info@profdrhaydarbasenstitusu.org

Haftanın Sohbeti - Dinlerarası Diyalog / 17 Eylül 2006
29/01/2026 DİNİ YAŞAM 12

    Neler Okuyacaksınız

Diyalogcular, Bize Papa'nın Temsil Ettiği Dünyayı, İnancı Yaşatmaya Çalıştılar

Efendim bizi takip eden, kıymetli dinleyenlerime saygılarımı, hürmetlerimi arz ederek sohbetime başlamak istiyorum. Bunlar aslında beşeriyet tarihi içerisinde olması, çok da anormal olmayan hususlardır. “Neden” diyeceksiniz? 
Şimdi bizim ülkemizde dinlerarası diyalog hikâyesini ortaya atanlar, aslında bu insanların bugüne kadar sözcülüğünü yaptılar. Adı “Müslüman” ama ruh dünyası onlarla beraber olan insanlar bunlar. Bunların sözcülüğünü yaptılar. Dolayısıyla daha farklı bir şeyin beklenmesi aslında anormal olması lazımdır. “Neden” diyeceksiniz? Çünkü insanlık tarihi kitleler arasında, topluluklar arasında, milletler ve devletler arasında çıkan çatışmaların tamamında medeniyetlerin, kültürlerin, siyasetlerin ve de inançların olduğunu görüyor. En basit bir ekonomik çıkarım bile altında yatan asıl neden, meğer manevi bir aidiyet duygusu olduğunu yapılan araştırmalar bunu ortaya koyuyor. Şimdi, farkındaysanız uzun yıllardan beri Türkiye'mizde kökü o taraflardan beslenen akımlar, işte “medeniyetler buluşacak, kültürler buluşacak, siyasetler buluşacak” gibi birtakım hikâyelerle insanlarımızı avutma cihetine gittiler. Tam da bu saatte işin asıl sahibi Papa, -efendim- “bunlar benim sözcüm ama bizim asıl maksadımız, İslam'ı temelinden inkâr edip, kendi dinimizi bunun yerine ikame etmektir.” Bu konuda bugün Sayın Aytunç Bey'in güzel bir izahı oldu. Sayın Papa, Alman Başkanı ile beraber bir araya geliyor. Şu anda deklare ettiği düşüncelerini onunla beraber karar altına alarak beyan ediyor. “Burada” diyor asıl maksat ki ben de aynen katılıyorum, Türk milletine verilen mesaj, “eğer siz Avrupa Birliği'ne katılmak istiyorsanız, dâhil olmak istiyorsanız, bir defa İslam'ı terk edeceksiniz. Müslümanlıktan vazgeçeceksiniz. Hristiyan olacaksınız. Ondan sonra biz sizi kabul ederiz veya etmeyiz. Siz Müslüman olduğunuz müddetçe bizimle beraber olmanız zinhar mümkün değildir.” Aynen katılıyorum. 
Dedik ya, hadiseler medeniyetlerin arasında, kültürlerin arasında bir çatışma, bir mücadele ise, bunun sonucu da bu olması lazım. Yani “benden ol ki ben seni kabul edeyim.” Nitekim Kur'an-ı Kerim'de ayet Cenâb-ı Hak buyuruyor. “Siz onlardan olmadığınız müddetçe onlar sizi kabul etmezler.” (Bakara Suresi, 120. Ayet) Yani sen ne yaparsan yap, her türlü tavizi ver, ama o seni kabul etmez. Şimdi bizdeki diyalogcular, bizi o tarafa ram etmek için, maalesef taktik geliştirerek, adım, adım, adım, adım, bugün Papa'nın, efendim, temsil ettiği dünyayı, inancıyla birlikte bize yaşatmaya çalıştılar, çalışmak istiyorlar. Biz kimseye iftira etmiyoruz. Bak, izah edeyim. 
“Ben” diyor, bizim bir hoca efendi arkadaşımız, “Papalık Konseyi misyonunun bir parçasıyız.” 10 Şubat 1998 tarihinde, bu arkadaşımız bir mektup yazıyor Sayın Papa'ya. “Ben” diyor, “bu konseyin, Papalık Konseyi'nin, misyonunun bir parçasıyım. Onun için buraya geldim.” Vatikan'ı bir ziyaret yapmış. İsmini söylememize gerek yok. Burada biz dedikodu yapmıyoruz. Yani fikirler nedir, bunu anlatmaya çalışıyoruz. “Ben bunun bir parçasıyım” diyor. “Bunun bir parçasıyım” dediği şey de, “Muhammed zorla dinini kabul ettirdi” diyor. Yani bu anlayışın, Türkiye'ye “benim” diyor. Anlaşıldı mı? Yetmiyor. Bir tanesi çıkıyor, diyor ki, “zorla o dini yayan Muhammed, Papa, bizim” diyor, “o papayla inançta ittifakımız var.” Peygamberi kabul etmeyen bu Papayla, “Amentü'de bizim ittifakımız var. Bunlarla müşterek bir inancımız var”, diyor. Şimdi bunun izahını, bunu diyen insan, gerçek manada bizden midir, o taraftan mıdır, halkımıza ben takdiri arz ediyorum. Ama demiş bunu, tarihini, 17 Nisan 2000 tarihinde. Kaynakları burada bizde mevcut, elimizde. Ama dediğim gibi, olayı biz muhakeme ediyoruz şu anda. Nereye bizim toplumumuzu sürüklemek istiyorlar? Nereden alıp nereye götürmek istiyorlar? Papayla ayrılıkları, gayrılıkları var mı? Onu anlatmaya çalışıyoruz. Varsa, hep beraber bu delillerden sonra, diyelim ki “var”, diyelim ki “yok.” “Aynıdırlar” veya “değildirler.” 

