Neler Okuyacaksınız
Uygulanan Ekonomik Sistemler, İnsanları Fakir Fukara Yapmıştır
Bizi takip eden, kıymetli dinleyenlerime de saygılarımı arz ederim.
Şimdi ekonomi çok farklı bir kulvar. Bu kulvar yıllardan bu tarafa maalesef bizim toplum tarafından pek idrak edilememiş. Bu münasebetle de milletin derdine deva olacak formüller ortaya konulamamıştır. Şimdi diyeceksiniz ki “güzel de Batı toplumu bunun formüllerini ortaya koydu mu ki? Yani sırada bize gelsin.” Eğer böyle bir soru tevcih edilirse elbette ki onlar da ekonominin kurallarını vaaz ederken, adilane bir kural vaaz etmemişler. Malumunuz, komünizm ve sosyalizmde halkların tamamı devlete hizmet eder. Yani insanları eşitlemek için elindeki bütün imkânlar insanoğlunun alınır. Ve siz işte devlete hizmet edeceksiniz. Hizmet ettiğiniz devlet de size takdir ettiği geçim standartlarında, hepinize aynı seviyede bir hayat yaşatacak. İşte komünizmdeki eşitlik de budur. O bakımdan komünist bloklarda herkes devlete çalışmış. Ve fakat devlet de kendi takdirinde geçim kaynağı oluşturmuş. Onun bir fazlasını dahi o halka vermemiştir. Halk bu takdir edilen rakamla ister geçinsin ister geçinmesin. Ama mutlaka talim, terbiye yaparak geçinmesini de bilecektir. Bilmese kendi paşa gönlü bilir, tarzında maalesef komünist dünyada bir idare hayatı geçmiştir.
Şimdi peki bu böyle de efendim liberal kapitalist dünyada nasıl bir idare tarzı ortaya çıktı? Orada da herkes görüntüde kendine çalışacak. Kapitalist, liberal dünyada. Ama devlet kamu hizmetlerini yapabilmesi için de halktan vergi alacak. Halka bu kamu hizmetlerinde aldığı vergi şayet hizmete kifayet etmezse, güçlü, efendim iş adamlarına borçlanacak. Ve bu borçlanmanın mukabile aldığı vergilerle bunları kapatacak. Böyle garip bir denklem var. Bu da sonunda öyle bir denklem ortaya çıkardı ki, halk görüntüde kendine çalıştı. Ama hakikatte “vergi” adı altında şu vergi bu vergi çalıştığını %60'ını devlete verdi. %40'ı zaten kendisine kifayet etmedi. O görerek, bilerek açlığa mahkûm oldu. Böyle bir manzara var. Amerika'da var, Avrupa'da var, Afrika'da var. Yani bu sistemin uygulandığı ülkelerin tamamında bu açlık var. Bunu yok etmeniz mümkün değil. Şimdi o kadar korkunç da bir paylaşım oldu ki, hâlbuki paylaşımın adil olması lazım. Toplumda kapital olmadığı için sıkıntı olmadı. Bilakis para var ama adilane bir dağılım olmadığı için sıkıntı var. Sıkıntı buradan kaynaklanıyor. Adil bir paylaşım yok.
Bir bakıyorsunuz ki mesela İstanbul'da şu kadar insan yaşıyor. İstanbul'a giren paranın on milyon şayet insan varsa hepsine adil bir şekilde dağılması gerekirken bakıyorsunuz bunların on milyonun tamamı istisna oluyor. Bir iki kişi asıl oluyor. Veya on kişi. Olsun yüz kişi, olsun bin kişi. On milyonda bin, efendime söyleyeyim, paranın bu toplumda olması gereken paranın %90’ını alıyor. Diğer, efendim, bin kişinin dışındaki on milyon insan da %10unu alıyor. İşte baksana adalete, böyle. Sadece İstanbul mu böyle? Türkiye'nin bütün vilayetleri, dünyanın bütün devletleri bu garip manzarayla beraber hayatını sürdüre gelmiş durumda ve sürdürüyor. Şimdi bu anlayışta da halk beklediğini bulamadı, istediğini bulamadı. Ve insanlık iktisadi olarak kabul etsek de etmesek de çok ciddi bir arayışın içerisine girdi. Şimdi bir sistematik olarak işin içine girip de “neden bu böyle olmuştur?”, diye meselenin sadece bu tarafına el atsak, bu saatler sürer. Ama özet olarak demek isteriz ki, yanlış, efendime söyleyeyim, sistem ve yanlış paylaşım, nakıs paylaşım, insanları biçare yapmış. İstediğini alamamanın, fakir fukara olmanın, bezgin bir manzara arz etmenin pozisyonunu yaşanır hale getirmiştir.
Asgari Ücret Alan Bir Vatandaş Pazarda Hayırlı Bir Müşteri Olabilir Mi?
