info@profdrhaydarbasenstitusu.org

Güncel İç ve Dış Meseleler
04/04/2025 SİYASET 204

    Neler Okuyacaksınız

Şark Meselesi ve Batılıların Anadolu Politikası

Batının Trabzon Bölgesi üzerindeki hesabı Trabzon’un Fethine Kadar Sarkar

Şimdi Ortadoğu coğrafyası ve ülkemizin içinde bulunduğu durum yeni bir projenin hayata geçmesi ile ortaya çıkan durum değildir. Bunu sık sık ifade ederim. 1850 yılından sonra Hicaz Bölgesi üzerinde uygulanan İngiliz politikasının, II. Dünya Savaşı'ndan sonra Amerika Birleşik Devletleri'ne devredilmesi ve o tarihi itibarıyla da gerek Hicaz bölgesinde, şimdiki adı Ortadoğu ve gerekse Anadolu üzerinde hesabı olan Batı ve Amerika Birleşik Devletleridir. Yüz elli yılın üzerinde bu bölge üzerindeki hesaplar ciddi bir şekilde yoğunlaşmıştır. Ama geçmişine bakarsanız Trabzon'un fethi ile de Fatih'in Trabzon'un fethinden sonra da Yunanların bu bölge üzerindeki hesabı, o dönemlere kadar sarkar. Şöyle ki; Fatih Sultan Cennet mekânın İstanbul'u, af edersiniz Trabzon'u fethi tarihi bir olaydır. Burada fatih Perslerden Trabzon'u devralmıştır. Yani bu bölgenin insanları kati manada Türkler ve Perslerdir. Ancak Persler, Helen kültürünü benimsediği için bu kültürün ayağı olan günlük hayat, bir insanın yemesi, içmesi, konuşması, yatması, kalkması, bunu benimsediği için burada Helenizm’in devamı için Yunanlılar, bilhassa Müslümanlar tarafından fetih olunmasından dolayı, ekstra bir yatırım yapmışlardır bu bölgeye. Yani burasını Rumlaştırmaya çalışmışlardır. Asıl Rumluk olayı buranın halkının Rum oluşundan filan değil, İslam'a karşı olan tepkilerini ortaya koyabilmek için –efendim- Helen kültürüne yoğunlaşmışlar ve buradaki insanlara, “Biz Rumuz,” bunu itiraf ettirmeye veya bunu söyletmeye çalışmışlardır. Hüseyin Mümtaz'ın da ifade ettiği gibi bu bölgede Rum filan yoktur. Kültürlerin birbirinden alışverişi vardır.

Şimdi olayı ben şunun için ifade ettim. Yani bu bölge üzerindeki hesaplar eskiye dayanıyor. Bilhassa Karadeniz Bölgesi üzerinde.

Anadolu üzerindeki hesaplar yine Batının Şark Projesi kapsamında, bu toprakların kendilerine ait olduklarını iddia ederek, aslında kendi kavimlerinden hiçbirinin unsurunun olmamasına rağmen, “coğrafya bize aittir” diyebilmek için onlar da çok ciddi bir kültür mücadelesine girdiler.

Büyük Ortadoğu Projesi Bir Haçlı Savaşıdır 

Ortadoğu toprakları üzerindeki hesaplar da malumunuz, Müslüman Arapların, İngilizlerin propagandası ile Türk-İslam dünyasına ters düşmesi ile birlikte, maalesef o bölgelerdeki tasarruf da Müslümanlardan alınıp Hristiyan Batı Âleminin eline geçmiştir. Şimdi işin özeti şu:

22 İslam Ülkesine hükmeden Osmanlı İmparatorluğu'nun hinterlandında çok büyük bir coğrafya var. Bugün Batı'nın hesabı bu coğrafyada hâkimiyetini teessüs ettirmektir. Bu 22 ülkede de kabul etsek de etmesek de maneviyat olarak İslam dini mevcuttur. Haçlı dünyası ne kadar “Biz dinimiz için bu mücadeleyi vermiyoruz, bu olan savaşlar orada bir takım olaylardan dolayı kaynaklanmış oluyor.” demiş olsa da temelde burada yatan mücadelenin adı bir “Haçlı Savaşı”dır. Hatırlarsanız 11 Eylül ikiz kulelerinin vurulması hadisesinden sonra Haçlı Seferlerini Sayın Bush ilan etmiştir. O günden bu tarafa aleni olarak İslam dünyası üzerindeki bu hesaplar devam ediyor. Bu hesapların tamamı da Büyük Ortadoğu Projesi Kapsamında projelendirildi. Ve bu kapsamda Türkiye'nin de içinde olduğu bu 22 İslam Ülkesi üzerinde, yani halkı Müslüman olan İslam ülkesi üzerinde çalışmalar devam ediyor.