Bizi Avrupa Birliği’ne Almaları İçin Tek Şart, Türk Milletinin İslam'dan Vazgeçmesidir

Bakınız, Kelim-i Tevhid ‘in ikinci bölümünü, yani “Muhammed, Allah'ın Resulüdür.” “Muhammed Resulullah ibaresini söylemeyen insanlar, Müslüman nazarıyla bakılacak bunlara” diyor. Bunlar da Müslüman. “Müslüman oldu mu kurtuldu” demektir. Yani bunun manası bu. “Lafın tamını” derler, “deliye söylerler.” Tarih, efendim, bu bir, kitabın 131. sayfasında, ismini vermiyorum, yazılan bir yazı. Yine, bu arkadaşlarımız, şu anda Kuran-ı Kerim'de, Yahudilik, Hristiyanlık, anlatılıyor. Onların itikatları zemmediliyor. Ama bu Kuran'ın ayetleri, şu anda, bu konudaki Kuran'ın ayetlerinin muhatabı, bugünkü Hristiyan-Yahudi değildir. Ya, Peygamber döneminin Hristiyan’ıdır, Peygamber döneminin Yahudi’sidir. Çok şeyler var. Efendim, ondan sonra, bir tanesi de kalkıp diyor ki, “Hristiyan'dan şehit olur.” Bir arkadaşımızın, kitabının 75. sayfasında, “Hristiyan'da şehit olur.” Şimdi, sana soruyorum, bu Papanın, yani, temsil ettiği akaitten, dolayı yaşayan insanlar, şehit oluyor. İmanları bizim gibi, bizim imanımız gibi oluyor. Onların imanı aynen bizim gibi oluyor. Ve biz onların imanlarını, dünyaya yaymak için, efendime söyleyeyim, görev alıyoruz. Bu misyonu yükleniyoruz. Sana şimdi soruyorum, ben sana “ben Müslümanım” dediğim halde, benim ifade etmek istediğim halet-i ruhiyem, dini anlayışım, senin kanaatin ne olabilir? Onu takdirine bırakıyorum. Ben demiyorum, sen diyorsun. Yani, birileri, eskiden, hiç unutmam, gizli Müslüman, gizli Müslüman. Allah Allah. Yahu, dünyada bu kadar hürriyet var, adam niye gizli Müslüman olsun? Niye kendini saklasın? Meğer bunlar, gizli Hristiyan olmuş da, bizim haberimiz yok. Evet, gizli Hristiyan olmuş. Şimdi bu fikirleri, efendim, kamuoyuna deklare eden, kim olursa olsun, o dünyaya karşı, o dine karşı, ciddi bir muhabbeti var. “Ben Müslümanım”, demek suretiyle beraber de, bunu gizliyor. Ben bunu böyle anlarım. Benim anlayışım bu. Ve o Papa ki, Peygamber Aleyhisselam Efendimiz'e, “terörist” diyor. “Kılıçla, zorla dinini yaydı”, diyor. Bununla beraber hemfikir olacak. Bununla beraber, aynı misyonu paylaşacak, aynı duyguları yaşayacak. E buna, pes doğrusu, efendim. 
Şimdi, bütün bunların sebebi nedir? Ruhen, o dünyanın, insanı olmakla beraber, bunu ishar ederse, hiç kimse buna inanmayacağını, bildiği için, görünüşte ben de “Müslümanım”, demek suretiyle, bizi teker teker veya toplu halde alıp, o rıhtıma taşımak, böylece Avrupa Birliği'nin içinde, olabilmek için, toptan Hristiyan olmaktır. Politikanın özü ve aslı budur. Ben bunu böyle görüyorum. Sayın Aytunç Bey, şahsen, çok iyi bir tespitle, bizim de ufkumuzu açtı. Aynen bunu ben de böyle görüyorum. Yüce milletimizin de, bunu düşünerek, efendim, hadiseye baktığı zaman, diyalog süreci, Avrupa Birliği süreci, farkında iseniz, her ikisi bir anda atağa kalkmıştır. Ve burada her ikisinin de amacı, yüce Türk milletini, inancından mahrum etmektir. Nitekim 9. asırda Türkler, Avrupa içlerine kadar geldiğinde, Avrupa'ya, Türkleri sokmadılar. Bugünkü Almanların, o günkü dedeleri. Şart olarak, “Hristiyan olursanız biz sizi, bu bölgede, kabul ederiz” dediler.  Ve nitekim onlar da dinlerinden döndüler, Avrupa'nın belli kesimlerine, yerleştiler. Bugün Macarların aslına bakın, Türk’tür ama Hristiyan’dır. Avrupa'da kalabilmek için, gerçi o tarihlerde, Türkler İslam değildi. Yani Orta Asya boylarında, yaşayanlar, İslam değildi. Yani Hristiyanlık dünyası, çok bağnaz bir dünyadır. Kendinden olmayanı, asla kabul etmez. Özetle deriz ki, bugün bizi, Avrupa Birliği'ne, kabul etmelerinin tek şartı, ötekiler tali şartlardır. Tek şartı, Türk milletinin, İslam'dan vazgeçmesiyle orantılıdır. Anlatabildik mi? Bunun dışındaki şartlar, tali şartlardır. Bu millet de, Müslümanlıktan vazgeçmeyeceğine göre, ta baştan söylediğimiz gibi, Avrupa Birliği bir rüyadır, bir hayaldir, bir vehimdir. Bizim için düşünülmesi asla mümkün olmayan bir kuruntudur. Anlatabildim mi? 

Akıl Allah'ı Anlamak İçin Değil, Allah'ın Ne Olmadığını Anlamak İçindir

İslam dininin akıl dışı olduğunu iddia eden insan kadar efendime söyleyeyim akıl fukarası dünyaya gelmiş değildir. Bu insan bu dediğimiz şekilde kendisini tanıyabilmesi için en az ona bir sepet akıl lazım ki kendinin bu denilen seviyede olduğunu anlasın. Anlatabildim mi? Kaldı ki dinimiz İslam, akıl dinidir. Aklı olmayanın da dini yoktur ibaresi akaidimizde mevcuttur. Yani mükellef değildir. Mükellefiyetin şartı akıl baliğ olmaktır, akıl ehli olmaktır, aklı çalıştıracak düzeye çıkmaktır. Onun da belli bir yaşı vardır o yaş altında olan insanlar mükellef, yani sorumlu değildir. Hiçbir mevzudan mükellef değildir, sorumlu değildir. Kavrama niteliğini elde ettiği andan itibaren, akılla kavrama niteliğini, “neyin doğru, neyin yanlış, neyin faydalı, neyin zararlı” işte bütün bunu anlama halinden sonradır bir Müslüman'ın mükellefiyeti, bir insanın mükellefiyeti. Onun için İslam dini kadar akla yer veren dünyada ikinci bir din yoktur. Ancak Sayın Papa'nın ifade etmek istediği “biz aklımızla Allah'ı kavrarız ve ona göre ona bir vasıf belirleriz” iddiası ise bu doğrudur ama hakikate göre de yanlıştır. Neden? Çünkü Cenâb-ı Vacib-ül Vücut olan Allah akılla kavranacak ve ifade edilecek, anlatılacak bir irade, bir güç değildir. Onun çok ötesindedir. Aklın Allah'ı kavrayabilmesi için, aklın Allah'ı ihata edecek, kuşatabilecek çapta elinde delilleri olması lazım. Onun azameti, büyüklüğü olması lazım. Hâlbuki böyle bir gücü aklın yok. Akıl okyanus içerisinde hani bir ummanda bir balığın ne kadar okyanusu anlayabiliyor, ne kadar ifade edebiliyorsa, akıl da Allah'ı o kadar tanıyabiliyor, anlatabiliyor. O bakımdan akıl Allah'ı anlamak için değildir. Akıl Allah'ın ne olmadığını anlamak içindir. Aklın vazifesi “Allah budur” değil. Bu değildire olmadığını anlamada, efendime söyleyeyim, bize hüccet sunar, delil sunar. 
Nitekim Kur'an-ı Kerim'de Hz. İbrahim Aleyhisselam yıldızları görüyor, ''Aa benim Rabbim bu'' diyor. Bir arayış içinde. Bir de bakıyor yıldızlar battı. Arkasından batan mahlûkat benim Rabbim olamaz. Bir de ayı görüyor, ''Aa bu daha büyük, herhalde budur'' diyor. O da onun da battığını görünce, ''Bu da olamaz'' diyor. Neticede, güneşi bütün haşmetiyle, azametiyle görünce, ''Tamam işte budur benim Rabbim.'' O da akşamın karanlığına gömülünce, ''Bu da olamaz'' diyor. Dikkat edilirse, ayetteki nükteler Allah'ın ne olduğunu değil, ne olmadığını anlamada akıl kifayetlidir. Anlatabildik mi? Aksi takdirde akıl, Allah'ı kuşatması gerekir ki bu hiç mümkün değil. 