Şimdi ihtiyacınız var, nereye? Ayakkabıya. Nereye? Gömleğe. Nereye? Atlete. E kaç para maaş alıyorsunuz? Asgari ücret bugün 500 lira mıdır? 500 lira olduğunu kabul edelim. Şimdi 500 lira asgari ücret alan bir vatandaşımız, bunun okuyan çocuğu vardır. Mutlak surette bakmaya mükellef olduğu bir hanımı vardır. Ev kirası vardır, su parası vardır, elektrik parası vardır. Gidip geldiği yere yaptığı bir harcama vardır. Yani bunu hesaba koyduğunuz zaman, bu insanın asgari olarak alması gerektiği maaş, 2000 Türk lirası, ama bunun 4/1 ini alarak böyle bir hayat sürer mi? Şimdi bu insandan, bu tüketen insandan, bunun adına biz “tüketici” diyoruz. Bu tüketen insan da pazarda hayırlı bir müşteri olabilir mi? Alamaz, alması mümkün değil. İşçi böyle, memur böyle, emekli böyle, orman köylüsü böyle, tarım kesimi böyle, hayvancısı böyle, madencisi böyle. Yani diyebilirim ki %99’u toplumun bu manzarayı yaşıyor. Niye? Girdisi yok ama çıktısı fazla. Zaruri efendime söyleyeyim, harcamaları var bunun. Yani bu insan yemeden duramaz, giymeden duramaz, ısınmadan duramaz, aydınlanmadan duramaz. Yani olması mümkün değil. Ama bütün bunların olması için de elinde hiçbir geliri yok, bir kazancı yok. Şimdi 500 lira maaş alan, bırak yap bunu sen 1000 lira, 1000 lira maaş alan. E bugün bu elektrik fiyatlarının neresinden bakarsanız bakın, dört nüfuslu bir ailenin ayda 100 liranın altında elektrik masrafı yoktur. Efendim bir o kadar da siz buna yaptığı su masrafını katın, 300 liralık bir evde oturtun, etti sana 500 lira. Ya bu insanlar ekmek yemeyecek mi, zeytin yemeyecek mi, çay içmeyecek mi, bir komşuya gitmeyecek mi, komşu ona gelmeyecek mi? Şimdi böyle bir ailenin bu toplumda yaşaması mümkün değil. Yaşamadığı için de vatandaş gidiyor, pazara gidiyor, gitmiyor değil. Pazarlar kalabalık. Ama iyi bir tüketici olmadığı için, istediğini alamadığı için esnaf iş yapamıyor. İş yapamadığı için de olması gereken cironun belki 20'de birini, belki 15'de birini, belki 50'de birini yapıyor. E şimdi bu insan, tezgâhına malını koyan, efendime söyleyeyim veya sergisinde sergileyen bu esnaf, bu malı hep peşin parayla alıp koymuyor oraya ki, zamanı geldi mi ödeyecek. Alışveriş yapamadığına göre ne ile ödeyecek bunu? Ödemesi mümkün değil. Bu sefer hatırlarsanız bir kredi davası çıkardılar. Banka kredi kartları çıkardılar.
Türkiye’de Tüketici Tamamen Devre Dışına Çıkartılmıştır
Biz o zamanlar dedik ki, “kimse kredi kartlarına yapışmasın. Kredi kartlarına güvenip de sakın bir şey almasın.” Yarın, şimdi bankaların hayata bakış tarzı şudur, güneşli havada getirir sana şemsiye verir, yağmurlu havada elindeki şemsiyeyi alır. İster geçin ister geçinme, yani onun taktiği bu. “Ya baba güneş beynine girmesin, ama yağmurda hep ıslanacağım.” “O beni ilgilendirmez. O hesap sana ait” der. Şimdi böyle bir mantıkla, tüketici zannetti ki benim ciddi gelirlerim var, aldığı 600 lira maaşı unuttu, bu tüketicilere verilen kredi kartları, 1000 liralık veya 2000 liralık veya 3000 liralık, efendime söyleyeyim, onlara şey tanıdılar, ne diyeyim, limit tanıdılar, bu limite göre de alışveriş yaptılar, ödeme zamanı geldi, hayda! Ödeyemediler. Şimdi 1 milyon insan, az evvel izah ederken ne dedin? 1 milyon küsur insan kredi kartlarıyla borçlu. 300 katrilyon devlete borçlu. Kim? Türk vatandaşı. Değil mi? Türk vatandaşı kime borçlu? Bankalara borçlu. Şimdi bunu veremiyor. Şimdi bunu veremeyen vatandaş pazarda müşteri olabilir mi? Olması mümkün değil. Biz işte ta baştan beri diyoruz, tüketiciyi güçlendirmediğiniz müddetçe, pazarda hayırlı bir müşteri bulmanız mümkün değil. Esnafın iş yapması mümkün değil. Orman köylüsü, tarım kesimi, hayvancısı pazara gelir, elindeki mamulü satması mümkün değil. Niye? Şehirdeki pazarlı bu işi beceremiyor. Neden? Anlamadığı için değil. Cebinde para yok değil mi? Olmadığı için de bu işi yapamıyor. Kısaca, Türkiye'de tüketim bitmiştir. Yani tüketici tamamen devre dışına çıkartılmıştır. Bu sebepten dolayı da işte iflaslar oluyor, cirolar olamıyor. Mesela bilmem nerede açılan 106 tane veya 100 küsur tane fabrika, iki yıl içerisinde heba olup gidiyor. Üç beş tanesi ayakta, diğerleri yok olmuş gitmiş. Bu anlayış devam ettiği müddetçe ki devam edecek, Türkiye'nin halkının iki yakasının bir araya gelmesi asla ve kata mümkün değildir. Anlatabildik mi? Hiç mümkün değil. Dünya, şimdi dikkat ederseniz, mesela aynı kaderi yaşadı. Onlar da aynı yanlış yolda gittiler. Bizimkiler de onların yanlışlarını kopya ederek hayatlarına geçirdiler. Biz bağırdık onlara, dedik ki “ya bunları taklit etmeyin. Bunların bir şey bildiğini zannetmeyin.” Malthus, papaz sana iktisat sistemi yapacak, sen bundan hayır göreceksin. Dinlemediler bizi. Diyeceğim “sakalım yok”, vardı, yine dinlemediler. Nasip meselesi herhalde.