11 İkiz Eylül İkiz Kulelerinin Vurulması ve Afganistan İşgali 

Malumunuz 11 Eylül hadisesinden sonra Usame Bin Laden aranıyor. Nerede? Afganistan'da. Halbuki Usame Bin Laden Afganistan dağlarında idi iddialara göre. Gidildi, Afganistan'a girildi. Afganistan'a girildi, ama dağlar terkedildi. Bir şehir işgal edildi. Kendi düzenini kurdu, üssünü yerleştirdi. Ondan sonra çekilip ayrıldı. Eğer maksat “11 Eylül hadisesini çıkardı” diye iddia ettiği Usame Bin Ladin'i bulmak olsaydı, Amerika Birleşik Devletleri'nin asıl derdi, Onu yattığı inden çok rahat çıkartabilirdi. İşin bir bu tarafı var, çıkarmadı. Niçin çıkarmadı? Tabii, bunların hepsi muamma. İki; bu aile, Usame Bin Ladin Ailesi, Amerika Birleşik Devletleri'nin en üst seviyesindeki yöneticileri ile tüccarları ile adeta kol kola gezen, beraber oturup kalkan, yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen bir aile. Şimdi bir ara geliyor en yakın dostları oluyor, bir ara geliyor dağda takip ettikleri eşkıya oluyor. Kısaca onların da bu çatışmada menfaatleri olduğu için benim görebildiğim kadarıyla, bu aileyle ABD yönetimi arasında çok ciddi verkaçlar var. Bir müsabaka yapılıyor, bu müsabaka bilinçli bir müsabaka. Olay böyle. Şimdi Afganistan işgal ediliyor dediğimiz gibi, aranan insan bulunamıyor.

ABD’nin Irak Çıkartması ve Saddam Hüseyin

Üçüncü olarak, mesela Sayın Saddam'ı düşünelim. Saddam da o bölgeye yani Irak’ın başına, seçilmiş bir ajan olarak bizzat Amerika Birleşik Devletleri tarafından gönderilmiştir. Burada ihtilali CIA'nın kontrolünde, desteğinde Irak'ta gerçekleştirmiştir, Saddam Başkanlığı ele alıyor. Burada şunu demek istiyorum. Yani ABD, Sayın Saddam'a destek olmamış olsaydı bugün Saddam'ın yerlerinde yeller eserdi. Önce onu destekledi. İşin garip tarafı desteklemesinin asıl nedeni de İran ile beraber aralarını açmak, bir taşla iki kuş vurmaktı. Hem İran'ı hem de bu arada gerekirse Irak’ı devreden çıkartmaktı. Ama öyle oldu ki; o günün şartlarında İran Amerika'nın şahsında ve batının şahsında, bütün dünya ile mücadele etmesine rağmen İran’ın sırtını yere getiremediler. Yani öyle de bir olay var.

Şimdi o gün başlayan bu mücadele Saddam vazifesini ifa ettikten sonra, artık halli noktasına sıra gelmişti ki; o güne kadar demokrasiyi, insan haklarını düşünmeyen Batı ve ABD’nin birden hatırına insan hakları geldi, birden hatırına demokrasi geldi. Ve bu gerekçe ile de Irak’a çıkarma yaptılar. Bu gerekçeyle Irak’a çıkarma yaptılar. Fakat bu çıkarma da çok enteresandır ki; bizzat Paul Wolfowitz’in ifadesine göre, onun ifadesine göre; “Kendilerini bizzat Sayın Tayyip Bey'in cesaretlendirdiğini ve bu konu hakkında da kendilerinin pek böyle bir azim ve cesaretli olmadıklarını itirafla onları bu noktaya getirenin Sayın Tayyip Bey olduğunu beyan ettiler. Yani Irak çıkarmasında onları bu coğrafyaya azmettiren maalesef AK Partisi ve Sayın Başbakan olmuştur. Gerçi o günlerde Sayın Başbakan, henüz Genel Başkan seviyesinde idi. Şimdi bu bir tarafa.

Irak çıkarmasından sonra ne oldu?