Peki, o zaman, Allah'ı yani biz tanımayacak mıyız? Onunla bir ilgi, alaka kurmayacak mıyız? Yüce Rabbimiz, akla değil, bu görevi insanın kalbine bu vazifeyi vermiştir. Kalp bir ayinedir. Oraya “ayine-i ilahi” denir. Cenâb-ı Vacib-ül Vücut Hazretleri, zatıyla, sıfatıyla, esma-i ilahisiyle beraber o kalbe tecelli eder. Bizim dilimizde yansır diyelim. O kalp aynası, o nurani tecellileri gösterir ve Allah'ı tanır. Anlatabildik mi? O bakımdan akılla beraber siz Allah'ı tanıyamazsınız. Binlerce sayfa kitap okursunuz, Allah'ı yaşayamazsınız. Ama taatla, ibadetle, zikirle, manevi zevkle Allah'ı yaşarsınız. O tecelliler kalbinize iner, yaşadığınız Allah'tır. Yani mesela İslam tasavvufunda işte “Ene'l- Hak” diyenler vesaire efendim gibi. Niye bunu söylemişler? Öyle bir noktaya gelmiş ki Allah'ı tam yaşamış. Bu iş bir zevk işidir. Bir kurbiyet işidir efendim. O tecellilere ermedir. Yoksa akılla o matematik hesabı gibi önüne koyma değildir. Allah'ı tanımanın yolu kalpten geçiyor. Kalple biz Allah'ı tanırız. İslam da işte onun için kalp ile tasdiktir iman. Değil mi? Dil ile ikrar edeceksin. Kalp ile tasdik edeceksin. Akıl insanı o kapıya getirir. Vazifesi sadece budur. Ama o deryayı ehadiyette açılmak, onu tanımak, onu yaşamak tamamen gönül işidir, kalp işidir. Binaenaleyh, Sayın Papa bu zevkten, zevki ilahiden mahrum olduğu için neyin Allah olmadığını da aklıyla bulamadığı ve aklı ona kendi Allah'ı “budur” dediği için maalesef o kapıya yaklaşamamıştır. Anlatabildim mi?  Sadece o değil, onun gibiler. Mesela Allah'ı müşahhas halde tarif ediyor. Yani onun gözünde, onun kulağında, onun dilinde, onun elinde Allah tutulur. Allah yaşanır. Yani eli tutarsın. 
Nedir bu ruhü'l kudüs? İsa Meryem üçlüsüdür. Peki sen İslam akaidinde böyle bir ilah tarifine rastladın mı? Anlatabildik mi? Onun mantığında bu doğrudur. Onun için onun mantığında ilah olan, efendim, gönül dünyasında yansımaz. Bizim mantığımızda, bizim ölçümüzde ilah olan da akıl dünyamızda yansımaz, gönül dünyamızda yansır. Biz onu hal ile yaşarız, hal ile anlatırız. Yunuslarımız, Mevlanalarımız, Hacı Bektaşi Velilerimiz, Şah Abdülkadir Geylanilerimiz, Şah-ı Nakşibendlerimiz. İşte bu, bunlar bu zengin dünyanın, anlatmaya çalıştığımız dünyanın ürünleridir. Ve bunlar, Efendim, aklıyla onun koyduğu esasların hikmetlerini kavrayarak insanlara Allah'ı o esaslardan hareketle anlatırlar. Onun büyüklüğünü, azametini tarif ederler. Ve böylece o yoldan gelen “Ümmet-i Muhammed” dediğimiz insan sınıfı da hakikate, huzura, saadete, mutluluğa ermiş olurlar. Anlatabildik mi efendim? Bu kadar kâfi zannederim. 

Papa’nın Tensip Ettiği Sayın Erdoğan’a Bir Kardeş Olarak, “Gittiğin Yol Doğru Değil, Yanlıştır, Kendine Gel” Diyoruz 

Bize Erdoğan modelini tensip edip tavsiye ettiği sözü kâfi. Buradaki hakikat, biz başta ne söyledik? Diyalog süreciyle Müslümanları bu rıhtımdan alıp, Hristiyanlık rıhtımına bağlamak isteyen bir kadronun olduğudur Türkiye'de. Bunu anlattık değil mi? Şimdi nasıl bir Papa ki, senin peygamberini kabul etmeyecek, peygambere ümmet olan insanı kabul edecek. Peygambere “eşkıya” diyecek, onun arkasından gelene onu tavsiye edecek, “örnek insan budur” diyecek. Ben şahsen, Sayın Erdoğan'ın yerinde olsam, oturur düşünür, başımı iki diz kapağımın arasına koyar, ağlarım. “Ne kadar büyük ben cinayet işledim ki, bu musibet benim başıma geldi” derim bunu. Bakınız, Tebük Seferi olması lazım. Hani seferden geri duranlar, -efendim- ağaca bağlanmıştı. Hristiyanlar geldiler, kendilerinden olma teklifini, yanılmıyorsam, yapmışlardı. Sahabe, istiğfar ile “biz ne yaptık ki bu kadar musibet, bela üzerimize sağanak sağanak yağıyor. Ben ne yaptım ki peygambere, efendime söyleyeyim, beni ters düşürmeye çalışıyorlar.” Bilmem anlatabiliyor muyum? Şu hal tam sanki bu. Yani, biz Sayın Başbakanımızın inancına olan zannımız tamdır. Şimdi o ağaca mı bağlar, nereye bağlarsa bağlasın, bilemiyorum ama durumu hiç iç açıcı değil. Onun ayıkması için, biz buradan kendisine, bir kardeş olarak, “gittiğin yol doğru değil, yanlıştır, kendine gel” diyoruz.
Zaten, yani Türk milletinin inancıyla, batının hesaplaşmasının temel esprisi, bu coğrafyanın kendisidir. Yani bu coğrafyayı, bu milletin elinden alabilmeleri için, onun kalbindeki imanı alması şarttır. O iman orada kaldığı müddetçe, efendim, hiçbir haçlı, bu toprakları kendine vatan edemeyecektir. Bunu çok iyi bildiklerinden, asıl hesap, bu milletin imanı üzerine oynanmaktadır. Onun için de biz, temel itibariyle, dini ve milli bütünlüğümüze yönelik tehditler ile bu meseleleri ta 15-20 yıl evvel ifade etmeye çalıştık. İnşallah yüce milletimize bu konuda da faydalı olduk diyorum. 