Milli Ekonomi Modeli, Ekonomik Bunalımdan Kurtulmak İsteyen Tüm Ülkelerde Uygulanmalıdır
Şimdi Batı’nın battığını görmüyorlar. Batı batmıştır. Hatırlarsanız ben bundan beş yıl evvel, 2005 tarihinde ne demiştim size? “Avrupa batmaya, Avrupa Birliği batmaya mahkûmdur, dağılacaktır.” Şimdi bunlar Avrupa Birliği, ne Avrupa Birliği be? Birlik mi kaldı ortada? Hem de sana diyor ki “dolaşım hakkını vermiyorum.” Ne demektir dolaşım hakkı? Avrupa'da gezip de sen herhangi bir sanayide, herhangi bir merkezde pazarlamada iş bulamazsın. Ey Türk kafana akıl koy. Bunu imzaladı bizimkiler. Peki, sen iş bulamadığın yerde ne işin var onu söyle bakayım bana. Ha? Türkiye'nin havasından mı, güneşinden mi kaçıyorsun? Şimdi o kadar garip bir manzara var ki Avrupa Birliği konusu inşallah ayrı bir zamanda geniş detaylarıyla ele alınır ve bunu izah ederiz. Şimdi Avrupa Birliği dağılmaya mahkûmdur. Avrupa'nın bakın sosyal bütün imkânlarını geri aldı. Niye? Veremiyor. Eskiden bir işçi istediği zaman doktora gider, istediği zaman hastanede yatar, bila ücret bakımı temin edilir. Şimdi öyle değil. İstediğiniz miktarda ilaç alamazsınız, tedavi göremezsiniz. Niye? Avrupalı artık tedbir alma durumunda kalmıştır. Mecburdur buna. Niye? Çünkü geliri yok. Gelir kapıları tamamen daraldı. Biz ne demiştik? “Yeraltı kaynakları bitti. Çalışanı ihtiyarladı.” Şimdi senin benim gençlerimin çalışmasıyla bir şey kazanacak da o kadar halka bakacak. “15 yıl gider” dedik. 5 yılı gitti, kaldı 10 sene. Konuştuğum zaman oradaki mühendis arkadaşlarla, “hocam o kadar da gitmez” diyorlar. Ve ben aynısına katılıyorum.
Nitekim oradan gelen bizim iktisadi görüşlerimizin tartışmasında hazır olan iktisatçı ilim adamları aynen bizim görüşümüze katılıyorlar. Hatta Hollandalı Avrupa Birliği üyesi bir iktisatçı hanımefendi, “siz Avrupa Birliği 15 yıldan fazla gidemez dediğiniz zaman hamasi olarak konuştuğunuzu zannettim. Ama sosyal devletinizi, Milli Ekonomi Modeli kitabınızı okuduktan sonra anladım ki sizin dedikleriniz matematik hesabına dayalı. Ve ben de şimdi aynı kanaatteyim. Avrupa bu bunalımdan kurtulması için mutlaka dediklerinizi yerine getirmesi lazım.” Bilmem ifade edebiliyor muyum? Şimdi Avrupa'nın durumu da bu. Amerika'sı bir başka âlem. Kalktı tabi ekonomi çıkmaza girdi. Ne yaptılar? İşin içinden çıkabilmek için dediler ki “bakalım dünyada bu işten anlayan biri var mı?” Aradılar, taradılar. Geldiler, Türkiye'ye de Haydar Hoca'dan kopya çektiler. Bunu şimdi hayatlarına, ben “tüketici” diyorum ya, onlar da direkt “tüketici” demiyor, “hızlı tüketen” diyorlar. Yani Milli Ekonomi Model’inden yaptıkları alıntı, hızlı, erken tüketenler, bila ücret, maaş verilecek, onlar tüketecek, piyasada kan dolaşmaya başlayacak. Ve iktisadi hayat düzelecek. Barack Obama dedi ki, “yok” dedi, “Bush” dedi, “kopya çekiyorsun, o düşünce senin değil. Haydar Hoca'nın, Milli İktisat Model’inde bu” dedi. Bilmem anlatabiliyor muyum? Şimdi baba biz bu adamları ikna ettik, biz kendi insanımızı ikna edemiyoruz.
Milletin Dediğini İcra Edecek, Hayata Geçirecek Siyasi İrade Lazım
Bana diyorlar ki, bazıları işte, hepsi de değil. “Ya hocam sen bunun kaynağını nereden vereceksin? O kadar güzel şeyler söylüyorsun ki.” Ba ba ba ba... Bak şeytan çarptı onu. Dilini şeytan çarptı. Gözünü şeytan çarptı. Görmüyor. E benim eşek oğlum. Dinlesene beni. Ben sana ne diyorum, sende öyle kaynaklar var ki, bu kaynakları 3-5 tane sülük emiyor, milletin anası ağlıyor, ben de sana diyorum ki, “bunları alacağım, beraber bunları millet olarak kullanacağız, efendim işleteceğiz, kazanacağız, devlet de zengin olacak, sen de zengin olacaksın.” Şimdi 1-2 misal vereceğim. Mesela, bizim Çayeli Bakır işletmeleri, elli milyar dolarlık yeraltı kaynağı var. Rezervi elli milyar dolar. Şimdi işlenmemiş, toprak halindeki bir mamul işletilir, eğer mamul haline gelirse, bire on değer kazanır. 50 çarpı 10, ne eder? Beş yüz milyar. Beş yüz milyar. En azı bire ondur. Bire yüz var, bire bin var. Ama biz asgarisinden hesap ediyoruz. Ben sadece Çayeli işletmesiyle beraber Türkiye'ye en az 10 sene bakarım ya. Bırak onu sen. İki trilyon dolarlık, bizim bildiğimiz Gümüşhane’de mermer rezervi var. İki trilyon dolarlık. 2 çarpı 10, o ne eder? Tam yirmi trilyon dolar. Yirmi trilyon dolarla Türkiye 100 sene idare edilir. E baba senin kafan etse, ben ne yapayım sana ya? “Sen” diyor “kaynak nerede?” diyor. Nerede olacak kaynak? Gözün kör mü senin? Gözün kör mü? Kulağın sağır mı? Bastığın ayağının altı hazine. Üç katrilyon dolarlık işlenmemiş rezerv var. 3 çarpı 10, otuz katrilyon dolar eder. Bu ne demektir biliyor musunuz? Türkiye'nin nüfusunu ona katlayacaksın. Bu on katlı nüfusu kıyamete kadar bakacaksın, bu serveti bitiremez. Sadece bor madeni. Değil mi? Ama bunu yapacak ne lazım? İrade lazım, akıl lazım. IMF'nin dediğini değil, AB'nin dediğini değil, ABD'nin dediğini değil, milletin dediğini icra edecek, hayata geçirecek siyasi irade lazım. Şimdi millet kendini temsil edene bakıyor. Kanunlar çıkıyor. Soruyorum Allah aşkına. AB'nin dediği yasalar mı çıkıyor, milletin dediği yasalar mı? ABD'nin dediği yasalar mı çıkıyor, milletin dediği yasalar mı? IMF'nin dediği yasalar mı çıkıyor, milletin dediği yasalar mı? El cevap, IMF'nin, ABD'nin, AB'nin dediği yasalar çıkıyor. Seninle ben havamızı alıyoruz. Ve zannediyoruz ki irade bizim irademiz.