Zannedildi ki; Irak bir anda ele geçecek, istediğimiz biz tahribatı yapacağız, istediğimiz coğrafyada, istediklerimizi elde edeceğiz. Bu planla, bu programla Irak’a girildi. Bir de görüldü ki; karşılarında bir Şia Dünyası var, karşılarında bir Ehli Sünnet Dünyası var. Zaten bu bölgede daha önceden Yahudilerle işbirliği yapan bir de Kürtler var. Asıl hesap da Kürtleri burada öne çıkarmaktı. Ne oldu sonra? Bizim Güneydoğu Bölgemizde, Kuzey Irak Bölgesinde, daha önce tampon bölge oluşturdukları o bölgede, Kürklere çok ciddi manevra kabiliyetini verebilecek imkân tanıdılar. Ama bu imkânla birlikte elde etmek istedikleri oyunları da %100 başaramadılar. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin o tarihlerde, bu bölgede hâkimiyeti nedeniyle de istedikleri oyunu tutturamadılar. Şimdi Irak, evet işgal edilmiş vaziyette, ama istenilen düzeye çıkamadılar, istenilen seviyeye ulaşamadılar. Bu arada BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) projesinin de hayata geçmesi gerekiyor, ne yapalım? Ne yapılsın? Ne yapılması lazım? ABD, kalkıp okyanusun ötesinden gelip de burada hâkimiyetini kurması zor, belki de imkânsızdır: “Bu bölgede Türkiye’yi de ikna etmeden biz herhangi bir işlem de yapamayız, İsrail'i ayakta tutmamız da mümkün olmaz.”

Ve maalesef bu andaki iktidarla Tayyip Bey riyasetinde olduğu hükümetle, ciddi bir anlaşma yapıldı. Bu anlaşma halen geçerlidir. Zaten Sayın Tayyip Bey, bunu açık ve net olarak ifade ediyor. Ben diyor, “Bush’un bu bölgede eş başkanıyım” diyor. Onun için onların aldıkları bu kararı hayata geçirmekle mükellef. Uzun sözün kısası, 22 İslam Ülkesinin işgali söz konusu. Büyük Ortadoğu projesinin aslı ve özü bu bölgenin işgalidir. 

Peki, bu işgal nasıl olacak?

Büyük Ortadoğu Projesi ve Dinlerarası Diyalog

Bu işgal “Dinler Arası Diyalog” adı altında insanların İslam'a karşı olan bağlılıklarını, Ehli sünnet akaidinin zafiyete uğratılmasını, Peygambere olan bağlılıklarını devre dışı bırakıp, Peygambersiz bir İslam, sulandırılmış bir İslam ve de Hristiyanlaştırılmış bir Müslüman tipi. Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında dinler arası diyaloğun, “Ilımlı İslam” adındaki ortaya koyduğu din modeli budur. Yani dışarıdan İslam görünecek, giydikleri elbisenin adı Müslümanlık. Ama içindeki ruhun adı da Hristiyanlık. Şu anda yapılmak istenilen bu bölgedeki oyun budur. Evvela bunu Türkiye'de hayata geçirebilsinler ki; Türkiye hem onlara numune olarak, örnek olarak gösterilsin, hem de bu örneklerden yetişmiş insanlar bu bölgelerde faaliyet yapabilsin. İşin aslı da bu.

Evet yeni yeni, biliyorsunuz Kur'an'a yeni yeni yorumlar getiriliyor. Artı; yeni tefsirler, Kur'an ayetleri, güya İncil'in, Tevrat’ın bu hükümleri ile beraber tefsir ediliyor. Çok garip, çok saçma, işte İslami olmayan bir tavır, bir düşünce, bir hareket. Buradaki bahane de “Biz işte medeniyetleri buluşturuyoruz. İnsanları dinde buluşturduk mu, barışırdık mı, artık bütün eylemlere, olaylara mani oluruz.” Gerekçesi. Bu hakkı batıl ile örtmektir. Bu iddianın özü hakkı batıl ile örtmektir. Hakkı gizleyerek batılı öne çıkarmak, batılın adına “Hak” demektir. Hakkı batıl, batılı hak gösterme misyonu da bizim itikadımıza göre deccal olayıdır. Yani çok enteresandır bu. Bunu, hassaten bizi takip edenlerin araştırmalarını ben rica ediyorum. Yani bu olay sıradan bir olay değil. Deccal fitnesi dediğimiz olayın misyonu budur. Ne yapacak? Batılı hak gösterecek, hakkı batıl gösterecek.

Şimdi bu Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında dinler arası diyalog akımının ortaya koyduğu harekette budur. Bilerek yahut da bilmeyerek –niyetleri, maksatları Allah'la kendi aralarında- ama hakikat, büyük bir fitnenin bu bölgede zuhur etmesi ile ortaya çıkıyor. Onun için insanımız ciddi bir şekilde ayık olmalı. Düşünebiliyor musunuz? Biz bir insanın dinine karşı değiliz, dinini yaşasın, Kilisesinde gitsin ibadetini yapsın, ayinini yapsın, ne yaparsa yapsın. Ama öyle değil. Şimdi bir papaz geliyor. Papaz Efendi kendi bölgesindeki Müslüman aydın geçinen Müslümanlarla işbirliği yapıyor, Onlara namazın mahiyetini anlatıyor, “siz şu şekilde de namaz kılabilirsiniz” deniliyor. Ve bu arada kendi fitnesini, kendi düşüncesini (aktarıyor). Mesela o aydın geçinen bir takım insanlar, dikkat ederseniz, son zamanlarda işte “Bir hanımefendinin tesettüre bürünmeden başı açık olarak namaz kılmasında hiçbir beis yoktur” iddiası. Aslında bu yeni değildir. Oryantalistlerin ta bilmem kaç tarihinde, 1600’lü tarihlerde vücuda getirdikleri bir düşüncedir, bir akımdır. Şimdi bunu getirdiler, şu anda uygulamaya koydular. Yani bu Hristiyan din adamlarının icat ettiği bir işgal, fikir işgali projesidir. Ama bugün gelmiş, bunu hayata geçiriyorlar. Yani olaylar o kadar çok yönlü ki; nereden bakarsanız, aklınız karışıyor.

Şimdi bu konuda İslam'ı bilmeyen Müslüman kardeşlerimizin savunma refleksi de kalmamış. Bir şey bileceksin ki, savunman güçlü olsun. Namazı kılmayı, değil müdafaayı, kılmasını bilmeyen insanlar, işte “Baş açık namaz olur mu olmaz mı?” hükmünü nasıl tartışabilsin. Geliyor bir papaz, “Başın açık da namazı kılabilirsin” şeklinde o fitne, fesat duygularını orada rahatlıkla sergileyebiliyor. Bir de bu taraftan böyle bir kampanya var.

Bu son iktidar döneminde bunlar, kendilerine çok ciddi bir hareket imkan kabiliyetine kavuştular. Böyle bir durum var, bugün burada. Niçin bunu Türkiye'de oynuyorlar, derseniz. Büyük Ortadoğu Projesinin hayata geçmesi için Türkiye Kalesi'nin düşmesi lazım. Maneviyat olarak, kültür olarak, Türkiye düşmedikten sonra, yani Türkiye'de savaşla buranın teslim alınması zor, belki de imkânsızdır.

Şimdi bu yönüyle bu.

 Resmi Rakamlardaki Bütçe Fazlası Görünmesi Vatandaşın Ekonomik Olarak İyi Durumda Olduğunu Gösterir mi?

Bir de bakıyorsunuz ki; diğer yönden de bir iktidar ki, devamlı sürette borçlanıyor, “Biz borcumuzu azalttık” diyor. Hayret ediyorsun, Allah Allah! Her gün borçlanıyorsun, iç ve dış borçların devamlı artıyor. Ondan sonra “Benim borcum azaldı” diyorsun. Ve çok enteresan, bir televizyon kanalında dinliyorum. “Bu sene” Sayın Maliye Bakanın da ifade ettiği “bütçe fazlalığı var” diyor. 2 milyar dolar civarında bir bütçe fazlalığı var. Ya demezler mi adama; “Baba güzel senin bütçen fazla da baksana şurada tekstil piyasası mahvoldu gidiyor. 2 milyar doların 500 milyon dolarını aktar oraya, bu millet sıkıntıdan kurtulsun. Senin vazifen çin işkencesi yapıp milleti öldürtmek mi? Öldürmek mi? Tarımın anası dini ağlamış, vatandaşın bütün hasılatı bağında, bahçesinde çürüyor. Bir milyar dolarını da oraya aktar, orası rahat bir nefes alsın. Madem senin bu kadar elin geniş, cebinde bu kadar para var. Bütün bunlar hep oyun. Ne parası buldun sen yahu? Ne parası? % 3, % 4, % 5 memuruna, işçine zam vereceksin, “benim bütçem fazla geldi” diyeceksin. Ama geldi rakamlar ortada. Ne rakamı be! Oyun, tiyatro hep bütün bunlar. Vatandaşın cebinde olmayan hiçbir şeye, vatandaş bilhassa bu medyadan duyduğu hiçbir habere de inanmış olmasın. Bunu da ayrıca burada tavsiye ediyorum. O bütçe fazlalığını, “borçların düştü düşüncesini” ben bir programda ele alacağım, ne kadar büyük bir tiyatro, bir oyun olduğunu anlatacağım. Ancak konunun kapsamının dışını da çıkmayalım. Yani Büyük Ortadoğu Projesinde Hedef Türkiye'dir, hedef ülke Türkiye’dir.

 Kuzey Irak’ta Hedeflenen Şii-Sünni çatışması oluşturup Müslümanı Müslümana Kırdırmaktır

Şu anda bir İran olayını kaşıyorlar. Başta da söylediğim gibi bu bölgenin ta eskisine, mazisine gidersek, biz İran'la çok eskiden beri komşuyuz. Onlarla aramızda bilhassa 1630 yılından bu tarafa bir mesele olmamıştır, bir ihtilaf da dâhil çıkmamıştır. Dolayısıyla İran'la bizim kapışmamız görüntü itibarıyla zor, belki de imkânsızdır. O halde bizim bu kadar beraber olduğumuz, aynı zamanda dinde İslam kardeşi olduğumuz bir ülke ile bir milletle karşı karşıya gelmemiz zor, ama bu olmayacak manasına da gelmez. Şimdi mesela bugün Meltem Televizyonundaki arkadaşlara teşekkür ediyorum. “ABD'nin” diyor, “şöyle bir oyunu olabilir.” İbrahim Berk’le Ahmet Bey'in bugün Koridor Programındaki sohbetinde, ben de takip ettim. “Şöyle bir projesi olabilir. Türkiye’yi Irak'ın içerisine ve Şiilere karşı kullanmak suretiyle; Şiileri de daha doğrusu İran’ı da o bölgeye çekip, Irak içerisinde bir çatışma vücuda getirebilirler.”

Yani tabii Türkiye ile ilgili olarak, Güneydoğu'da bir takım iç hareketlerin ortaya çıkışı, maliyenin zaten tamamen dibe vuruşu, aynı anda 10 milyar dolar değil, 5 milyar dolar çıktığında Türkiye’nin işi biter. Anlatabildik mi? Böyle bir karışık manzara var. Allah milletimize acısın, merhamet eylesin. Ama bütün bunlar da inşallah Türk milletinin ferasetiyle, ilgisi ile alakası ile ve inşallah yönlendirmesi ile son bulacaktır ve bu millet de bu sıkıntılardan kurtulacaktır diyorum. Şu andaki görüntümüz de iyi değildir. Bunu da bihakkın tespit edip, teslim etmiş olalım.

Erdoğan “Büyük Ortadoğu Projesinin Eşbaşkanıyım” derken, Gül’ün “Filistin’in, İsrail’in Kudüs’ün tapuları benim elimde.” demesi arasında bir çelişki var mıdır? Gül ile Erdoğan farklı mı düşünmektedir?

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan: “Büyük Ortadoğu Projesinin Eşbaşkanıyım”

16 Şubat 2006’da Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün, Hamas lideri Halit Meşal'in Ankara ziyaretiyle ilgili verilen tepkilere cevabı: Ben Filistin ile ilgilenmeyeceğim de kim ilgilenecek? Filistin’in, İsrail’in Kudüs’ün tapuları benim elimde.” 

 

Bir çelişkiden ziyade, ona yine bizim terbiyemiz müsaade etmesin. Bir unutma, hani yavelemek (karadeniz şivesi sayıklamak) derler. Çok yanlış, öyle bir şey yok. Neymiş? “Filistin toprakları geçmişte bize aitti, şimdi biz buna sahip çıkıyoruz.” Yeraltı kaynaklarına, burnunun dibindekilere sahip çıkamıyorsun, Filistin'e sahip çıkacaksın! Bu bir defa batıl bir iddia. Böyle bir şey olamaz. Madem bu kadar kendi topraklarına, kendi coğrafyana, milletinin aidiyeti ile ilgili olan yerlere sahip çıkıyorsun, o halde kendi coğrafyandaki topraklara sahip çık evvela. Bırak sen Filistin’i. Filistin olmasını biz istemez miyiz? Aaaa ne demek! Bayram ederiz. Ama bu senin istek ve arzun ile beraber değil. Sayın Başbakan'ın ifade ettiği gibi Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında İsrail'i desteklemek içindir. Olayın mahiyeti budur. Onun içinde seçim sonrası hemen Filistin'deki Parti Türkiye’ye davet edilmiştir. Yoksa “Türkiye kendi mazisi ile ilgi kurmuştur, bu sebeple de bu daveti yapmıştır.” Bunların hepsi hayaldir,  diyebilirim.

“Güneydoğu Sınırındaki Mayınlı Arazilerin Temizleyen Şirkete 49 yıllığına devredilmesi” düşüncesinin Türkiye’nin güvenliği açısından değerlendirilmesi   

Güneydoğu Sınırındaki Mayınlı Arazilerin Temizlenmesi

Milli Savunma Bakanı M. Vecdi Gönül, mayınlı arazilerin temizlenmesi konusunda 22 Şubat 2006'da, TBMM Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmada ''bunun Kara Kuvvetleri tarafından yapılmasının, yeni şehitlere yol açacağı anlaşıldığından, vazgeçildi'' dedi.

Suriye-Irak sınırındaki mayınlı arazilerin temizliğinde uygulanan yöntem ve bunun ortaya çıkaracağı sorunlar kamuoyunda tartışılmaya başlandı.

Hükümet “Bu arazilerin işletmesini 40 küsur yıllığına verelim, ihaleyi kazanan temizlesin ve işletsin” diye düşündü, buna uygun bir kanun tasarısı hazırlamaya başladı.

Tabii geçmişte bütün bunları yapan Türk Silahlı Kuvvetleri idi. Bunu Türk Silahlı Kuvvetlerinden alıp bir sivil şirkete devretmenin hiçbir manası yok. Zaten Türkiye'de sivil hiçbir mayın tarama şirketi yok, döşeme şirketi yok. Kim yapacak bu işi? Yabancı şirketler yapacak. Özellikle de bu bölgede öne çıkmış olan İsrail şirketleri yapacak. İsrail şirketleri bu bölgeye yerleştikten sonra diyebiliriz ki; asıl mayınlar o zaman döşenecek. Yani sen çevreni mayın tarlasına döndüreceksin. Bunlar çok yanlış işler. Ama iktidarın Türk Milletinin dostu düşmanı hususunda ölçüleri tamamen değişik olduğu için, biz şahsen yaptıklarına bir mana veremiyoruz. Onun için hadiseleri maalesef uzaktan seyretmekle yetiniyoruz, diyebilirim Efendim.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın basından şikâyet etmesi, basının “güya kendinin yaptığı çok ciddi hizmetleri vermediğinden” şikâyet etmesini nasıl yorumlayabiliriz?

İktidarın Basın İlişkileri

Şimdi tabi Sayın Başbakan icraat olarak hiçbir şey ortaya koyamadı. Ve bugüne kadar da bu basın Onu devamlı destekledi, pohpohladı. Ancak buna rağmen Sayın Başbakan eksiye doğru hızlı bir şekilde gidiyor. Ne yapacak? 3 Kasım evvelinde ne yaptılar? Mağdur pozisyonuna yattılar. “Basın üzerine gitti.” Hakikatte Amerika ile birlikte basın onu destekledi. Destekledi ve o kadar kahir ekseriyetle aldığı oy ile birlikte iktidara onu basın taşıdı. Şu anda da ayrı pozisyonu gündeme getirip, güya basın onu eleştiriyor. Gerçekte basın 10 gün eleştirse, yaptıklarını ortaya koysa açıklarını Milletin huzuruna dökse, 10 saniye barınamaz bunlar. İktidardan o anda giderler. Ama bu basın hala onu en güçlü şekilde destekliyor. İşte 3 Kasım evvelini de güçlü bir şekilde oynayabilmek için aynı role büründüler. Sanki mağdur olacak, basın tarafından mağdur ediliyor havasıyla o günleri tekrar geriye getirmek istiyor. Ben bu oyunlarla milletimizin ayıkacağını ve bir daha da bu oyunlara gelmeyeceğini şahsen düşünüyorum. Bakınız bu basın o kadar enteresan ki; biz günlerce süren bir takım faaliyetler yapıyoruz. Hem de bu faaliyetler Türkiye'nin kaderi ile %100 alakalı faaliyetler.

Mesela milli iktisadi kongremizi, bu kongre dünya çapında bir kongre, ulusal bir kongre. Yani bir kedinin ağaçtan düşmesini, bir hanımefendinin kolundaki çantanın çalınmasını, bilmem bir hırsızın bir eve girmesini dakikalarca yayın yapan, haber yapan bu basın bizden bir kare dahi bahsetmiyor. Ben milletimin bu noktaya düşüncelerini teksif ederek, hadiselerin sırrını çözmeye davet ediyorum. Olayları görsünler. Bak bunların getirdiği bir Türkiye var, ortaya koyduğu bir Türkiye var. Millet ekmeğini bulamıyor, Millet ihtiyacı olan elbisesini giyemiyor, geçimini temin edemiyor. Niye?  Su basının, şu yayının arzu ettiği, istediği siyaset sürdüğü için ülkede. Onun için bu oyunu bozacak olan Türk Milletidir. Milletimiz ayıkacak, bu oyunlara gelmeyecek. “Sen güzel de milletine vatandaşlık maaşı dahi vermeyi taahhüt eden bir iktisadi, hareketi siyasi hareketi nasıl bize duyurmazsın” demek suretiyle bu basını, bu yayını hesaba çekmesi lazım. Başbakan bütün bunları söylemekle bunları setretmeye çalışıyor, bunları gizlemeye çalışıyor. Milletimiz kesinlikle bunlara itibar etmesin ve de inanmasın diyorum.

Son ay içerisinde iki yüz bin işçi sadece tekstilde çıkarıldı. Senin madem bu kadar paran var, işkence etmeye memur musun sen ya! O zaman para fazlalığın var, 500 milyon dolarını, 1 milyar dolarını aktar buraya. 2 milyar dolar fazla var diyorsun. Bunların hepsi tiyatro, böyle bir şey yok. Milletimiz kesinlikle bunlara zerre kadar paye vermesin ve inanmasın bunlara diyorum.

 

Türk Devlet Geleneğinde Türk milletini idare eden siyasi iradenin asıl vazifesi Milletinin karnını doyurmaktır

Türk Devlet Geleneğinde Siyasi İradenin Vazifesi Milletinin Karnını Doyurmaktır

Şimdi Efendim, Efendim Türk milletinin geleneğinde, Türk milletini idare eden siyasi iradenin asıl vazifesi Milletinin karnını doyurmaktır. Bu bizim örfümüzdür. Yani bu öyle ki; ta Orta Asya'dan bize kalan asil bir davranış biçimidir, bir vazifedir. Zaten toplumunun karnını doyuramayan Hakan, tebaasına müsaade eder, başka Hakanların buyruğuna giderler. Türk devlet geleneğinde bu bir kuraldır, kanundur. Onun için günümüzde insanımızın aç kalması, iş araması bir defa milletimizin siyasi geleneği ile uzaktan yakından alakası olmayan bir davranış biçimidir. Bakınız bu konuda zannıma göre bu ya Japonya, ya da Çinli olacak bu yazar LI Sheng;  

“Başka milletlerin aksine olarak Türklerde halkı besleyen, giydiren ve harçlığını veren Hakan'dır.” Yani demek ki Hakan'ın vazifesi, cebine para koymak, giydirmek, karnını doyurmak. Besleyen diyor. Devam ediyor; “Onlar da vergi demek halkın genel masrafı demektir.” Yani Hakan oturur, gelirini giderini hesap eder, bu millete ne lazım, ne yedireceğim, ne içireceğim, bunun dokümanını çıkarmaktır. Ne? Vergi. Bu dokümanı çıkarmak.  “Eğer Hakan artık yurttaşlarının gelirlerini sağlayamayacak duruma gelirse onlara izin verir.” Yani gidin başka Hakanlar bulun, Onlar sizin sırtınızı giydirirsin, karnınızı doyursun. “Onlar da gidip nafakalarını başka bir Hakan'ın Bayrağı altında ararlar. Türk Hakan'ın gece uyumaması ve gündüz dinlenmemesi, yalnız fakirlikte fakirleri besleyip giydirmek için değil, O Türkün şöhreti ve milletin şan ve şerefi için gece gündüz çalışmış ve çırpınmıştır. Mısır Firavunu, İran Şahı ve Asur Hükümdarı milletlerini kendi kişilikleri uğruna veya ilahlarına kudretini göstermek için ölüme yolladıkları halde Türk Hakan'ı milletini yükseltmekten başka bir şey düşünmemiştir.”  Yani Türk siyasi tarihinin geleneği budur. Milletini yedirmek, doyurmak, Ona bakmak. Şimdi, hayır daha bitmedi.

Türk'ün Başbuğu diyelim, en büyüğü Oğuz Kağan duasında; Oğuz Kağan dindar bir kişi olan yüce bir Türk, Büyük Türk Hakanı; “Türk Ülkesinde adaletten başka bir şey hüküm sürmesin.” Yani siyasetin en büyük görevi, bir tanesi de nedir? Adalettir. “Bundan başka bir şey hüküm sürmesin. Türk Yurdunda yoksulluk o kadar azalsın ki, fakirlik suç sayılsın.” diye dua ediyor. Kim bu? Oğuz Kağan. Allah gani gani rahmet eylesin. Şefaatlerinden mahrum eylemesin.

Bizim siyasi tarihimiz bu. Biz de bu gelenekten gelen ve buna inanan bir insan olarak; mademki bu Yüce Milletin hizmetine amade, kendimizi kabul ediyoruz. Onun için bu milletin karnını doyurmaya, sırtını giydirmeye, cebine harçlığı koymaya mecburuz. Bu inançla yola çıktık. Yeni dönemde kısmet olursa Yüce milletime bunu deklere edip, arz edeceğim. Vatandaşlık maaşı vermek suretiyle geçim garantilerini inşallah onlara takdim edeceğim. Ve bütün bunların nasıl, ne şekilde hangi kaynakla olabilecekleri elimizde mevcuttur. Bizi takip edenler de hiçbir hususta, bu konuda tereddüt etmesin. Yeter ki bir araya gelelim, Yüce Türk Milletini ayağa kaldıralım diyorum.

 

Özelliğimizdir, Türk milletinin özelliği de budur.

Yani kendi karnını doyurup, tebaasını düşünmeyen Türk milletinin örfüne uymayanlardır. Onları kendi örflerine davet ediyoruz.

Osmanlı'nın işgalinde ana sebep kasasında parası olmadığı için borçlarını verememek olmuştur

Siyasi İradelerin ülkemizin iç ve dış borçlarından hiç bahsetmemesi normal bir davranış mıdır?

Osmanlı'nın işgalinde ana sebep borçlarını verememek olmuştur Şimdi geçmişi bilen, tarihini bilen herkes borçlardan ciddi şekilde endişe duyar. Ve bilhassa Türk milletinin bulunduğu coğrafyada, bizim borçlarımız bizim de namusumuz manasına gelir. Düyûn-ı Umûmiye döneminde Osmanlı'nın yabancı güçlere borçlanmasının temelindeki espri, topraklarının işgali ile sonuçlanmıştır. Yani Güneydoğu'ya, güneye düşmanın işgali, Ege'ye düşmanın işgali, Marmaraya düşman işgalinin asıl nedeni, o dönemde borçlanan Osmanlı'nın kasasında parası olmadığı için borçlarını verememek olmuştur. Adam diyor ki; “Ben sana paramı verdim, onu almaya geliyorum.” Ne diyeceksin? “Hayır, ben sana bunu vermiyorum, veremiyorum” diyemezsin.

Şimdi bu işgali günümüzün siyasileri unutmuş olacaklar ki; “ne kadar borçlanırsanız borçlanın, borç yiğidin kamçısıdır” gibi, hiç de bizimle alakası olmayan, bu coğrafya ile alakası olmayan kibar-ı kelamlar ediyorlar. Bu çok ciddi bir yanlıştır. Yarın ki görüyoruz bunların ayak seslerini duyuyoruz. Bu borçlanma, ülkenin işgali için çok ciddi gerekçe olabilir. Hiçbir sesini de çıkartamazsın.

Biz vatanımızı seviyoruz. Onun için işgale yüzde beş yüz, bin karşıyız. O bakımdan borçlarımızı düşünüyoruz, onun için de nasıl vereceğimizi, ne şekilde vereceğimizin hesabını yapıyoruz. Ve yaptık. Bunlar da böyle bir hesap içinde olmadığından dolayı, herhalde diyorlar ki; “Nasıl olmazsa Baş Haydar Bey iktidar olacak, O gelir bunları temizler.” Yani bu zannım o ki kaygıları ondan yok, diyebilirim ancak efendim.

Bizi takip edenlere saygılarımı hürmetlerimi arz ediyor, Allah'a emanet ediyorum efendim.

Bu sohbeti video olarak izlemek için play butonuna basınız



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir