vardır. Hepimizde Allah'tan bir nefha var. Değil mi? Cenâb-ı Hak'tan bir nefha taşıyoruz. Yani onun huyunun bir cüz-i de bizim iç tabiatımızda, derinimizde meknuzdur. İşte din yoluyla biz o huyları tamamını cem edebiliriz, aks edebiliriz. Zannederim ileride bu tip sorular tevcih edilebilir. Binaenaleyh yani ahlak-i kaidelere güzel veya çirkin diyecek ne olması gerekir? Ezelî bir iradenin olması lazım ki bu da Allah-u Teâlâ ve Tekaddes Hazretleridir, Resulleridir. Onlar da kendiliğinden bunlara “iyi veya zararlı, kötü” demezler. Cenâb-ı Hakk'ın evamirlerine uyarak “iyidir, faydalıdır, zararlıdır” derler. Bilmiyorum bu kadar kâfi mi efendim? Şimdi burada yalnız “Allah koyuyor” derken biliyor da koyuyor. Yani bu faydalıdır. Yani Allah dediği için değil haşa. Çok enteresan bir nükte var burada. Yani herkesin menfaatini olanı bildiği için, “bu güzeldir” diyor. Herkesin zararını olanı bildiği için de, “bu zararlıdır” diyor. Anlatabildim mi? Yani o zararlı dediği için zararlı, faydalı dediği için faydalı değil. Bildiği için. Tıpkı nereye benziyor? Siz şimdi bir astronotun, bir yıl evvel Ay’ın tutulacağını, Güneş’in tutulacağını bildirmesine benziyor. Hakikaten geliyor o zaman bakıyorsunuz ki astronotun verdiği bilgiler bir yıl sonra tahakkuk ediyor. Güneş dediği saatte, saniyede, dakikada tutuluyor o bölgede, dünyanın o bölgesinde veya Ay tutuluyor dünyanın o bölgesinde. Şimdi soruyoruz: Astronom uzmanları dediği için mi Güneş veya Ay tutulmuştur, yoksa tutulacağı için mi tutulmuştur? Şimdi eğer Cenâb-ı Hak kullarını fiil ile müdahale etmiş olsaydı o zaman onları hesaba çekemezdi ki. Çekmezdi yani. Kullarını tamamen fiillerinde serbest bıraktı. Baksana kendini inkâr edene de bir şey yapmıyor. Hem de öyle inkâr ediyor ki, isyan ediyor, alaya alıyor, dalga geçiyor. Hiçbir şey yapmıyor ona. Yani hürriyetin bu kadarı hani dersin ya, “fazla” bu kadar fazla hürriyeti insana lütfeden Allah kulunun hiçbir işine müdahale etmez. O bakımdan insanlara en müsamahakâr hürriyeti veren yol nedir? Dersek, İslam dediğimiz zaman kesinlikle mübalağa yapmayız.
Güzel Ahlaka Ulaşmanın Önündeki En Büyük Engel İnsanın Nefsidir
Şimdi toplumun etkileyerek vücuda getirdiği hareket tarzları vardır. Devamlı insanın huy haline getirdiği hareket tarzları vardır. Esasen ne demiştik? Huyun temeli Cenâb-ı Hak'tan, ahlakın temeli Cenâb-ı Hak'tan. Neden? Çünkü insanda nefha-i ilahi var. Toplum nefsani bir takım davranışlarla bu duyguları değiştiriyor. Hareket tarzlarını değiştiriyor. “Onu yapın” dediklerine uymadığı için yapmıyor, “Yapmayın” dediklerine nefsine uyduğu için yapıyor. Dolayısıyla bunlar süreklilik arz ediyor toplumda. Bunlar ahlak haline gelince, dolayısıyla insanlar Ahlak-i Zemime dediğimiz bu hallerle iç içe oluyor. Bunlar değişir mi? Elbette değişir. Nasıl değişir? “Onu yapınız” dediklerini yapmakla, “Yapmayınız” dediklerinden kaçmakla insan özündeki, fıtratındaki bu duygulara doğru koşar. Manen bir koşuş içine girer. Nereye kavuşur? Kendisini Yaradan'ın huyuna kavuşur. “Tehallaku bi ahlakillah” “Allah'ın ahlakıyla ahlaklanınız.” Anlatabildim mi? Allah'ın ahlakı neyse, işte ona koştuğunuzda, onun emirlerini yerine getirdiğinizde, nehyettiklerinden kaçtığınızda ona vuslat edersiniz o ahlaki yapıya. Onunla iç içe olursunuz, beraber olursunuz ve ahlakınız tamamen değişir. “Hayır, yok, buna ihtiyacım yoktur” der, inat ederseniz, ısrar ederseniz hiç değişmez. İzah edebildim mi?
Nefsimizi, esasen güzel ahlakın önünde en büyük engel nedir? İnsanın nefsani perdeleridir. Zaten din nedir? Din insanın kalp yoluyla Allah'a yürümesidir. Peki, en büyük engel dinde nedir? İnsanın kendi iç tabiatıdır, iç âlemidir. Efendim dış tabiat yok mu? Yani dışımızdaki toplum buna mani olmaz mı? Olur. Nasıl olur? O iç tabiatına mağlup olan, nefsani duyguları ön plana geçiren insanlar dışta sana mani olur. Yani onların da meselesi yine iç tabiatında kaynaklanıyor. Bilmem anlatabiliyor muyum? Şayet o bireyler zamanında kendi nefislerini tezkiye edip, terbiye etmiş olsalardı, zararlı birey olmayacaktı. Sizi yanlışa, yalana, iftiraya, dedikoduya, fitneye, toplumu allak bullak eden davranışlara sürüklemeyecekti. Değil mi? Onun da hastalığı kendi özünde, içinde. İşte biz topluma nefsini tezkiye ve terbiye edecek kaide ve kuralları getirdiğimiz zaman ferdi kazanmış oluyoruz. Toplumların asıl ögesi unutmamamız lazım ki onu vücuda getiren bireyidir, ferdidir. Onu kazanacağız. Mükemmel bir cemiyet, mükemmel bir millet, mükemmel bir devlet yapmak istiyor muyuz? Görmek istiyor muyuz? Böyle bir âlemde yaşamak istiyor muyuz? O mükemmel ferdi mutlaka eğitmemiz lazım. Kanaati şahsiyem benim o ki sadece milletimiz için değil, bütün dünyanın asıl meselesi eğitimdir. Nasıl bir eğitim? Kendi iç tabiatındaki yanlışları düzeltecek, onları güzel huya tebdil edebilecek bir ahlaki eğitim ile insanları eğiteceğiz. Mükemmelleştireceğiz, ekmel hale getireceğiz, o bireyleri çoğaltacağız. İşte o bireylerden bir aile, o bireylerden bir kasaba, bir köy, bir mahalle, bir vilayet, bir memleket vesaire gördüğümüz zaman bir cennet gibi ülkedeyiz. Thomas Carlyle bakın ne söylüyor: “İslam'ı yaşayan bir köy görülmüş olsa, o köyü gören dünya cennete döner.” Bu espriyi kavradığı için bunu söylüyor. Yani İslam'daki ahlak esprisini kavradığı için. Anlatabildim mi?
Nefis Terbiyesi Gönül ile, Akıl Eğitimi İse Kitapla Mümkündür
Şimdi nefis terbiyesi gönül ile yani hal iledir. Kitap okumakla biz aklımızı tekemmül ettiririz, muhakememizi geliştiririz. Hâlbuki huyun davranışın muhakeme ile ilişkisi yoktur. Çok akıllı bir insan çok yanlış da yapabilir. Hiç unutmam, çocukluk yaşımda ilkokul 5. sınıf zannıma göre gidiyorduk. Bir filme gitmiştik, “Bostan Gangsterleri” diye bir filmdi. Çok çocuktuk o zaman. Çocukluk halimde o film beni etkiledi. Sonra filmi çok zaman sonra çözdüm. Filmin konusu şu: Bir soygun yapılacak, soygunu yapan hâkim, soygunu yapan savcı, avukat, mühendis, doktor, öğretmen… Mükemmel bir kadro, öyle mükemmel ki yapacakları iş bir soygun. Bir bankayı mı soyacaklar, yoksa büyük bir süper marketin kasasını mı soyacaklar, çocukluğumda tam hatırımda değil. Yani bir soygun yapacaklar. O kadar enteresan ki. Bir tane polis veya komiser diyelim, soygun yapılıyor. Adamın bir tanesi vuruluyor. Aman Ya Rabbi! Meğer, niçin bunları almışlar? Yani o senaryoyu vücuda getiren adam da tam işi ortaya koyabilmiş. Yani beni o zamandan beri düşündürmüş, hakikati bize buldurmuş. Niye biliyor musun? Eğer bir insan yakalanırsa mahkemelik işi olacak, hâkimle savcı, avukata ihtiyaç var, hazır. Hâkim, savcı işin içerisinde, soygunu yapanlar. Efendim yaralanırsa doktor lazım, doktor işin içerisinde. E yani işin planlı programını yapan, mühendis işin içerisinde, soygunu bu evsafta insanlar yapıyor. Şimdi olayı biraz geliştirelim. Bizim şu an anlattığımız düşünce ile birleştirelim. Bunların tamamı toplumun en üst düzeyde birinci sınıf dediğimiz tabakasıdır. Akıllı insanlar, muhakeme gücü son derece, kabiliyeti son derece ekmel olan insanlardır. Değil mi bu sınıf insanlar? Ama bak yaptıkları iş hırsızlık. Bir insanın akıllı veya bilgili olması, kötü olmamasını gerektirmiyor. Peki, o kötülüğe ne mani oluyor? O akla hâkim olacak bir takım duygular var insanın içinde. İnsanoğlunu Cenâb-ı Hak yaratırken ona iki ana güç verdi. Bir: Güzellik, iyilik duygusu. İki: onu devamlı denî âleme çeken hayvani duygular. Hayvani duygular işte yanlışı ona emreder. Güzellik duyguları da hakkı doğruyu ona emreder. Akıl, fikir, düşünce bu iki duygunun esiridir. Terbiye ile beraber insan, dini yaşayışta insan o güzel duyguları aklına hâkim kılar, aklı o istikamette o vadide iş görür. Aklı az da olsa insanı çok mükemmel iş görür. Öyle değil mi? Ve fakat şayet insan aklına o güzel duyguları değil de o Ahlak-i Zemime’yi yani kötü ahlaka hâkim kılarsa işte o insandan da kork. Onun yaptığı hileyi desiseyi vahşi hayvan da yapamaz. Şimdi hayvanın kurduğu tuzağı engelleyebilirsin. Önüne geçebilirsin. O bir boyutludur. Yani çok fazla mesela bir hayvan sana tuzak kursa bir yerde kurar, bir şey yapar. On yerde, yirmi yerde ama insanın kurduğu tuzaklar, tuzak tuzak içinde. O da işte aklı sayesi. Şunu anlatmak istiyorum. Bizim aklımızı eğiteceksek, aklımızı belli bir kurallar dünyasına getireceksek doğru. Ama yok güzel ahlak sahibi yapacaksak gönül sahibi olmamız lazım. Ahlak-i Zemime’yi nefis terbiyesi ve tezkiyesiyle eğitmemiz lazım. Bu da neyle mümkündür? İbadat-ı taat ile mümkündür. Zikrullah ile mümkündür. Allah'ı sevmekle mümkündür. Allah'tan korkmakla mümkündür. Allah'ı sevenlerle beraber olmakla mümkündür. Güzel ahlak sahibi olan insanlarla beraber olmakla mümkündür. Vatanını, milletini, devletini seven sayan fertlerle beraber bütünleşmekle mümkündür. Yani onların huyu adeta sana geçecek. “Üzüm üzüme baka baka kararır.” Ama aynı şeyleri sen bin sayfa kitapta oku sadece bir kafada hayal. Ha huy olarak, davranış olarak size sirayet etmesi işte bu yollarla mümkündür. Bilmem ifade edebildim mi?
Ahlak Olmadan Kanunların Sürdürülebilirliği Mümkün Değildir
Şimdi şu ana kadar ifade ettiklerimden geldiğimiz neticeden de belli ki elbette ki ahlak-i kaide ve kurallara tabi olmak ferdin ve toplumun menfaatine daha uygundur. Eğer biz o mükemmel iradenin tersinde birtakım kuralları ihdas eder, onlara yanlış saplantılarla bağlanırsak o zaman maazallah yanlış kanunlar ve nizamlar bizim hayatımıza hâkim olur. Dolayısıyla siz onların da esareti altında hayatınızı devam ettireceğiniz için, ne nefsinize ne de etrafınıza faydalı bir unsur eleman halinde olmanız mümkün olamaz. Ama insan Allah'ın evamirlerini yerine getirerek öyle bir hilkat sahibi, öyle bir mükemmeliyet, karakter sahibi ekmeliyete vasıl olur ki, işte onu o noktaya getiren de davranış ve huyları olur. Bu huylar, bu huy sahibi kişiler hangi efendim prensipler dâhilinde hayatına devam ederse etsin, olduğu her yere mutlaka faydalıdır. Yani siz onların yaşadığı toplumun nizamın adına ne derseniz deyin; mutlaka orada hem kendi nefsi için faydalıdır, hem toplum için hem ailesi için faydalıdır. Neden? O çünkü barışını evvela Rabbiyle beraber kurmuştur. İç tabiatında, iç tabiatında kendini yaratan yüce zât ile beraberdir. Onda öyle büyük bir muhakeme var ki bu muhakeme kimdir? Cenâb-ı Hakk'ın iradesidir. Ama sen bunu kabul etmiyorsun. Envaı türlü prensipler, kanunlarla beraber etrafını çekip çeviriyorsun. Ne kadar bu yürürlükte kalabilir? Komünist Rusya'da olduğu gibi yetmiş üç sene... Mühim olan o halde insanları dış tabiatında çevreleyen prensipler ve kanunlar değil, onları uygulayabilecek olan insandır. Onun ahlakıdır. Değil mi? Binaenaleyh özetleyecek olursak deriz ki: Onları yapan da insan o kanun ve nizamları. Onların da mükemmel olabilmesi için onun fıtratının, huyunun mükemmel olması lazım. Ki ondan zuhur eden mükemmellikler olsun. O halde desek, günümüzün asıl meselesi insan ve de buna bağlı olarak inanç, imandır yanılmayız. Geçerli olur kanaatindeyim bu hüküm. Ben bunu bir misalle açayım. Yani daha iyi anlaşılabilmesi için.
Siz öyle bir dünya kabul edin ki o dünyada herkes icat yapıyor, keşif yapıyor. Günümüzün en büyük enerji zannıma göre atom enerjisidir. Ve insanlık bu enerjiden istifade yollarını arıyor. Siz 100 gram ağırlığındaki bir atom enerjisinden, şu Karadeniz bölgesinin ne kadar enerji ihtiyacını giderebilirsiniz? Kanaati şahsiyem, en az bir sene giderirsiniz. Değil mi? 100 gram bir atom enerjisi. En az. Belki de Türkiye bir yıl her şeyini karşılayabilecek. Çünkü o enerjinin 100 gram bir atom enerjisi. Şimdi efendim, 100 gramlık atom enerjisiyle beraber o Karadeniz bölgesini bir yıl ihtiyaçlarınızı karşılıyorsunuz. Ama o enerjiyle beraber istediğiniz zamanda o bölgeyi bir anda yok edip yakabiliyor musunuz? Yok edebiliyorsunuz. Şimdi gelelim ahlakın fonksiyonuna. Ahlak-i Hamide sahibi mükemmel insanın elinde o enerji, o bölgenin bir veya birkaç yıllık ihtiyacını görür. Adam öldürmeyi hüner haline getirmiş Sadist bir nöron mantıklı insanın elinde de, yakıp yıkan bir Sadizm aracı olur. Aleti olur değil mi? Şimdi siz söyleyin. Ahlak mı üstün, kanun mu üstün? Yani o insan, onun yaptığı işler değil mi efendim? Onu yapan irade, fert, kafa, yani hangi istikamette yetişmiş, eğitilmişse o istikamette iş görüyor. Ahlak-i Hamide sahibi olan insanın elinde güller açar, ama Zemime sahibi insanın elindeki güller de diken olur, diyebiliriz.
Ruh, Sahibini Arar, Ancak Allah’a Yönelerek Gerçek Huzuru Bulur
Şimdi efendim, başta mevzuya girerken ne demiştik? İnsan Cenâb-ı Hak'tan var oldu, Allah'tan. Nefha-i ilahidir. Onun için bakın, çocuğunu diri diri toprağa gömen Ömer, sonunda o nükteyi yakalıyor. Allah'ın sevgilisine ne buyuruyor onun için? “Eğer benden sonra peygamber gelseydi o da Ömer olurdu.” Niye? O nefha, o cevher onda vardı ondan. Binaenaleyh hiç kimse yeise kapılmaması lazım. Yani bilhassa bizi takip eden, izleyen kardeşlerimiz için konuşuyorum. Gırtlağına kadar günaha batmış olsalar da, yanlış içerisinde olmuş olsalar da hepinizde, hepimizde, bütün insanlarda mevcut olan bir nefha-i ilahi var. Ruh dediğimiz cevher odur. Onu sahibine hangi an kavuşturmaya azim ile karar verirlerse o anda kurtulmuşlardır. Bu kadar basit bu iş. “Ya hocam, çok önümüze engeller koyanlar var.” “Onları dinleme kardeşim, beni dinle.” Şayet benim dediğim yanlış olsaydı, Allah'ın sevgilisinin amcasını şehit ediyor, Hz. Vahşi. Hz. Hamza ki İslam'ın cihangir büyüklerinden ilk birkaç tanesidir. Reislerin, şehitlerin reisi olan büyük zât. Allah şefaatinden mahrum eylemesin. Onu şehit eden insanın af olması mümkün mü? Hayır, düz bir mantıkla baktığımız zaman değil. Ama onda da Allah'ın nefhası olması münasebetiyle, gırtlağına kadar günaha da batmış olsa, değil mi ki vuslatı seçiyor, hakkı tercih ediyor, bir anda sahabe mevkiine, rütbesine erişiyor. Şu anda biz sahabenin en alt seviyesinde, Hz. Vahşi'yi kabul etsek, bir insan düşünün ki ömür boyu başını secdeden kaldırmıyor. Hz. Vahşi'nin bastığı ayak tozu olamaz. Neden? Çünkü o peygambere şahit olmuş iman ehli bir insandır da ondan. Şunun için bunu anlattım. Yani imanda yeis hali yok. “Korkmayın, korkmayalım. Ümit kapıları açıktır.” “Lâ taknetû min rahmeti lillah” “Allah'ın rahmetinden ümit kesilmez.” (Zümer Suresi, 53. Ayet) Gazab-ı ilahiden korkalım ama rahmet kapısındaN da ümidimizi kesmeyelim. Bunu derken sakın ha yanlış anlamayalım. YanlışTa, yalanda, hilede, desisede, ısrar edelim anlamı değil. Eğer ediyor isek ümitsizliğe kapılıp da yanlış da ısrar etmeyelim, dönelim diye söylüyorum. Onun için Ehl-i Sünnet akaidinde, itikadında, “Mümin Allah'ın gazabının derecesini bilmiş olsa zerre kadar yanlış yapmaz. Günahkâr insanda o rahmetin enginliğini sezmiş olsa, zerre kadar günah işlemez” buyruluyor. İbadat-ı taatla...
Bizde bir nefha var. Allah'tan bir cevher var. Resulullah'a “Ruh nedir” soruluyor. “Veyes-elûneke ‘ani-rrûh kuli-rrûhu min emri rabbî vemâ ûtîtum mine-l’ilmi illâ kalîlâ” “Muhammed'im sana ruhtan soruyorlar. De ki: Ruh Allah'ın emridir. Bu hususta da sana çok az bir ilim verilmiştir.” (İsra Suresi, 85. Ayet) Şimdi hakikaten öyle bize bir şey sorsalar saatlerce anlatırız. Ama Ali Efendi lütfen kendini 20 dakika bana anlat dersek, Ali Efendi tıkanır kalır. Niye? Çünkü Ali'nin meçhulü kendisidir. Bizim için en büyük gaip kendimiziz. İzah edebildim mi? Şimdi buradan şunu anlatmak istiyorum. O bize hakkı ait bir vasıf, ruh. O sahibini arıyor. “Kalu inna lillahi ve inna ileyhi raciun” “Allah'tan gelmiş ona gidecek.”, Onu arıyor. (Bakara Suresi, 156. Ayet) Kuşu altın kafese koy, “Ahhh Vatan” Hep onun hasretiyle. Değil mi? İşte ruhun hürriyeti zikrullah ile mümkündür. O ruh, ibadet burağına, zikir burağıyla beraber hakka yürümeye başlar. Allah'a yürür. “Fezkuruni ezkurkum” “Beni zikret ben de seni zikredeyim.” (Bakara Suresi, 152. Ayet) Şimdi sen “Allah” diyorsun. “La ilah illallah” diyorsun. Zikrin faydaları şimdi. “Hay” diyorsun, “hak” diyorsun. “Fezkuruni” “Beni zikret.” “Ezkurkum” “Ben de seni zikredeyim.” (Bakara Suresi, 152. Ayet) Sen zikrettin, Rabbin de sana cevap veriyor. “Ne var kulum? Ne istiyorsun? Neye muhtaçsın?” Konuşma başlıyor, irtibat başlıyor, rabıta başlıyor. “Allah Allah” demek suretiyle o, “Ne var, ne var, ne var?” Âşık maşukuna kavuştu mu, ne olur? Muhabbet olur, sevgi olur. Değil mi? İşte o birlikte, o beraberlikte o vuslatta onun güzel hali “Tehallaku bi ahlakillah” “Allah'ın ahlakıyla ahlaklanırsın.” Ondaki huylar, ondaki güzellikler sana geçer. Onun için ehl-i zikrin hallerinden, huylarından şekline kadar çok samimi konuşuyorum, büyük bir değişiklik görürsünüz, görürüz. Ne? Onlar çünkü Allah'ın boyasıyla boyandılar. “Hocam bunu herkes…” Herkes boyanabilir. Yani böyle “şu insan böyle olur da, olamaz” diye bir şey yok. Herkes bu boyayla… Boyâ-yı Muhammediye ile boyanabilir. Onun için İslam rahmet dini, merhamet dini, aşk dini, vecd dini, muhabbet dini. Zikir işte o gayeye insanı vasıl eden burak, binek. İnsanı en güzel hale kavuşturan ibadettir. Zaten nefis kademelerini de insan o bakımdan zikirle aşar. Emmâreyi zikirle aşarız, Levvâmeyi zikirle aşarız, Mülhimeyi zikirle aşarız. İtminan noktasına yine onunla geliriz. Allah'tan mutmain olmak mı istiyorsun? Doya doya “Allah” deyip inkâr etmemek mi istiyorsun? Bazen diyoruz ki ya “İstiyorum da yine inkâr ediyorum. İnkâr etmek istemiyorum ama inkâr ediyorum.” İçinde büyük fırtınalar var. Sen henüz o yolun başındasın veya hiç başlamadığın yola o bakımdan önündeki o dünya ona “yok” diyor. Ama Zikrullahla yola çıktığın zaman gönül âleminde, kalp âleminde yürüyorsun, yürüyorsun bakıyorsun Allah Allah. Yahu varmış bu. Farkına varmıyorsun, şuurunun altında öyle âlemler geziyorsun ki. Değil mi? Bu yoldan yürümeyi, mülkün sahibi ve bizim sahibimiz hakka vasıl olmayı, Allah hepimize nasip eylesin, de bu güzel ahlakı yaşama durumunda olalım. Ahlak-i Zemimemizden kurtulalım. Evvela kendimizle barışalım. Saniyen aile et efradımızla, salisen toplumumuzla, milletimizle ve bütün insanlıkla barışalım, görüşelim dost olalım diyelim efendim.
Gerçek Terbiye, Allah’ın Ahlakıyla Ahlaklanmaktır
Madem bu iş okumakla oluyor, görmekle uygulamakla olacak elbette bunu bize gösterecek bir mürebbinin, terbiyecinin olması lazımdır. Esasen terbiye “Rab” kökünden gelir. Ne demek? Ya insan Rablaşır mı? Hâşâ. Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmasıdır. Bunu nasıl yapacağız? Şu anda belki ismini yanlış söylerim. Hazreti Zünnûn el-Mısrî'ye bir zât gelmiş. Efendim, on gün Hazreti Zünnûn ona “hoş geldin” dememiş. Adamın canı sıkılmış. “Ya ne biçim adam, kâmil insan. Biz bu kadar yoldan kalktık ta bunun kapısına geldik, bize bir ‘hoş geldini’ esirgedi.” “Hele demiş, gidip bir fırça atayım da ondan sonra ayrılayım.” Gidiyor Hazreti Zünnûn el-Mısrî 'nin yanına. “Ben” diyor, “şu kadar yoldan geldim” diyor. “Bana bir hoş geldin demedin” diyor. Hemen taşı gediğine koyuyor. “Evladım, öğrenmeye mi geldin? Öğretmeye mi geldin?” “Öğrenmeye geldim” diyor. “O zaman sussana” diyor. Yani bir insan talebeyse, talebeliğini bilecek. Her yerde talebelik şartları ayrı ayrıdır. Aradan 50 gün gibi uzun bir zaman geçiyor. Hazreti Zünnûn misafiri çağırıyor huzura soruyor. “Öğrendin mi?” diyor. “Evet” diyor. “Neyi?” “Sabrı öğrendim” diyor. Tabi burada kâmillerin halleri ve vasıfları çok farklıdır. Bize bazen ters gelen işler de yaptı zannederiz, yaparlar zannederiz. Ama hakikatte onların muradı, hakkın muradına mutabık olduğu için bizim karakterimizi böyle lime lime elden geçirirler. Fevkalade bir karakter ortaya çıkar. O karakter öyle bir karakter olur ki, o evvela her zaman söylemeye çalıştığım gibi kendi için, sonra ailesi için, bilahare milleti memleketi için faydalı ama çok faydalı bir eleman haline gelir. Şimdi efendim bunu dilerseniz ayet ve hadislerle pekiştirelim. Müdellel hale getirelim. Bakınız hadis-i şerifte; “Allah'ın öyle bahadır kulları var ki, onlar kulları Allah'a, Allah'ı da kullara sevdirir.” İnsan taş gibidir, Allah'ı sevemez. Fakat öyle bir yumuşak pamuk deryasına rastlar ki kendisi pamuk tarlasına düşer yani. Allah'ı sevdirir, o kuluna. Allah'ı sevdirdiği için Allah da onu sever. Vasıta, vesile. Değil mi? Hadis-i şerifte; “Onları gördüğünüz zaman size Allah'ı hatırlatır.” Siz şimdi her zaman size Allah'ı hatırlatan insanla beraber olursanız herhalde kahveyi, kumarı, içkiyi hatırlamayacaksınız. Yani üzerinizde bir, ne diyelim, öyle bir etki var ki, hep sizi, sizi yaratana hatırlatıyor. Onun güzelliklerini hatırlatıyor. Yanlışları unutuyorsunuz. Nitekim bir ayeti kerimede, “Ulaikellezine hedallahu, fe bi hudayuhumuktedih” “Onlar Allah'ın hidayet ettiği kişiler kullardır.” “Onların yoluna girin” buyuruyor Allah. (Enam Suresi, 90. Ayet) Onlar güzelliği daima tavsiye ederler. “Sirâtal mustakîm en'amte aleyhim Ğayrilmağdûbi aleyhim ve leddâllîn” (Fatiha Suresi) Beş vakit namazımızda okuduğumuz Fatiha'da, ne diyoruz? O doğru olanların namazı. Beş vakit namazımızda okuduğumuz Fatiha'da ne diyoruz? “O doğru olanların nimet verdiklerinin yoluna bizi hidayet eyle. Sakın ha sapıttıklarının yoluna değil.” Bütün bunlar bize neyi emrediyor? Daha doğrusu neyi işaret ediyor? İşte ifade ettiğiniz o kâmil insanı. Madem peygamber yok, onların yolunda gidenlerle beraber olmak, iyi bir dost bulmak, bizi hem nefsimiz için, hem de etrafımız için mükemmel hale getirir ve de taşır. “Etkilenmem bu mümkün değil” Etkilenir insanın, “İnsan insanın kurdudur”, Batıllar öyle der. Yani insan insanı etki eder. İsterse onu yanlışa, isterse doğruya sevk eder. Fiziki ortamda, ortam sizi etkiliyor mu? Etkiliyor. Manen de etkiliyor. Kahveye gidersiniz, üstünüz başınız sigara dumanı kokar. Öyle değil mi? Oradaki hâller size hâl olur, huy olur. Oradaki hâller huy hâline gelir sizde. Kahveye giden insan zannetmem. Ben sana söyleyeyim, ilmi makaleler orada okusun, eserler yazsın. Gidecektir orada, oyun seyredecektir, şunu yapacaktır… Kısaca o insanların karakteri hâl olarak size yerleşecek. Bir de bunun tersini düşün. Hiç öyle bir ortamı olmayan yerdesiniz, herhalde orada da oyun oynayamazsınız. Değil mi? Itriyat deposunda çalışan güzel kokar. Affedersiniz, ahırda seyislik yapan o da at kokar, merkep kokar. Değil mi? Hatta Gülzâr-ı Medine'sinde Sâdî, ârifin bir tanesi hamamda başını yıkarken hükümdar toprağı soruyor, gönül diliyle. “Senin arkadaşların ayakaltında da nasıl oldu başa çıktın?” “Bir zamanlar gül ağacının altındaydım. Yapraklar üzerine düştü, kokusu bana sirayet etti. Hükümdar da oradan geçerken bu kokuyu aldı. Zannetti ki koku benden, hâlbuki gülden” diyor. “Onun için başına sürüyor.” Yani etkilenmemek mümkün değil. Öyle olmamış olsaydı peygamberin gördüğünün adı “sahabe” olur muydu? Değil mi? O makama insanın çıkması mümkün olur muydu? Delil, bundan büyük delil olur mu? Hadi erkeksen sen sahabe ol. Öpeyim ayaklarını. Bir peygamber nazarı sana erişe ki o nazar Mevlana'nın tabiriyle “toprağı altın ediyor, bakıra altın ediyor.” Değil mi? Evet, bu kadar kâfi zannederim.
Güzel Ahlak, İyilik Yapmak ve Sabretmekle Kazanılır
Şimdi efendim güzel ahlakın elbette ki alametleri herkesin bizden fayda gördüğü huyların davranış haline gelmesidir. Kâle Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem “El-müslimü men selimel-müslimûne min lisânihî ve yedihî” Müslümanı Resulullah tarif ederken, “İnsanların elinden ve dilinden fayda gördüğü insandır” olarak beyan ediyor. Herkes bizim elimizden dilimizden fayda görecek. Peki, bu nasıl olur? İyilik yapmakla olur. Bu nasıl olur? Allah için insanları sevmekle olur. Bu nasıl olur? Kötülerin karşısında sabretmekle olur. Hemen o kötü, sende… Olmayacaksın, sabredeceksin. O nasıl olur? Elinde yok. Kanaat edeceksin, isyan etmeyeceksin. Hani bunu derken “çalışmayacaksın” neticesi çıkmasın. Çalışacağız ama takdir o ki bulamadık. Kanaat edeceğiz. Daha, insanların arasını bulacak. İyiliksever olacak, hayırda yarışacak, şerrin kötülüğün önüne geçecek. Bak sahabenin hayatına bakın. Hayatları hep bu modellerle, numuneler halinde canlı misallerle doludur. Öyle değil mi? Mesela Hazreti Eyüp Aleyhisselam. Malumunuz Urfa'ya gittiniz. Orada Hazreti Eyüp'ün hasta yattığı bir mağara vardır. Sekiz yıl o mağarada, ala rivayet sekiz saat yatamayız biz; isyan ederiz. Orada sekiz yıl sabretti. İsyan etmedi. Efendim o Allah'a isyan etmedi. Zaten bütünlükte ondadır. Allah'a isyan etmeyen kula hiç etmez. Allah bizim hem iç, hem dış tabiatımızda büyük bir varlık. Ama o sizi kuşatan ilahi iradeye içten tabi olduğunuz zaman onun mahlûkuna olan muhabbetiniz sonsuz olur, merhametiniz sonsuz olur. Ona isyan edersen mahlûkuna merhametin olmaz. Gaddar olursun. Değil mi efendim? İşte sabrın doruk noktada en mükemmel bir tarzda numuneleştiğini Hazreti Eyüp'te görüyoruz. Mesela cömertlik. Hazreti Ali Kerremallâhu Vechehû, Hazreti Ebû Bekir Sıddîk Efendimiz. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz başta. Hazreti Fatıma'yı eve getiriyor yiyecek erzak, Hazreti Ali Efendimiz Kerremallâhu Vechehû. Sâil geliyor kapıya. Zaten yiyecekleri bir parça ekmek neyse. Sâili ikram ediyorlar ona. Hayda! Hadi erkeksen sen ver. İşte bu cömertliktir. İfade edebildim mi? İşte bütün bu hallerin, bunların misali çoktur. Sahabenin, tabiinin, bizim tarihimizde bu misalleri saatlerce… Hatta gerekirse bunları canlı tablolar haline getirebilmek için bir sohbet yapalım ki geçmişimizi, peygamberimizi, sahabesini, milletimizi tanıyalım. Bu kadarlıkta iktifa edelim diyorum efendim.
Bu sohbeti video olarak izlemek için play butonuna basınız