Bizim Vazifemiz Yanlışı Ortaya Koymak, Doğrusu Budur Demektir
Bak bu kapanma olayını hiç düşündünüz mü? Kapanma davasında o kadar enteresan, bir oyun oynandı ki. Şimdi Sayın Başbakan çaka satıyor. Hadi bakalım o zaman madem sen Türk iradesinin yanılmayacağını sana söylüyorum. Başörtüsünü hallet hadi elini öpeceğim senin. Partiyi kapatıp senin partine dâhil olacağım. Hallet bakalım. Ne yaptınız? El ele verdiniz. Anayasa Mahkemesi toplandı. 9'a 2 karar çıktı. Dedi ki, “bundan sonra bunu talep etmek de yasak.” Öyle mi? Yanlış mı konuşuyorum? Sen kendilerine göre suç olan unsuru kaldırdın, hukuk olarak devreden. Dediler ki “daha bundan sonra bunun da yapacağı bir şey yok. Bu da oldu bizim gibi, devam etsin yoluna.” Şimdi bundan sonra Sayın Başbakan, halka söz vererek halledeceğin konuları nasıl halledeceksin? Söyle de biz de anlayalım. Yapamazsın. Çünkü o basiret, o ince zekâ bana göre sizin ekibinizde bu oluşmamış. Kısaca şunu demek istiyorum. Şu anda müthiş bir oyun oynandı bu kapanma davasıyla. Asker bugüne kadar karşı değil miydi bunlara? Devlet karşı değil miydi? Şikâyet ettikleri neydi? Devlet müsaade etmiyor. Asker müsaade etmiyor. Ya askerle devlet bir oldu. Dediler “bunu kapatmayın.” Şimdi hepsi senin yanında. Göster kendini bakalım. Nasıl göstereceksin? Göster maharetini elini öperim. Hiçbir şey gösteremez. Çünkü kendilerine ait bir tek projeleri yok bu arkadaşların. Onun için yüce milletimiz şunu çok iyi görmesi lazım. Bu iktidarı bugüne kadar getirdiler. Üstuniyet sahibidirler. Ama bundan sonra başımızı taşa vurduğumuz zaman çile çekmesini de öğreneceğiz. Niye? Çünkü sakallının sözünü dinlemediniz ya. Değil mi? Ne dedi Sayın Başbakan 2002 seçimde? “Güzel sakallıların işi değil bu.” Bakalım sakalsızların işi midir? Sakallıların işi midir? Hadi bakalım. Hodri meydan. Çıkalım milletin huzurunda tartışalım. Kaçmaya gerek yok. Demokrasiden bahsediyorsun. İnsan haklarından bahsediyorsun. Hadi, hodri meydan. İstediğin televizyonda istediğin yerde. Gelemezsin. Niye? Çünkü senin ayaklarının altı boşta. Haydar Hoca gibi koltukta oturmuyorsun ki. Bilmem anlatabiliyor muyum? Kısaca demek isterim ki fazla da ileri gitmeyelim. Saygıda kusur etmiyoruz değil mi? Haddimizi aşmayalım. Onu da yapmayız. Sevgimiz, hürmetimiz de sonsuzdur. Onu da bir cümleyle ifade edelim. Ayıkmaları için bu tip iğneleyici sözleri de söylemek mecburiyetindeyiz. Aksi takdirde uyanmaları da mümkün olmaz. Bizim vazifemiz muhalefet etmek. Ne demektir muhalefet? Antitez üreterek, gerçi bunların tezi yok ki antisini üretesin. Yanlışı ortaya koyacaksın. “Doğrusu budur” diyeceksin. Biz şimdi “doğru” diyoruz yanlış yok ortada. Hep yanlış. Hepsi yanlış. Yani bir tane iki tane değil.
Toplumun En Güçlü Kaynağı Tüketimdir
Şimdi demek istediğim böyle bir toplumda tüketici tamamen tükenmiştir. Ya 500 lira asgari ücret bununla ne yapar bu insan onu söyle bana . Ondan sonra diyorsun ki “Niye dükkânlar kapandı? Niye sanayi iş yerleri kapandı? Niye kapasiteler düştü?” E bundan dolayı düştü. Yani düzeltmeleri hiç mümkün değil. Biz ne dedik? Bak bu milletin tamamına maaş vereceğiz. Bazı aklı evveller gene geliyor oraya “veremez” dedi. Ben veririm. Hadi iddiasına girelim. Ben bunu veririm ama sizin rey verdikleriniz bunu veremezler. Çünkü bu işi bilmezler. Bak toplumun en güçlü kaynağı tüketimdir. Bir hesap vereceğim size. Bak şimdi Türkiye'de bilmem ne kadar insana biz 500 Türk lirası maaş verdiğimizi düşünelim. Hanımlara, gerek ev hanımı, gerekse vatandaşlık maaşı olarak beşer yüzden 1000 Türk lirası verdiğimizi düşünelim. Bir ayda topluma giren para bilmem şu kadar eder. Şu anda hesap olarak bir kalem satan, bir tabak satan, bir çift ayakkabı satan esnaf on çift satacak. On kalem satacak, on tabak satacak. Bilmem anlatabiliyor muyum? Şimdi yılsonuna geldik. Bire on katladık. Niye? Çünkü iyi müşteriler var şimdi piyasada. Cebinde para var. Hanım daha kocasına minnet etmiyor. Her ay 1000 Türk lirası cebine giriyor. Öyle değil mi? Yaşlılar hiç kimseye minnet etmiyor. Her ay 500 Türk lirası cebine para giriyor. Gencinin öyle çocuğunun öyle. Pazarda müşteri oluyor bunlar. Ve maaş alıyorlar. Her ay maaş alıyor. İş yapıyorlar. Bunlar zaruri ihtiyacı çok olan sınıftır. Parayı üst üste koyup da arttırmaz. İhtiyacı var. Yani harcayan sınıftır bu. En az bire on, bire on beş tüketim artar. Ve bunu imal eden fabrikada en az 15 kat bunu fazla üretir. Ne veriyordu bu adam yılsonunda? Atıyorum, vergi ne veriyordu? Mesela elli bin lira vergi veriyor. Veya yüz bin lira vergi veriyor. Veriyor değil mi? Şimdi on veya on beş çarpı. Yüz olsa ne eder? Bir trilyon eder. Yüz bin lira veren bir milyon veriyor değil mi? On katı bir trilyon eder. Yani en az bire on artar. Şimdi görünüşte neydi? Devlet bunu nasıl verecek? Devletin sonunda karı bire ona çıktı. Nasıl vermesin? Bilmem anlatabiliyor muyum? Niye? Tüketen herkes üretime kaynaktır da ondan. Anlatabildim mi? Binaenaleyh bunun hayata mutlaka geçmesi lazım. Şimdi bu anlayış, ekonomideki bu anlayış inşallah devrim niteliğine sahip olup Rusya'da, Venezuela'da, Amerika'da kısmen hayatı geçmeye başlamıştır. Baltık ülkelerinde benim o kongredeki tebliğler kitaplarını lütfen okuyun. Orada bunu çok net göreceksiniz. Kısaca şunu demek istiyorum. Evet, bize 7 milyon insan “evet” dedi. Ama bunun 500 bini gitti seçim sandığında sözünde durdu. Haa 7 milyon da şimdi sözünde duracak. En az 10 milyon olacaklar. Ben de bu işi bitireceğim. Hiç kimsenin kuşkusu olmasın. Ben bu işi biliyorum ve yaparım. Bütün dünya karşımıza çıksa biz bu işi yaparız. Çünkü bizim ihtiyacımız olan yabancı kaynaklar değil. Bizim kaynaklarımız bize yeter artar bile. Ha benim ihtiyacım çalışan insanadır. Bu halkta çalışacağını çok iyi bildiğim için biz bu işi bununla yaparız. Ama yarın kafamızı duvara vurup da “neden bize söylenenleri güzel sözleri duymadık işitmedik şimdi de aç susuz biçare kaldık, ülke bölündü vatan parçalandı” dersek hiçbir güç de bizi kurtaramaz.
Vergiler Artacak, Artmaya da Mecburdur
Yine milletten gizlenilen bu enflasyon rakamlarını efendime söyleyeyim, zikredelim de “neden bu zamlar oluyora?” geçelim. Oradan başlayalım. Şimdi efendim hatırlarsanız, tüketici fiyatı endeksinde yılın ilk altı ayındaki genel artış, %6 olarak açıklandı. Gerçek rakamlar bunun çok fevkinde. Şimdi elektrik fiyatlarından bahsediyoruz: Ocak ayında konutta %19,5; sanayide %12 arttı. 1 Temmuz’da ev ve iş yerlerinde kullanılan elektriği %21. Sanayide kullanılana %23 zam geldi. Son altı aylık artış %40’ı geçti. Neyde? Elektrikte. Şimdi ne diyoruz biz? TÜFE’de %6 enflasyon var. Hakikatte altı ayda ne var? Sadece elektrikte yüzde kaç var?
Kırkın üzerinde enflasyon ediyor. Doğalgaza gelelim. Haziran’da konutlarda %7, 10/4, sanayide %8, 10/3, zam yapıldı. Ağustos 2008 tarihinde bu kez konutlara %16 (88), sanayiye %18 (77) oranında yeni bir zam daha geldi. Yılbaşından bu yana yapılan toplam zam oranı %35’i geçti. Neyde? Doğalgazda, %35. Ne diyor burada? TÜFE’de %6. Bir yılda hâlbuki altı ayda %35 sadece doğalgazdı. Demir, yılbaşında 1015 YTL'den satılan bir ton demir fiyatının 1900 YTL'ye çıktı. Artış %90’ı buldu. Yani 1000 liradan, 1900 lira, %90. Yağ fiyatları son altı ay içerisinde %100’den fazla artış oldu. Son iki buçuk yıl içerisinde artış %330. %330 yağda artış var. Ne diyoruz biz TÜFE’de? Efendim %6 enflasyon bir yılda. Hâlbuki yağda sadece %330. Temel gıdalarda altı aylık fiyat artışı mercimekte %80. Pirinç ve bulgurda %50’ye yaklaştı. Tavuk eti %30’a yakın zam yaptı. Ekmekte altı ay fiyatı artışı %26. Makarna da %27’yi geçerken su fiyatları %15. Koyun eti %12. Şeker %11 artış yaptı. Yılbaşında %20-25 TL arasında değişen bir çuval unun fiyatı 35-45 YTL arasında satılmaya başladı. 20-25 lira, %35-45. Ne ediyor? Tam %100’ü geçiyor. Öyle mi? Akaryakıt burada %50 yazmışlar. Bunu yapan da matematiği noksan. Sana ben diyordum sen bu adamlarla çalışıyorsun. Akaryakıt mazot son altı ayda %26’yla en çok fiyat patlaması yapan madde oldu. Benzin fiyatları %15’e arttı. Ulaştırmada vapur ücretleri %48. Dolmuş fiyatları %12. Dolmuşçulara kadir olunuyor. Şehirlerarası tren ücreti son bir ayda %24 artışı geçti. Haberleşmede son altı ay şehir içi telefon görüşme fiyatları %12. Cep telefonu görüşme %7 ile genel fiyatların üstüne çıktı. Şimdi burada bunları ele aldığımız zaman bize “altı ayda TÜFE’de %6’lık bir artış olacak yani bir enflasyon olacak” sözü bir hikâye, bir rüya, bir vehimden ibaret kaldı. Şunların hepsinin ortalamasını topladığımız zaman bir yıldaki enflasyon oranı en az bu altı ay için söylüyorum %40’ın altına düşmez. Şimdi böyle bir ülkede yaşıyorsunuz. Böyle bir ülkede yaşayan insanların elbette ki devletini de desteklemesi hiç ama hiç mümkün olmayacak. Vatandaştan istenilen verginin alınması hiç mümkün olmayacak. E sen devamlı surette borç alıp efendime söyleyeyim bunun yıllık faizini dahi veremez halde ekonomiyi devam ettirmek istersen senin açıkların çok olacak. Cari açığın çok olacak. Şu anda Türkiye'nin cari açığı tam 52 milyar doları geçti. 52 milyar dolar. Şimdi soruyorum, bu 52 milyar doları kapatabilmek için hükümetin ne yapması lazım? Zam üstüne zam koyması gerekmiyor mu? Vergi üstüne vergi koyması gerekmiyor mu? İşte az evvel söylediğimiz rakamlar bu dediğimizin ispatı. Önce ispatını yaptık sonra rakamları zikrediyoruz. E vergiler de artacak. Artmaya mecburdur, arttırmaya mecburdur.
Kâr Eden Kurumlar Satıldı, Borç 3 Misline Çıktı
İki, yetmedi bakınız bu zamların bir temeli daha, bir sebebi daha şudur. Biz kamuya ait birtakım kuruluşlar var. Bunlar özelleştirilmeye, teşebbüsüne kalkındığında ne demiştik? Kesinlikle bunlar Türk devletine, milletine faydalı olan, kârlı olan kurumlardır. Nedir bu? Telekom, PETKİM, TÜPRAŞ, POAŞ, Erdemir, SEKA, Sümerbank, Limanlar. Sayabildiğin kadar say. Sen şimdi bunları kalkıyorsun, ee özelleştiriyorsun. Ya bunlar senden ne istedi ki bunları özelleştirdin? Hepsi kâr getiren, milyar dolarlar kâr getiren kurumlar ve kuruluşlar. Şimdi bunları diyelim ki sen borçlarını vermen için bunları sattın. Ne oldu? Borcun, borcun üç misline çıktı. 220 milyar dolarla borcu devraldın, bugün 600 milyar dolara borcun çıktı. İç ve dış borç toplamı buna çıktı. Niye sattın bunları peki? Onu söyle bana. Sonra bakıyorsun öyle bir manzara var ortadaki, yani hakikaten insanın hatırına birtakım şeyler de geliyor. Anlatabildik mi? Şimdi bunların bazıları nereye satıldı biliyor musunuz? Ecnebi iş adamlarına satıldı. Ecnebi iş adamı diyor ki, “baba” diyor, “ben” diyor “yüzde şu kârla kabul etmem” diyor efendim “bu işi” diyor. “Ben daha fazla kâra.” Bu elektrikteki zam furyası şu anda bir sebebi de budur. Elimizdeki gül gibi kurumlara elin oğluna verdik, o da gül gibi bizim sırtımızdan kamçılıya kamçılıya zam olarak bunu alıyor. Erkeksen alma. Yani karanlıkta ne kadar durabilirsin? Ne yapacaksın? Hadi 10 tane lambanı 9'a düşür, gene ona vereceksin. Yani şimdi bu kuruluşlar, kurumlar ecnebi güçlerin eline geçti. Ecnebiler senin benim gibi merhamet etmez. Bu sebepler bunlardır. Bu sebeplerden dolayı zamların gelmesi kaçınılmazdır. Bundan sonra daha da kötü olacak. Hiç kimse bundan iyisini beklemez. Niye? Çünkü hakikaten bunlara sormak lazım. Kaynak nerede? Ne yapacaksınız? Sen elindekini elinden çıkardın. Yapacağın bir şey kalmadı.
Önce Ehl-i Beyt’i Devreden Çıkardılar, Şimdi Gelinen Nokta Peygamberin de İnkarıdır
1700'lü yıllardan itibaren vesile konusunu gündem ederek “İslam'da yoktur” şeklinde İngilizlerin yaptığı çalışmayla İslam âleminde korkunç bir fitne uyandırıldı. Bu fitnenin akabinde bütün tavassut kurumları, tavassuta vesile olan ne hatırınıza geliyorsa yakıldı, yıkıldı, devreden çıkartıldı. Ben bunun teferruatına girmiyorum. İnşallah bunu başka bir zamanda da ele alırız. Şimdi iş böyle başladı. Yani tevessülün İslam'da olmadığı noktasından başlayarak şimdi gelindi, gelindi, gelindi mesela takvim ben gördüm. “La İlahe İllallah, Muhammed (A.s.) Resulullah” yok. Kim bunlar? Bunlar Türkiye'de, Avrupa'da, dünyada İslam'ın bayraktarlığını yapan adamlar. Allah Allah. Yani demek adamlar önce salih ve saliha kulları devreden çıkartarak en sonunda Peygamber'e sırayı getirdiler. Makasla kesip attılar. Ve hatırlarsanız Peygamber Efendimiz'in de direkt şahsından işe başlamadılar. Mübarek hadislerinden, sünnetlerinden yola çıktılar. Şimdi gelinen nokta Peygamber'in de inkârıdır. Buraya gelirken de Ehl-i Beyt'i çok hafife aldılar. Yani tabir-i caizse, hani bir söz vardır. “Adamdan dahi saymadılar.” Kendilerine göre yorumlar yaptılar. İslam dışı birtakım yollara saptılar. Ve sapkınlığın içine girdiler. Görünüşte, efendim şekil olarak sen onlara “Müslüman” desen de hakikatte içleri boşalmış, hakikatte alakası olmayan varlıklar haline gelmiştir. Şimdi bu kadar kesin ve net niye konuşuyorum? Bakınız bu konuda, Ehl-i Beyt konusunda Cenâb-ı Peygamber Efendimiz'in mübarek hadisleri ve Cenâb-ı Hakk'ın da ayetleri vardır. Bizi özellikle Allah'ın sevgilisi ve Allah tembih ediyor. Ehl-i Beyt'ini tembih ediyor, Ehl-i Beyt'ini anlatıyor. Mesela birkaç tane hadis. Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz buyuruyor ki: “Allah'a yemin ederim ki Ehl-i Beyt'imi Allah için ve bana olan yakınlıklarından dolayı sevmediği takdirde bir kimsenin kalbine iman girmez.” Hadis, sahih hadis. Yani “benim Ehl-i Beyt'imi sevmeyenin kalbinde iman yoktur” diyor. İşin açıkçası bu, kestirme. Şimdi adam yorum yapıyor. “Bu yorumların hepsi batıldır.” İki, “içinde bana ve Ehl-i Beyt'ime salat getirilmeyen namaz makbul değildir.” Namaz kılıyorsun. Eğer Cenâb-ı Peygamber Efendimiz'e ve Ehl-i Beyt'ine salât-ü selâm getirmemişsen o namaz, namaz değildir. Bak. Tahiyyat’ı okuyalım. “Ettehiyyâtu lillâhi vessalevâtu…” Ve sonunda “Esselâmu aleyke eyyuhen-Nebiyyu ve rahmetullahi ve berakâtuhu” “Eşhedu en lâ ilâhe illallâh ve eşhedu enne Muhammeden abduhû ve Rasuluh.” (Tahiyyat Duası) Bak “hem Ehl-i Beyt'ine hem şahsına şahitlik ediyoruz.” Ne? Namazın içinde. “Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrahime ve alâ âli İbrahi m. İnneke hamidun mecîd.” (Allahümme Salli Duası) Ta Hz. İbrahim'e kadar uzanıyor. Değil mi? Selatu selam. “Ve barik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ barekte alâ İbrahîme ve alâ âli İbrahim. İnneke hamidun mecîd.” (Allahümme Barik Duası) Aynı. Ne diyor Cenâb-ı Peygamber Efendimiz? İşte namazda bunu söylüyor. “Bana ve Ehl-i Beyt'ime salat getirilmeyen namaz makbul değildir.” Şimdi bazı aklı evveller “yok Allah'la kul arasına kimse girebilir mi?” Sen “hoca” dedin ama mecbur diyeceğim benim eşek oğlum. Allah Peygamberi Allah'la kul arasına kimi koyuyor? Ehl-i Beyt'ini koyuyor, zatını koyuyor. Ben koymuyorum ki. “Bunu koymasan Allah'a ulaşmaz” diyor. Olayın iç yüzü bu.
Kur’an ve Ehl-i Beyt, Peygamber’in Ümmete Bıraktığı 2 Büyük Emanettir
Yine Peygamber Aleyhisselam Efendimiz veda hutbesinde “Size iki emanet bırakıyorum. Birincisi Allah'ın kitabı Kur'an. İkincisi, Ehl-i Beyt'imdir. Ehl-i Beyt'im hakkında Allah'tan korkmanızı hatırlatırım.” Şimdi Cenâb-ı Peygamberin hayatı bizim için ayettir. Sünnet nedir? Kur'an'ın açılış tarzıdır. Yani bir Kur'an'ın tilavet edileni var. İki yaşanan, tilavet edilmeyeni var. İşte Resulullah’ın hayatı tilavet edilmeyen ve yaşanan Kur’an’dır. Ona açıyor. Şimdi o sünnet olmasa bu Kur'an anlaşılmaz. O zaman senin Kur'an'ın benim Kur'an'ım olur. Bundan da hiçbir şey olmaz. Şimdi diyorlar ya, “ben açarım bakarım” karıyla sohbet ediyor beyefendiler. Karıya soruyor. O da ona cevap veriyor. O ona soruyor, ona cevap veriyor. Aralarında bunların üçüncü şahıs şeytan. Aldı bunların başını bağladı nereye? Ahıra. Bunlardan hiçbir şey olmaz. Kim olacak? Allah'la kul arasında Hz. Muhammed ve onun Ehl-i Beyt’i olacak. Anlaşıldı. Bunu ben söylemiyorum. Burada hadis. “Namazda” diyor “eğer benim Ehl-i Beyt’ime salât-ü selâm getirmediniz o namaz, namaz değil.” Yok, “Allah'la Kur'an arasına kim girecek?” Şu kafaya bak yahu. Bizi dinleyenler iyi anlasınlar. Bir daha böyle saçma sapan safsatalara, batıllara saplanmasınlar. Anlaşıldı mı? Evet. Vasıtanın en büyüğü Peygamber ondan sonra onun yarenleridir. Ehl-i Beyt’idir. Ehl-i Beyt’i seveni, sevenleridir. “Beni Allah'ı sevdiğiniz için.” Beni Allah'ı sevdiğiniz için. “Ehl-i Beyt’imi de beni sevdiğiniz için sevin.” Allah'ı sevdiğiniz için beni sevin. Ehl-i Beyt’imi de beni sevdiğiniz için sevin. Çok net. Bunun hiç şeysi yok. Tevhili tefsiri... “Sizin en hayırlınız benden sonra Ehl-i Beyt’ ime en hayırlı davrananızdır.” Kim iyi davranıyorsa en hayırlınız odur. Anlaşıldı mı? Şimdi sen kendini koyacaksın bir yere diyeceksin “kim bizden daha hayırlı veya değil” ölçün ne olacak? Ehl-i Beyt’e hizmet. Kim fazla yapıyorsa ölçü o. Sen yaptın sen, ben yaptım ben. Anlaşıldı mı? Birbirimizden kopya nasıl çekeceğiz? Ehl-i Beyt’e hizmet etme, hürmet etme bakımında çekeceğiz. “Yahu filan adam yapıyor, bizde bunu gibi yapalım” diyeceğiz. Anlaşıldı? O yönde kopya helal. “Ya Rabbi Hasan ve Hüseyin'i ben seviyorum sen de sev. Onları sevenleri de sev.” Değil mi? Hasan Hüseyin öyle sıradan Hasan Hüseyin değil. Bak bende bir sürü Hasan, Hüseyin var. Niye koydun? Çünkü ben Hasan Hüseyin'i seviyorum. Babam Hasan, amcam Hüseyin. Benim oğlumun birisi Hasan, birisi Hüseyin bir sürü Hasan Hüseyin. Niye? Hasan Hüseyin'i sevdiğim için. Demek ki Cenâb-ı Peygamber bunu istiyor. Bu kadar büyük servet olur mu? Bir ibadet işte. İbadetin en güzellerinden. Bak oğlum içeri girdi. İsmi Hamza. Hem de Ahmet Hamza. Hamza kim? Ya Peygamber Aleyhisselam Efendimiz’in amcası. Evet, efendim, şimdi burada 1-2 tane de ayet var. Onları da okuduktan sonra toparlayabiliriz. Şura 23, de ki “Ben bu peygamberliğime, risaletime karşılık peygamberliğime ve risaletime karşılık sizden Ehl-i Beyt’ime saygı ve sevgi dışında hiçbir şey istemiyorum.” (Şura Suresi, 23. Ayet) Ayet-i kerime. Ne istiyor peygamber? Sevgi, saygı. Kimden? Bizden. Kime? Ehl-i Beyt’ine. Peki var mı? Toplumda böyle bir şey kaldı mı? Şimdi ayıktırmak lazım toplumu. Evet. “Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden kiri günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak ister.” (Ahzab Suresi 13. Ayet) Allah onları tertemiz yapıyor. Kimmiş bunlar? Ehl-i Beyt’miş. Efendim, Ehl-i Beyt hakkında aslında bu Ramazan münasebetiyle bir oturum yapmanızı ben tavsiye ediyorum. Bu konuda söz sahibi, ilim sahibi, hal sahibi büyüklerimizi bulup biz de istifade etmemizi istiyorum. Getirin, konuşturun. Biz de seyredelim, istifade edelim. Ve bu bunlar deryay-ı ehadiyete giden, deryay-ı ehadiyet kapılar. Ne diyor Cenâb-ı Peygamber Efendimiz? “Ben ilmin şehriyim. Ali kapısı.” Değil mi? İşte o kapıdan içeri girdin mi, Ali kapısından Muhammed'e gidersin. Muhammed kapısından da deryay-ı ehadiyete Allah'a gidersin. Bu işin kanunu, yolu budur. Anlaşıldı.
Birlik Beraberlik Olmadan Bu Ülkede Dirliğin Olması Mümkün Değil
Efendim, birlik ve beraberlik esasen toplumumuzun ilk meselesi, son meselesi, gene ilk meselesi, son meselesidir. Birlik beraberlik olmadan da bu ülkede dirliğin olması mümkün değil. Ama şimdi “bir olacağız” derken Soros’un arkasında bir olunmaz. Efendim bizi haç unsurlarına taşıyanların arkasında bir olunmaz. Öyle değil mi? Vatikan'a taşıyanlarla beraber olunmaz. Ya bu milletin kültürüyle, medeniyetiyle, siyasetiyle, örfüyle, âdetiyle, geleneğiyle, maneviyatıyla bir ve beraber olanlarla bir olacağız ki; milletle paralel olalım, birleşelim ve hakikaten hem maddede, hem manada herkesin hayret ettiği neticeleri elde edelim. Yani “bir olalım” derken; ülkeyi parçalamak isteyenlerle bir olunmaz. Devleti yıkmak isteyenlerle bir olunmaz. Dini tahrif edenlerle bir olunmaz. “Peygambere lüzum yoktur. Devre dışında kalmıştır. Bu devir o dönem midir?” diyenlerle beraber olunmaz. Anlaşıldı? Daha fazla bilmem izah etmeme gerek var mı? Evet bir olacağız. Ne ile? Medeniyetimizle, kültürümüzle, siyasetimizle, örfümüzle, âdetimizle maneviyatımızla bir olanlarla bir olacağız. Eskilerin bir sözü vardır. “Bizi adam edenlerle adam gibi adam edenlerle beraber olacağız ki bu birlikteliğin kıymeti olsun.” Yoksa önüne koyduğun şeytanı bir olduk. Nereye gidiyorsun? Onunla bir olunmaz. Ayette ne diyor Cenâb-ı Hak? Bak “En'amte aleyhim gayril magdubi aleyhim ve lad dallin” (Fatiha Suresi) “Ya Rabbi” diyor “dalalete sapanların sapık olanların yolundan bizi eyleme. Oradan bizi muhafaza eyle.” “İhdinas sıratel mustakim.” (Fatiha Suresi) “Dost doğru yola.” Ha öyle o şekilde bir olduk mu hiç merak etmeyin. Efendim bu tabi kim oradadır kim değildir zaten hepsi bellidir. Bir olacağız, beraber olacağız. Ve inşallah bu güzel üç ayları da layık olduğu veçhiyle ihya edeceğiz diyerek saygılarımızı sevgilerimizi hürmetlerimizi arz ediyoruz. Allah'a emanet olun sevgili dinleyenlerim diyoruz efendim.
Bu sohbeti video olarak izlemek için play butonuna basınız