Türkiye'de Hazinedeki, Bankadaki, Piyasadaki Para Borçtur

Bir defa, Türkiye'nin iktisattaki rizikosu yeniliği. Şimdi tamamen borç üzerine, ekonomisini bina etmiş, dünyada ikinci bir devlet, Türkiye gibi bulmanız hiç mümkün değil. Mesela hazineye bakıyorsunuz, hazinede olan paranız borç. Piyasaya bakıyorsunuz, piyasada olan paranız borç. Bankalarınıza bakıyorsunuz, bankalarınızda olan paralarınız borç. Sendikasyon kredileri alıyor bankalar, efendime söyleyeyim, devlete para satıyor, yani faizli para veriyor hazineye koyuyor; hazinedeki borç, bankadaki borç, piyasadaki borç. Böyle bir piyasada, böyle bir memlekette, iktisat, ekonomi, risk taşımasında nerede taşısın? Bu yeni değil. Peki bugüne kadar bunlar sesini çıkarmadı da, şimdi niye konuşmaya başladı? Bugün isteyecekleri bazı tavizler var. “Bak haberin olsun, sen kılıç üzerindesin, sırat köprüsündesin, devirdik mi, çevirdik mi kafanın üstüne gideceksin. Kafana akıl koy. Yürümek istiyorsan, bu kılıcın üzerinden geçmek istiyorsan, bizim dediklerimizi yapmaya mecbursun.” IMF'nin mesajı budur. Ekonomistler onu demiş, bunu demiş, bunların hepsi hikâye. Türkiye'de ekonomi zaten battı. Yani ortada senin benim ekonomim yok. Neyden bahsediyoruz biz? 
İç ve dış 450 milyar dolar borçtan bahsediyoruz. Anlatabildim mi? Dolayısıyla böyle bir ekonomide “zaten işler yolundadır. Biz yüzde sekiz buçuk büyüyoruz” ifadeleri lafügüzaftır. Bunların hepsi hikâye. Ne büyümesi? İşçine zam veremezsin. Memuruna zam veremezsin. Hiçbir yatırım yapamazsın. Tarım, hayvancılık tamamen aradan çıkmıştır. Vatandaş aç susuz yaşıyor. E sen kalktın diyorsun ki “ben Türkiye'de ekonomiyi düzelttim.” Bunların yaptığı iş, işte şu ana kadar verdikleri tavizlerle, ha bu taviz nerede oldu? Bir baktın Güneydoğu konusunda oldu. Irak konusunda oldu. Bir bakıyorsun Lübnan konusunda oldu. Askerin gönderilmesi konusunda oldu. Kıbrıs konusunda oldu. Ruhban Okulu konusunda oldu. Hülasa bunu sıralayabilirsin. Bu tavizleri tek tek vererek, bu şu saate kadar geldiler. Şimdi kanaati şahsiyem, çok daha büyük taviz istiyorlar. Ama burada unutmamamız gereken bir husus var. Bu tavizler verildikçe, Türkiye'nin kuşatılması ciddi şekilde güçlendiriliyor. Türkiye kuşatma altına alınıyor. Ben derim ki, Türkiye'nin, hukuk önünde sorumlu olan, güç ve kuvvet sahibi insanları, kurumları, kuruluşları var. Bunlar devreye girip, hükümeti ayıktırmaları, “Yanlış yapıyorsun. Bu şekilde bir yere varılamaz. Sizin yaptığınız bütün icraatlar, Yüce Türk milletini sahneden silme manasına geliyor” demelerinin vakti gelip geçtiğini âcizane ben yüce milletime buradan ifade etmek istiyorum. Ne ekonomisinden sen bahsediyorsun? Var mı ekonomi? Kimin parası? Hazinede 60 milyar dolar para varmış. Kimin parası var? 
Yabancının parası var. 60 milyar dolara senede şu kadar faiz ödüyorsun. Ve bizim borçlarımıza mukabil, yılda ödediğimiz faiz rakamları da, 130 katrilyondur. Bunun 55-60 katrilyonunu bütçede gösteriyorlar. Ondan sonra da “erteledik” bahanesiyle bütçe dışına atıyorlar. Böyle muhasebe mi olur? Böyle idare mi olur? Bunların yaptığı hiçbir şey yok.  Ve çok samimi konuşuyorum, bilen insanların önünde bunların hesabı çok zor olacaktır. Biz devamlı surette bu uyarılarımızı yeni değil, iki seneden bu tarafa ciddi şekilde yapmaktayız. Ama takdir edip uymak, gerekli tedbir almak onların vazifesi. Paşa gönülleri bilir, diyebilirim efendim.

Ülkemiz Üzerinde Ciddi Hesapları Olanlar, Bu İktidar Döneminde Türkiye’yi Kuşatma Altına Aldılar

Mesele Denktaş meselesi değil. Mesele şu: Kıbrıs, bundan dört buçuk sene evvel, sözü verildi. Bu verilen sözler, adım adım, şimdi icraatla beraber, devredilme noktasına geldi. Anlaşıldı mı? Biz hatırlarsanız, üç buçuk, dört sene evvel, konuşmalarımızda, şu dokuz madde, vaat edilerek, iktidar olunmuştur. Dedik mi? Onun, Türkiye'deki ayağıydı bu. Bir de Washington ayağı var. O Washington ayağında, bu dokuz maddeye söz verildi. Şimdi icraata bunlar geçiyor. İcraata geçmek için, “filanca gidecek, filanca gelecek, o parti kurulacak, bu parti çıkacak.” Bunlar işin teknik ayağı. Ama niyet olarak, bunu biz kafamızdan sildik. Kıbrıs silindi. Kafada yok şimdi. Ruhban Okulu gündemde. Niyet olarak, bu böyle. “Sur içi İstanbul'un, sahipleri, biziz” diyorlar. Onlara “evet” deniliyor. Anlatabildim mi? 
Sen, Mahmut Hoca'nın camiinde olan olayı, sıradan bir hadise mi zannediyorsun? Burası benim bölgem. Bu memleket, benim memleketim. Sen sarıkla, cübbeyle, burada nasıl dolaşabilirsin? İki tane, güzide insanını, o insanları, şehit ettiler. Şimdi işin, başka bir yönü var. Ölenler, hakkında konuşulmuyor. “Niçin bunlar katledildi? Camide gelip öldürüldü?” Bunlar konuşulmuyor. Katil, efendime söyleyeyim, linç edilmiş. “Niye bunu kim linç etti” deniliyor? Şu işe bak. Anlatabildim mi? Yani, Arap saçına dönmüş. Ama, bütün bunları da bu noktaya getiren kim biliyor musunuz? Geçen başbakanı dinliyorum, sanki Mahmut Hoca'nın cemaatine, efendim, arka çıkıyor havasında. Yok, sen, senin siyasetin, o nokta, orasını bu hale getirdi. Birinci dönemde Sayın Erbakan'ın siyaseti, ikinci dönemde senin siyasetin. Sen şimdi onları, lafla kandırabilirsin. Bakalım Allah'ın huzuruna nasıl hesap vereceksin? Tiyatro oynuyorsun sen be. Bilmem anlatabiliyor muyum?  Ha, bu böyle gitti. O oranın aslı da ne? Diyor adam ki, “bura benim” diyor. “Bunu bana senin, idarecinin söz verdi. Sen burada duramazsın. Pılını pırtını topla, çek git buradan.” Mesaj bunlar. Yarın bir başkası, daha başkası, olma ihtimali, bana göre %100, 99 değil. Ve bir iktidarın, efendime söyleyeyim, istihbaratı olacak bu işleri, tespit edemeyecek. Niye sen iktidarsın? Söyle bana bakayım. MOSSAD senin elinde, SİHA senin elinde, kardeş gibi geçiniyorsunuz. Efendim, uydudan gömleğinin yakasının numarasını okuyor. Hep bunları biliyor da, bunu mu bilmiyor? Ha, milletimizin ayıkması lazım. Mahmut Efendi'nin ayıkması lazım. Etrafının ayıkması lazım. Oyunlara gelmemeleri lazım. Anlatabildim mi? 
Bunların hepsini bir çırpıda toparlar ve de ifade etmeye çalışırsak, deriz ki, efendim, “ülke üzerinde ciddi hesapları olanlar, bu iktidar döneminde, maalesef ülkemizi, kuşatma altına almışlardır. Bu iktidarın da bundan sonra yapabileceği, bu kuşatmadan, sağ salim, zayiat vermeden çıkabileceği, bir hüneri, bir mahareti, bir matematiği, bir niyeti de yok. Her şey, güllük gülistanlık göstererek, uyutma maalesef, pozisyonunu seçmiştir. Allah onları da ayıktırsın” diyelim. Milletimizin de hakikati, gönüllerine nakşetsin. Başka diyeceğimiz bir şey yok. Yani Kıbrıs meselesi, sadece tek başına bir olay değil. Bir bütünün bir parçası. Onu tuttuğun zaman, bak elimize nereye geldi. Hiç alakası var mı? Ama var. Bir bütün bu. Oradan, bunu da geç, ruhban okulu. Bak önümüzdeki günlerde, önümüze çıkacak. Anlaşıldı mı? 

Eğitim, Türk Milletinin ve Devletinin Birinci Meselesidir

Şimdi, eğitim aslında, Türk milletinin ve devletinin olmazsa olmaz birinci meselesidir. Çünkü her millet kendi insanını, eğitim şartlarında, eğitim kurallarında yetiştirir. Dünyada hiçbir devlet ve millet yoktur ki, kendisini idare edecek, yönetebilecek ve orada vatandaş olabilecek insanını şekillendirmez. Yani hangi devlete bakarsanız bakın, mutlaka insanı hakkında bir modeli, bir kimliği vardır. Fakat Türkiye üzerine gelindiğinde, görüyoruz ki, biz kendi insanımıza bir model biçmemişiz. Adına “Türk” diyoruz, Türklükle alakası olmayan, birtakım safsatalar, şunlar bunlarla, bu çocukları eğitiyoruz. Yapılması gereken, benim inancım ki biz de aynı düşünceyi kurallaştırdık. Demokratik laik cumhuriyetimizi taşıyabilecek, onda vatandaş olabilecek, gerek yönetici, gerek siyasi, gerek ilim adamı, gerek vatandaş, her konuda ve konumda, birey olabilmesini, okullarımızın eğitim kurallarından yetiştirmemiz lazım. Anlatabiliyor muyum? Bunu yapmadığımız müddetçe, neyi hayata geçirirseniz geçirin, bunun hiçbir kıymeti olamayacaktır ve de olmayacaktır. 
Milyonlar giriyor imtihana, yüzbinleri alınıyor. Gene milyonlar devre dışı kalıyor. Benim öğretim görevli yaptığım, Azerbaycan'da yükseköğretim oranı, mezuniyet oranı yüzde yetmiş yedidir. Yüzde seksenlere varıyor. Türkiye'de yükseköğretim yapmış, yani üniversiteye bitirme oranı da, yüzde yediler, yüzde altı buçuklar. Yazık günah değil mi? Bu milletin neyin noksan? Onu söyle bana. Neden bunun önünü kapatıyorsunuz ki? Yani sanki gençliğimize siz mezun olduğu zaman, “aha işin şurada, git çalış.” Böyle bir mecburiyeti varmış gibi, bir de üniversite önünü tamamen kapatıyorsunuz. Çocuğun alacağı bir diplomadır ya. Asacak onu evine, bakacak, psikolojisini tatmin edecek. İşi yok, gücü yok. Hiç olmazsa bu fırsatı ver ona. Güveni gelecek. Kendi iç dünyasını kendi kurabilecek. Bu azmi, bu gayreti çocuklara vermiyorlar. Bana göre bu, Türk milleti üzerinde çok ince düşünülmüş ve de hesap edilerek uygulanmaya konmuş bir projedir, bir programdır. Acilen yapılması gereken, bütün lise mezunlarını, üniversiteye, yeter ki okumak istesinler, almaktır. Daha ne arıyorsun? Çocuk okumak istiyor. Efendim kabiliyeti yüzde yüz değil. Neyin sen öğretim görevlisisin baba? Neyin öğretmenisin? Yüzde ellilerden, yüzde altmışlara, yüzde yetmişlere çıkarmak senin vazifen. Bunu yapamıyorsan lütfen terk et orasını. Bunu yapacak birileri var. Niye ısrar ediyorsun? Senin ısrarın, millete, nesline bir şey kazandırmak değil. Ya ne? Onu dondurmak, onu yıldırmak, onun ufkunu daraltmak, dünyasını yok etmek. 
Bu acı tecrübeler ve yaşantılar içerisinde yeni bir öğretim yılına giriyoruz. Yine de yüce milletimizin evlatlarına hayırlı başarılar diliyorum. Hiç kimse yeise düşmesin. El ele vereceğiz. Bu zorlukları, bu badireleri aşacağız. Bütün bunların planı, programı ve projesi hazırdır. Kuşku duymayalım ama tek yürek, tek bilek olalım. Her konuda, sadece bu konuda değil, her konuda biz bunları yapmaya varız. Dediğim gibi kimse yeise kapılmasın. Yeter ki kucaklaşalım, beraber olalım. Bir bilek, bir yürek bu meseleleri planlı, programlı, projeli hale getirip çözmeye çalışalım diyorum. İzleyen kardeşlerime saygılarımı, sevgilerimi, muhabbetlerimi arz ediyorum efendim. 
 

Bu sohbeti video olarak izlemek için play butonuna basınız



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir