info@profdrhaydarbasenstitusu.org

İftar Sohbeti - Dini Meseleler ve Ölçüler / 1997-1999
03/04/2025 DİNİ YAŞAM 18

    Neler Okuyacaksınız

Nasihat Güzellikleri Daha Güzel Bir Şekilde Aktarma Tarzıdır 

Efendim, dinde nasihatin önemi takdir edersiniz ki insan fıtratının gereği olarak bir şey söylendiği zaman, bilhassa uygulama cihetiyle bu yapılacaktır, yapılması lazımdır veya yapılmaması gereklidir cihetiyle bir şey söylendiği zaman, özetleyecek olursak, emredildiği veya nehyedildiği an insanda duygusal bir tepki dönemi başlar. Yani, siz gelen doğrular ne kadar mükemmel olursa olsun, kalben nefsani olarak bir tepki devrini yaşarsınız. Şimdi, eğer bu tepki kırılmazsa, bu müsbet de olabilir; menfi de olabilir, yani bunu kıramazsanız, aşamazsanız, o insana doğruyu, güzeli ikna etmeniz zor, belki de imkânsız olabilir. Onun için, Kur'an'ın hakikatleri, Sahabe-i kiram Efendilerimize tebliğ edildiği zaman öğütlendiği zaman, Allah'ın sevgilisi onlara bir tavır ile Kur'an'ın hakikatleri beyan etmiştir. O tavır nedir? İncitmeden, yol göstererek, tavsiye ederek tebliğ tarzıdır; nasihat tarzıdır, öğüt tarzıdır, vaaz tarzıdır. Efendim, güzelliği daha güzel bir şekilde aktarma tarzıdır; “İnne dine nasihah” “Din nasihattir.” Gerekçelerini, onun gururunu okşaya okşaya ortaya koyma tarzıdır nasihat. Karşındaki insanı ikna ede ede; nasihatin bir başka yönü de karşınızdaki insanı, doyura doyura bir noktaya taşımadır nasihat. Bu tarz olduğu zaman, işte mevcut olan nefsani tepkiler, aklınız, birçok kurallar üzerine oturmuştur. Bu kurallara sizin vaaz edeceğiniz hakikatler ters düşebilir. İşte bu tarz ile nasihat tarzıyla o terslikler de ortadan kalkar; emredilen cihete insan meyleder. Bu şekilde anlatılanlar, ifade edilenler, insanın hem akıl boyutuyla hem gönül boyutuyla yaşanması gereken emirler olduğu anlaşılır, kaçınılması gereken nehiyler olduğu anlaşılır. İşte bu boyutun, bu yumuşak tarzda ifadenin, iknanın, vaazın, hülasa her türü adına nasihat diyoruz. Bilmem anlatabiliyor muyum? Yani, nasihat; öğütten bir türdür, tebliğden bir türdür, ikazdan bir türdür, irşattan bir türdür. Nasihat bunların sıfatıdır. Anlatabildim mi? Budur. Onun için Cenâb-ı Fahri Âlem Efendimiz dini beyan ederken, hakikatleri beyan ederken, tebliğ ederken, ikaz ederken, irşad ederken bu yumuşak tarzı öne koymuş; insanların hem aklını ve hem de gönlünü, iknaya çalışmıştır. Cenâb-ı hak hepimize bu tarzı yaşamayı, yaşatmayı nasip etsin, diyorum.

Müslümana Nasihat, İnanmayanlara Tebliğ Gerekir

İnsanoğlu, sahip olduğu nefsani duygular sebebiyle inandığı şey, bazen tersine muamele yapabiliyor; icraatlarda bulunabiliyor. O icraatlarda bulunması, onun kalbi boyutuna zarar veriyor, onu soğutuyor. İşte o soğuma döneminde, onu ısıtmaktır nasihat, “soğuma kendine gel; ne yapıyorsun, yapma” ikazıdır, ayıktırmaktır. İzah edebildim mi? Yani, menfi bir halin, zail olması için, onu muhabbet kulvarına yönlendirmedir. Evet. Şimdi, öğüt vaaz; İslamın islam hakikatlerinin, akıl ve gönül kurallarına göre karşısındakine, karşımızdaki insana izah tarzıdır, bunlar. Şimdi, bu takdir edersiniz ki, karşınızdaki şahsın bu konuda kabulü gereklidir ki, anlattıklarınızın bir etkisi olsun. O halde; vaaz olsun, öğüt olsun, nasihat olsun, irşad olsun, ikaz olsun inananmış insanadır. Müslümana, Müslümanı siz irşad edebilirsiniz, o sizi dinler. İkaz edebilirsiniz; o tembihinize kulak verir. Öğüt verirsiniz, vaaz edersiniz, yani o sizi dinlemeye hazırdır. Onunla beraber, bu kulvarda, efendim, akıl ve gönül boyutuyla işi önüne koyabilirsiniz. Kime oluyor bu? İnanmış Müslümana oluyor. Şimdi, inanmış Müslümanın dışına işi taşırdığınız zaman, karşınıza çıkan muhatabınız kimdir? İslam’a inanmayanlardır. İslam'ı kabul etmeyenlerdir veya kabule namzet olanlardır; henüz daha Müslüman olmamış olanlardır. İşte onlara da, İslam tebliğ tarzıyla anlatılır. Tebliğdeki boyut, vaazdaki boyut, öğütteki boyut gibi değildir. Tebliğdeki, boyut; hak ve batıl sınırlarını çizmektir. “Şu haktır, şu batıldır, şu gerçektir, şu yanlıştır”, bu boyutun adına “tebliğ” diyoruz. Anlatabildim mi? Mesela, Cenâb-ı Fahri Âlem Efendimiz, krallara, mektup yazıyor; devlet başkanlarına, kabile reislerine: "Müslüman olun ki kurtulasınız." Hemen bir sınır çiziyor. “Hidayet Allah'ın, yoluna tabi olanların üzerine olsun.” Sınırlı, yani her şey sınırlı; dua bile sınırlı. Karşıdaki adam diyemez, ona ki, "Sen niye beni böyle tavsif ediyorsun?" Ama diğer taraftan da işin nasihat boyutunu da bırakmıyor, affedersin, evet, nasihat boyutunu… Rum'un büyüğü, filanca, gururunu okşuyor orada, yumuşatıyor onu. Bizans'ın bilmem nesi filanca, o yönüyle de onu bir noktaya taşıyor. Anlatabiliyor muyum? Ama o taşıdıktan sonra, “Allah'a ve Resulüne itaat edin ki, kurtulasınız.” Hemen hak ve hakikatı beyan ediyor, işte bu tebliğdir. İçki içerseniz, işte dimağınız bozulur; şuurunuz bozulur, sıhhatiniz bozulur, nesliniz helak olur. “Sakın ha içkiye yaklaşmayın!”  Buda, vaazın, öğütün, nasihatin bir türüdür. Anlatabildim mi? Yani birinde itikat tebliğ ediliyor. Bu haktır, hakikatti, bunun dışındaki batıldır. Bu tebliğ, dinin evamirleri ve nehiyleri beyan ediliyor. Bu öğüt, nasihat, vaaz oluyor. Bunu bilmemiz lazım. Bunun niçin böyle tefrik ediyoruz? Şimdi, nasihatle bir kulvara giriyoruz. Karşımızdaki insanın tepkisine göre, ona cevap vermemiz gerekiyor. Tebliğle de bir kulvara giriyoruz. Karşımızdaki insanın tepkisine göre, ona da bir cevap vermemiz gerekiyor. Bizim toplumumuz, Türk insanının yaşadığı toplum olduğuna göre, soruyoruz: Bu insana, bu inanmış Türk toplumuna, tebliğ mi etmeliyiz, nasihat mi etmeliyiz, vaaz-ı nasihat mi etmeliyiz, öğüt mü… Ne yapmalıyız yani? Bu toplumun, inançta yeri nedir? Yeri ne ise, hangi tarzda ona muamele etmek lazımdır? Bunun için bu nevilerin bilinmesi gereklidir. Şimdi bana sorarsanız, Türk toplumuna tebliğ edilmez. Neden? Türk toplumu Müslüman. Ama ameli hataları var, zafiyetleri var, bunlar ayrı. O ameli hatalar, o zafiyetler, o hastalıklar, manevi rahatsızlıklar, düzeltilmesi için işte nasihat edilir, vaaz edilir, öğüt verilir. Şayet inanmamış olsaydı, “Hayır, sen batıldasın” denilir. Anlatabildim mi? Ama inanıyor. Onun için insanımıza, o kalbi rahatsızlıklarının tamiri, tedavisi, zahirdeki ameli noksanlıklarının veyahut da bidatlerinin telafisi için, nasihat şart, öğüt şart, ikaz şart oluyor. Duruma göre, peki tebliği kime edeceğiz? İnanmayan insanlara edeceğiz. Bu haktır, bu batıldır. İzah edebildim mi? 

Ölüm, Dünya ile Ahireti Birleştiren Bir Kapıdır

Şimdi nefse sorarsan çok uzaklarda ölüm ama hakikat bazında ölüm çok ama çok yakın. Yani kaşla göz arasında bir mesafe gibidir insana. Ölüm insan hayatı gibi bir hayattır. “Tebarekellezi bi yedihil mulku ve huve ala kulli şey'in kadir” (Mülk Suresi, 1. Ayet)  “Ellezi halakal mevte vel hayate” (Mülk Suresi, 2. Ayet)  “Ölümü ve hayatı yarattım” diyor Cenâb-ı Hak. Dolayısıyla insan ölüm ve hayat halleriyle deneniyor. Veya ölümle hayat hali içerisinde doğduktan sonra deneniyor, tecrübe ediliyor. Allah ona puan veriyor. Dolayısıyla, insanın ebedi âleme hazırlık yapması, rihlet etmesinden evvel, yani ölümünden evvel, hesabı düşünmesi gerekiyor. Onun için de, nerede olursa olsun, insanın ecelinin gelmesiyle hayatının bitmesi muhakkak ve mukadder olduğuna göre, insan her an ölümü düşünmekle ona hazır olması lazım. Ayet-i kerimede “Ve len yuahhırallahu nefsen iza cae eceluha.”     (Münafikun Suresi, 11. Ayet)  “Bir şahsın eceli geldiği zaman, onu bir an biz geriye bırakmayız, bir nefes.” Rivayet edilir ki, Hazreti Davut Aleyhisselam ibadet için şöyle yüksekçe bir yer yapmış. Bir iki merdivenle oraya çıkıyormuş. İbadet yapmak için çıkacağı yerde, emri hak vaki oluyor. Hazreti Azrail geliyor, “senin ruhunu kabzetmem lazım” diyor ve orada ibadetini yapmadan ruhunu kabzediyor. Yani şunu demek istiyorum, burada rütbenin de ehemmiyeti yok. Peygamber de olsa, bu fermanı boyun eğmek mükellefiyetinde. Fahri Âlem efendimizin bir özelliği tabii var. Şimdi, burada şunu demek istiyorum. “Denenmek için var olduğumuz bu âlemde, mutlak kazançlı gitmek istiyor isek, hayatımızı ölüme kadar taat ve ibadetle değerlendirmemiz şart ve de esastır.” Azrail, perdeyi yıpratıp, bizi ötelere taşıdığı an, eyvah etmenin hiçbir değeri yoktur. Onun için Allah Kur'an'da “Leibun ve lehvun” buyuruyor. “Dünya hayatı oyun ve oyuncaktır.” (Hadid Suresi, 20. Ayet) Hakikaten, yaşınız ne olursa olsun, geriye dönüp baktığınız zaman, meşakkatlerle, çilelerle, sohbetlerle, güzellikle dolu olan bir ömür şöyle bir saniye kadar basit bir şey geliyor size. Hâlbuki siz o geçmişte neler neler yaşamıştınız. Hep unutulur. Niye? Bir oyundur, hakikaten oyuncaktır. İşte bunu, insanın bir rüya gibidir dünya. Dünya hayatı bir rüya gibidir.  Mevlana Hazretleri, “Fihi Ma Fih” adlı eserinde, yani “rüya gibi hayatı yaşıyoruz ve fakat hemen unutuyoruz.” Ama gerçek bizim için bu. Peki, ölümden sonrası nasıl daha hakikat olabilir ki? “Mademki dünya hayatı bir rüyadır” diyor, “siz uykudan uyandığınız zaman nasıl gerçeklerle karşı karşıya geliyor iseniz, ölümle de bir uykudan uyanacaksınız.” Vay demek ki, bizim yaşadığımız hayatın fevkinde ve de üstünde fevkalade bir başka hayat varmış da, biz bunu yeni yeni öğreniyor ve de çözüyoruz. Kısaca, ölümle insan, hakiki âleme rihlet eden bir kapıdan geçmiş oluyor. Ölüm bir kapı. Öyle bir kapı ki dünya ile ahireti birleştiren kapı. Açtığın zaman, ölüm kapısını açtığın zaman, ukba hayatına, ukba dünyasını, ahiret hayatına geçiş yapıyorsunuz. Dünya, ahiret; bir çizgi, bir perde. Allah o kapıyı rihlet ederken, rızasını kazanıp, rihlet edenler gibi bizleri eylesin de, sonumuz hayır olsun inşallah. 

Müslüman, Dünya ve Ahiret Dengesini Koruyan İnsandır

Şimdi hırs ve uzun emel, “Tûl-i emel” diyoruz buna. İç tabiatımızda mevcut olan, “hiç ölmemek duygusu” diyelim buna. Bu da aslında Cenâb-ı Hakk'ın bir nimetidir. Eğer bu nimet olmazsa, her an öleceğim endişesi ve de korkusu, insanın ödünü patlatır. Yani diğer taraftan Allah'ın her nimetinde bir güzellik var. Her halimizde bir güzellik var. Diğer taraftan şayet gafletimiz olmamış olsaydı, daima bu hakikatlerin içinde iç içe olacaktık ki, dünya denilen hayat sahnesinden hiç ama hiç lezzet alamayacaktık. Düşün ki her an öleceğim korkusuyla yaşayan bir insan, hiç gaflette olmazsa, her an ölecek. Bu sancıyı çeken bir insan dünyada ne anlar ki? Ne çoluktan ne çocuktan, ne aile efradından, ne etabından, etrafından, zenginliğinden, hiçbir şey anlamaz. Şanından, şöhretinden… Bakınız o gaflet hali hepsini sana unutturuyor. Bir an seni dünyaya sevk ediyor. Şimdi işte Müslümanın feraseti, Tûl-i emel ile bunu yani uzun emel ile bunu birleştirirse, aleyhine olur. Hayır, zaman zaman kesitlerle bir keser bir devam ederse, gafletten kurtulup hakikati tefekküre başlarsa, taat olur, ibadet olur. Böylece hem dünyasını hem de ahiretini kazanmış olur. Bu inceliği bilmem ifade edebiliyor muyum? Yani gaflet halinize kapılıp biraz dünyada masiva ile meşgul olmanız, dünya nimetlerinden istifade etmiş olmanıza sebep oluyor. “Aman nedir ya ben öleceğim, ne biçim yaşıyorum, neyim ben” deyip, kendi kendinizi muhasebeyi nefs ile ayıktırmanız, ölümü hatırlamanız, “öleceğim” demeniz, buna inanmanız ahireti size, önünüze koyuyor. Muhasebeyi, murakabeyi. Bu sefer taat, ibadet dünyasına dalıyorsunuz. Böylece dünyanın içindeyken, gaflet perdesini yırtarak veya dünyasını yırtarak, gaflet evinin içinde ikaz veya nasıl ifade edelim, kendinizi ayıktırmak haliyle iç içe olarak iki şey birleştirmiş oluyorsunuz ki bu sefer hem dünyadan hem de ahiretten istifade etmiş oluyor. Eğer sizde bir tanesi ağır basarsa, mutlaka bir tanesini terk ediyorsunuz. Bilmem anlatabildim mi? İslam bunu istemiyor. İkisini diyor, at başı yürüteceksiniz. Müslüman dengeli insanın adıdır. Hem dünyayı hem de ahireti. Ama şimdi dünyayı çok ama çok hatırlıyoruz. Ukba'yı hiç hesaba katmıyoruz. Tam tersi oldu. 

İbadet, Özellikle Zikrullah Olmadan Sadece Düşünmek, Tefekkür Değildir

Şimdi, tefekkür düşünmenin bir çeşididir. Ancak öyle bir düşünmek ki, yalın bir düşünme değil. Kur'an-ı Kerim'de, Cenâb-ı Hak, “Ellezine yezkurunallahe kıyamen ve kuuden ve ala cunubihim ve yetefekkerune” (Ali İmran Suresi, 191. Ayet) “O insanlar ki, ayakta, kâ'ide halinde” “Ve ala cunubihim” (Ali İmran Suresi, 191. Ayet)  yattıkları zaman, ne yaparlar? Allah'ı zikrederler. Şimdi, her halde demek, Cenâb-ı Hakk'ı insan zikrediyor. Bu zikir ile birlikte Allah'ın tecellileri, kulun kalbine, kalbini ihata ediyor. Allah'ın nurani tecellileri, kulu sarıyor. Sonra, sizin kalbinize tecelli eden hakkın muhabbeti, duyu organlarınıza da sirayet ediyor. Bu sefer duyu organlarınız, kalbinizin sözcülüğünü yapmaya başlıyor. Gözünüz, o kalbe bağlı olarak etrafa bakıyor. Aklınız, o kalbe bağlı olarak her şeyi düşünüyor. Yani, Allah'ın nur tecellisine mazhar olmuş bir akıl ile düşünmenin adına “tefekkür” denir. Onun için zikirsiz tefekkür hiç mümkün değildir. Zikirsiz tefekkür bazı malzemeleri yan yana getirerek düşünmenin adına denir. Buna vehim de diyebilirsiniz. Bu doğru da olur yanlış da olabilir. İzah edebildim mi? Yani tefekkür, tefekkür olabilmesi için mutlaka ibadetle, özellikle zikrullah ile beraber ve ondan sonra aklın yorumunun alınması zarureti vardır. Zikrullahsız düşünmek, tefekkür olması da mümkün değildir diyebiliriz efendim.
Şimdi az evvel dedik ya, hem dünya hem de ahiret için yaşamak. Müslüman dünyada olduğu zaman ukbayı da ahireti de unutmaması lazım ki, ayaklarını dengeli atabilsin. Aksi takdirde onda nefsani bir dünya var ki azdırır onu. Her yönüyle onu istismar eder. Kazanayım derken insan kaybeder. Allah muhafaza eylesin. Onun için insan sıkça ölümünü hatırlaması, “Tefekkür-i mevt” dediğimiz hali yaşaması lazım. Efendim nitekim hadis-i şerifte, 17 defa ölümünü düşünen, “Günde 17 defa ölümünü düşünen şehitlerle haşrolur.” Beyanı bundandır. Neden? Siz her gün 17 defa “öleceğim” diye bir düşünceniz olur. Ölümü unutmazsanız, Allah aşkına söyleyin bakayım, mümin olanda yaptığı her işin hesabını vereceğine inandığına göre; Yalan konuşabilir mi? Başkasının hakkına tecavüz edebilir mi? Hırsızlık yapabilir mi? İnsan dolandırabilir mi? Kumar oynayabilir mi? İçki içebilir mi? Hülasa hakkı olmayan hiçbir şeye “bu benim hakkımdır” diyebilir mi? El cevap diyemez. Dolayısıyla sizin dünya hayatı içerisindeki yeriniz, ölümü düşünmeniz münasebetiyle, o kadar mümtaz, fevkalade oluyor ki, melekler o hayatı yaşasa ancak bu kadar yaşayabilir. Bu nedenle sizin yaşadığınız hayat, şehit hayatı oluyor. Şehadetle o noktaya geliyorsunuz. Şehadet şerbetini içmeden Allah, o düşünceyle birlikte sizi bu noktaya, bu mevkiye, bu rütbeye layık görüyor. Bu manada efendim.

Günlük Hayatımızda Yaptığımız İşleri Muhasebe ve Murakabe Etmekle Yükümlüyüz

Şimdi günlük hayatımızda yaptığımız işleri 24 saatin herhangi bir vaktinde, bir gün 24 saat ya, oturup nefsimizi, yaptıklarımızı, daha doğrusu kendi kendimizi muhasebe etmekle, murakabe etmekle… “Ben şu anda öldüm, Cenâb-ı Hakk'ın huzurundayım. Bana şunu, şunu, şunu, şunu sordu.” Günlük hayatınızda yaptığınız hayırları da şerleri de önünüze koyuyorsunuz. Ve cevap yine kendiniz veriyorsunuz. Mevlana'nın dediği gibi, “Ey yüceler yücesi sen sor, yine sen cevap ver.” Yani soruyorsunuz, kalbin mutmain oluyor mu verdiğin cevapta? Oluyor. Bil ki iyi yaptın. Olmuyor, iyi yapamadan. Yani kendi kendinize oto kontrol… “Hâsibû kable en tuhâsebû.” “Hesaba çekilmeden evvel hesaba çekiliriz.” Kanaati şahsiyem biz bugün bu değeri kaybettik. Bu yüceliği kaybettik.
Şimdi suçluyoruz. Kimi suçluyoruz? Ben Nihat Efendi'yi suçluyorum. Nihat Efendi beni suçluyor. Nihat'ın yanlışını görmem kolay. İş, kendi nefsimdeki yanlışlığı görmemdir. Biz bugün bunu unuttuğumuz ve de kaybettiğimiz için, sosyal planda da dikkat edersen gördüğümüz neticeler bundan farklı değiller. Yani olayın bir sosyal boyutu da bunu demek istiyorum.

Son Nefes Okul Bitirme İmtihanlarına Benzer

Bizim dönemlerimizdeki sizin dönemlerinizde öyle olması lazım. Okul son sınıfa gelindiği zaman, ortaokul, lise, üniversite filan, gelindiği zaman bir sınıf geçme imtihanları vardı, bir de okul bitirme imtihanları vardı. Mesela ilkokul beşinci sınıfta ben imtihan günlerimi hiç unutmam. İmtihan heyecanlarını. Tabiri caizse son nefes bu son imtihana benziyor. Yani son insan bütün birikimlerini, müsbet veya menfi dağarcığına yığıyor. Şuur altına, aklına, ruhuna, her şeyine depo ediliyor, stok ediliyor. Onların insana müsbet veya menfi verdiği bir yönlendirme var. Ruhunuzu.
İşte Azrail ruhunuzu kabzederken, o yönlendirme hangi kulvara ise, hangi istikamete ise, orası ağır basıyor. Anlatabildim mi? Onun için, “Son nefes de söylemezse bu diller, bütün cihan senin olsa ne fayda?” Arifler öyle diyor. Ne demek bu? Yani dünya hayatında sen ne dersen dersin ama son anda o zübden, o özün Allah'la barışık olarak değilse, dargınsan. Bu birden de ortaya çıkar da sen, o dargın halinle beraber, ebedi hayata rihlet edersen, “Bütün dünya senin olmuş, ne çıkar” diyor “canım?” Yani cennet, cehennemi bir tarafa bırak. Sen âlemin padişahına gidiyorsun, huzuruma Allah, mutlak anlamda Allah'ın huzuru, sen ondan dargın. O kadar nimet vermiş sana, servet vermiş sana, sıhhat vermiş sana. Sen buna mukabil teşekkürü ihmal etmişsin. Ve verdiklerine hata, kusur bulmaya çalışmışsın. Zaman zaman kim oluyor dercesine, tavırlar içerisine girmişsin. Onun verdiği akıl dağarcığıyla onu muhakeme etmeye çalışmışsın. Ve son nefes perdesi kalktığında da “Eyvah!” demenin bir manası yok. Onun için sû-i hatem, son nefes. O çok, çok ama çok mühim. Ona hazırlık yapmak lazım. Evliya-i kiram hazaratı hep o andan endişe ile, hayatının her anını zikrullah ile, “Allah, Allah, Allah” demekle geçirmişlerdi. Onun için bakın Kur'an'ın ruhuna, “Vezkurullahe zikren kesira” “Allah'ı çok zikredin.” (Azhap Suresi, 41. Ayet) On defa, yüz defa, bin defa… Hayır, ne kadar zikrederseniz o kadar zikredin. Niye? Kalbin alışıyor. Dilin alışıyor, gözün alışıyor. 
Şimdi benim asıl üzüldüğüm nokta burası. Allah bizi kullukta, ezkâr ile yani zikrullah ile iç içe bütünleşerek görmek istemesine rağmen, bugün İslam'ı anlatmaya gayret eden oryantalist mantık, adeta insanımızı ibadet kulvarından çıkartıp, bir başka âleme, dünyaya sürüklemek istiyor. Öyle bir model ki, o modelde ibadet yok, Allah aşkı yok. Ve sanki babasının bilmem nesinden, miras bağışlarcasına birtakım ikramlar, takdimler, insanları bu aman, aman, aman... Son nefes, aslında dünya hayatının bittiği ve fakat bitmeyen bir hayatın, ahiret hayatının başladığı kapı. Dikkat ederseniz o son nefeste insanın bakışları vardır. Onu hiçbir canlı varlıkta yakalayamazsınız. Öyle bir güç vardır o. Ölü gözündeki aman, aman, aman... Ben şahsen çok yakınlarımda, bunu çok yaşamışımdır. Öyle bir bakış ki. Bazen öyle bir tebessüm, öyle bir tatlı gülüş, dalmış gidiyor. Aa, sen arkadan yıpranıyorsun, “nedir bu” diye. Ama o öyle bir âlemde ki… Efendim, bunu gördük, yaşadık. Allah öyle bir ölüm nasip etsin. Dua edelim de ölümden korkmak doğru değil mümin için. Aslında Mevlana'nın dediği gibi “Şebi Arûz, düğün gecesi, aşıkın maşukuna kavuştuğu gece.” Böyle bir geceden insan andan korkar mı? 

Dünya ile İlgili Olan Şeyleri Cebinize; Hak ile Olan Şeyleri Gönlünüze Doldurmalısınız

Şimdi eğer siz son nefesi bu anlamda değerlendirirseniz, dünya ile ilgili olan şeyleri cebinize; ukba ile, hak ile olan şeyleri gönlünüze doldurursunuz. Gemiyi batırmazsınız. Efendim, dünya, masiva ile ilgili şey, gönlümüze koyarsak ne olur? O gönül, o kalp, Cenâb-ı Hakk'ın tecelligahıdır. Allah, “yere ve göğe sığmam, mümin kulumun kalbine sığarım”, buyuruyor. Sen şimdi, o Allah'ın tecelli ettiği kalbe, dünyayı, dünya hesaplarını, kitaplarını doldurursan, hakkın tecellisine yer bırakmazsın. Günde üç yüz defa Allah bizim kalbimize nazar ediyor. Ama gel gör ki, ben, sen, bu nazardan habersiziz. Niye? Boş bırakmıyoruz orasını, dolmuş. Şimdi burasını, affedersin, hayvan doldursak, insan buraya giremez. Tabiri caizse, bu kalp evine hayvanları yığdık, hakkın ne işi var orada? İzah edebildim mi? Onun için o kalbi boşaltmak lazım. O neyle boşalır? İstiğfarla boşalır. Tertemiz hale getireceksin. Salatû selam ile o kalbi donatacaksın. “Allahümme salli ala Muhammedin ve ala Ali Muhammedin.” Muhammed Aleyhisselam’a selat ve selam getirmek ne büyük şeref ne büyük izzet. Allah Kur'an'ında “İnnallahe ve melaiketehu yusallune alen nebiyyi” “Muhakkak ki Allah ve melekleri Muhammed’ine selat selam okur.”  (Azhap Suresi, 56. Ayet) Allah'ın bile sevdiği, hürmet ettiği kul kim? Hz. Muhammed. Adam kalkıyor onu, aşacak. Bak bak bak bak… Cahile bak. Hz. Âdem Sefiyullah Efendimiz “Muhammed'inin hatırı için beni affet.” “Nereden biliyorsun Muhammed'imi, ya Âdem.” “Cennetteyken ben onun ismiyle seninkini yan yana gördüm, ondan sonra senin isminden sonra onun ismini gördüm de ondan.” Şimdi burada bunu niye diyoruz, işte Allah'ın o sevgili Habibi ile o kalbi donatacaksın, sen de hak muhabbeti olması için Muhammed'ine âşık olman lazım. Evet, yani masivadan dünya ve onunla ilgili şeylerden temizlenmen. “Canım, bizim masivadan kalbi temizledik, hocam, o zaman ne olur ya, aç mı kalacağız.” “Ha değil, bura onun yeri, para da bura cebine koyacaksın, hesaplarını aktaracaksın, buraya onu koyarsan, gemiyi delersin”, “Dünya, dünya dersin, gemiyi delersin” Âlim de olsan dünya dediğin için gemiyi batırırsın, Allah korusun. Onun için İslam'da Sırat-ı Müstakim üzere gitmek kadar ehemmiyetli bir şey yok. Aynı zamanda son nefes nifaktan bizi önler. Düşünmek niye? E sen şimdi biraz sonra öleceğine inanırsan, fitne çıkartır mısın Allah aşkına? En basit bir misal. Kendimizden gidiyoruz ya hiçbir şey yapmasın aman aman aman kimsenin arasını açmayayım zaten on dakika sonra biz yolcuyuz rihlet edeceğiz, herkesle iyi geçinelim. Kısaca hem dini hayatımıza, hem dünya hayatımıza bir barış gelir. Onun faydası sayılmayacak kadar çoktur. Şimdi az evvel anlattıklarımızı tersine düşünürseniz yani uzun bir emel peşinde koşarsanız, masiva ile iç içe olursanız, bidatlerle yoğrulursanız elbette neticeniz o olur. Bunların olmaması için işte tefekkür-i mevt diyoruz. Olsun ki tertemiz olalım. 

Allah İçin En Güzel İbadet Allah İçin Sevmek, Allah İçin Buğzetmektir

Şimdi hatırıma Hazreti Musa Kelimullah Efendimizin bir hadisi geldi diyelim. Tur Dağı’nda. “Ya Musa benim için hangi ameli ibadeti yaptın?” “Ya Rabbi senin için ben namaz kıldım.” “Yok ya Musa namaz senin mümin olduğuna delildir.” “Oruç tuttum.” “Nefsini temizledin.” “Zekat verdim.” “Malını temizledin.” Ne dediyse, Allah karşılığında bir beyanda bulundu. “Benim için beni seven bir kulumu sevdin mi? Bana buğzeden kuluma buğzettin mi?” “Anladım ki” diyor, “Allah için en güzel ibadet Allah için sevmek, Allah için buğzetmek.” Tabi bunun kriteri nedir? Her şey Allah rızası için ölçüsüne oturması lazımdır. Yani çok şey bilmene gerek yok. İnsanın kendi kendini… “Şu yaptığım işten Allah razı mı?” Çok basit bir iş de olabilir. Çok mühim bir iş de olabilir. Ben Allah'la konuşma imkânı bulsam ve sorsam. “Ya Rabbi sen buna rıza gösterir misin?” Vereceğin vicdani cevap var ya o kadar mühimdir ki. “Ama hocam o insan İslam'ı filan bilmiyor.” Kardeşim o nükteye ermek var ya, İslam'ı bilmek kadar mühim bir olaydır. Bunu yakaladın mı hiç korkma, bilesin ki her şey Allah için Allah içindir, Allah rızası içindir. O zaman da Allah'ın sevdiği, seçtiği nadir kullar arasına girmişindir. Allah bu hali nasip etsin. 

Asr Suresini Hayatımıza Geçirebilirsek Kurtuluşa Ulaşmaktan Korkmayalım

Cenâb-ı Hak Kur'an'ın bir suresinde cevap veriyor. Estağfirullah, “Vel asr.  İnnel insane le fi husr. İllellezıne amenu ve amilus salihati ve tevasav bil hakkı ve tevasav bis sabr (Asr Suresi).” Biz eğer bu sureyi hayatımıza geçirebilirsek korkmayalım. Sevgili Cenâb-ı hakkı Rabbimiz, “Muhakkak ki insanoğlu yanlışta, hüsrandadır.” Kim değildir? “İllellezîne âmenû” (Asr Suresi) Kur'an'da beyan edilen hakikatlere inananlar müstesna. “Ve amilus sâlihâti” (Asr Suresi) ve de güzel ameller işleyen. Amellerden murat, ibadettir, taattir yani hem namaz girer içine, hem zikrullah girer içine geniş bir ifade tarzı vardır. Komşunuzdan yardım etmenize kadar yani komşunuza yardım etmenize kadar hayr-ı hasenata, okullara, yollara, yaptığınız yardımlara kadar bu amel içine girer. Anlatabildim mi? Hepsini. Bunu yapan inanacak ve amel işleyecek. Güzel amel. Daha “Ve tevasav bil hakkı ve tevasav bis sabr” (Asr Suresi) Hakkı da tavsiye edecek. Doğruyu, güzel, anlatacak. “Bak kardeşim gel bunun yanında ol, burada ol.” O dinin güzelliklerini. Ama o dini güzellikleri anlatmasına rağmen karşısındaki insan da ona karşı çıkacak. “Nasıl bunu diyebilirsin, sen kim oluyorsun” vesaire. Tabi bu gösterilen, yapılan eza ve cefaya karşı da müminin sabretmesidir.  “Sav bil hakkı ve tevasav bis sabr” (Asr Suresi)  Kurtuluş bunda. E sen hiçbir şey anlatmıyorsun. Herkesle al gülüm ver gülüm. Kimse de sana bir şey demiyor. Senin yaptığın sabır da sabır değil. O nefsani bir şey oluyor. Anlatabildim mi? Bunu özellikle tavsiye ediyorum. Bütün kardeşlerimize ve bizi takip edenlere hayırlar niyaz ediyorum. Şunu özellikle söylüyorum. Gayemiz, Allah'ın sevdiği, seçtiği bir kul olmaya, unutmayalım bu ifademizi. Allah'ın sevip seçtiği bir kul olmaya azmetmek olsun. Bu niyet var ya, hiç merak etmeyin, Sırat-ı Müstakiminin ta kendisidir. Ve bu kulvar, bizi hiç şüphe etmeyelim, Rasulullah'a, Allah'a taşıyacaktır. Bunu tavsiye ediyorum. Ve takip eden kardeşlerime hayırlar niyaz ediyorum. Saygılar sunuyorum efendim. 

Bu sohbeti video olarak izlemek için play butonuna basınız



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir