info@profdrhaydarbasenstitusu.org

“Filistin ve Ortadoğu'nun Geleceği” Sempozyumu
04/04/2025 SİYASET 90

    Neler Okuyacaksınız

Çok muhterem dinleyenlerim, kıymetli üstatlarım, sevgili gençler, aziz basın, ekranları başında bizi takip eden büyük Türk Milleti. 
Konuşmama başlamadan evvel saygı, sevgi, hürmetlerimle sizleri selamlarım. Bugün, 9 saati aşkın bir zamandan beri, fevkalade değerlendirmelerinizi sadece Türkiye kamuoyuna değil; televizyonlar vasıtasıyla dünya kamuoyuna bildirdiniz, çözümler ortaya koydunuz, hadisenin temellerine kadar indiniz. Temennimiz, dünyanın ayıkması. Türkiye'nin ayıkması, devletinin ayıkması Yüce Türk milletinin ayıkmasına bağlı. Eğer Japon sınırlarından Viyana kapılarına kadar bir zamanlar adaleti, ismeti, fetâneti, cömertliği, insanlığı, insan haklarını taşıyan bu millet tekrar o şuurla birlikte uyanır; devletine, milletine, siviline, askerine bu manada bir misyon yüklerse; yeminle konuşuyorum ve diyorum ki, tekrar dünya cennete döner. 
Ben müsaadenizle sizleri fazla yormadan kalemi aldım, şöyle özetlediğim hususları ifade ile kapanış konuşmamızı tamamlayalım.

“Her milletin can, mal, namus, din ve vicdan emniyeti kutsaldır”

İnsanoğlu yeryüzü ile tanıştığından bugüne varlığını devam ettirebilmek için çok ciddi mücadeleler vermiştir. Verdiği bu mücadeleler can emniyetini, mal emniyetini, namus emniyetini, din ve vicdan emniyetini teminat altına almak içindi. Denilebilir ki; tarih sahnesindeki savaşlar, saydığımız bu değerleri koruyabilmek için yapıldı. Yine bu değerleri koruma sadedinde toplumlar oluşturulmuş, devletler kurulmuştur, medeniyetler, siyasetler, kültürler inşa edilmiştir. Onun için her milletin can emniyeti, mal emniyeti, namus emniyeti, din ve vicdan emniyeti kutsaldır. Hiçbirinin diğerinden farkı yoktur. İnsanlık, tarihin her döneminde medeniyetlerini, siyasetlerini, kültürlerini ve dinlerini koruyabilmek için malını, canını, en kıymetli değerlerini vermekten asla kaçınmamıştır. Bu değerlerin korunmasında “bağımsızlık”, tekrar ediyorum, bu değerlerin korunmasında “bağımsızlık”, insanlar ve devletler için olmazsa olmaz şarttır. Saydığımız değerlerin korunabilmesi şüphesiz ki bir vatanın var olması ve de bu vatan üzerinde korunan devletin hükümranlığı ile mümkündür. Şayet sizin vatanınız ve de devletiniz yoksa, bu değerleri korumanız asla mümkün olamayacaktır. Savaşlar ve stratejiler; milletlerin, devletlerin ve vatanların teminatı kabul edilmiştir. İşte Filistin, Filistinli insanların saydığımız bu değerlerini koruyabilmeleri adına vatan edinilen bir coğrafyadır.

Filistin Coğrafyası Medeniyetlerin Çatışma Merkezi Haline Gelmiştir

Filistin toprakları uzun zamandan beri iki farklı medeniyetin, iki farklı dinin, iki farklı siyasetin, iki farklı kültürün mücadele ettiği ve kanların döküldüğü bir toprak parçası haline gelmiştir. Bu coğrafyanın tamamı esasen Filistinlilere ait olmasına rağmen; başta Filistinlilerin gafleti neticesinde, Ben-i İsrail yani Yahudi Kavmi topraklarına ortak olmuştur. 1916 yılından sonra İngilizlerin, Yahudileri yavaş yavaş Filistin topraklarına yerleştirmeleri; Yahudilerin bu coğrafyayı vatan edinmesine sebep teşkil etmiştir. Daha sonra kavga başlamış, başlayan bu kavgayla Filistin coğrafyası medeniyetlerin, kültürlerin, siyasetlerin ve de dinlerin çatışma merkezi haline gelmiştir. İsrail ‘bu coğrafya bizim vatan-ı asliyemizdir’ görüşünden hareketle bölgeye yayılmanın; hatta gerekirse bir kıyamet savaşı çıkarmayı da göze alarak, bu coğrafyanın tek sahibi olmanın mücadelesine girmiştir. Maalesef bu da Büyük Ortadoğu Projesi’nin bir parçasıdır. 
İsrail'in hukuki ve siyasi varlığı 1947’deki Birleşmiş Milletler kararına dayalıdır. Bu karar Filistin topraklarının %55'ini veya 6’sını Yahudilere, %44’ünü veya 5'ini Araplara tahsis etmiştir. 1948’de İsrail resmen bağımsız bir devlet olduktan sonra asıl mülk sahibi olan Filistinlileri bölgeden çıkarmanın hesaplarını yapmış; bölgeden Filistinlileri zaman içerisinde maalesef çıkarma durumunda olmuştur. İsrail 1947’deki Birleşmiş Milletler kararını hiçe sayıp Filistin topraklarının %23'ünü daha işgal ederek yüz ölçümünü %78'e çıkartmıştır. İsrail, 1949’daki Arap-İsrail Savaşı sonucunda 800.000 Filistinliyi askeri gücü ile vatan cüda etmiştir. Filistinlilerin zaman zaman toprakları işgal edilmiş; can emniyetine, mal emniyetine, namus emniyetine, din ve vicdan emniyetine ambargo konulmuş; hatta sınır ötesine girmek bile imkânsız hale getirilir duruma gelmiştir. Kuşatma altındaki Filistinliler açlığa, susuzluğa, yokluğa, hastalığa ve ölüme mahkûm edilmiştir. İsrail kurulduktan bu tarafa maalesef Filistinlilerin kaderi açlık, yokluk, kıtlık şeklinde tezahür etmiştir.

İsrail Bütün Filistin Topraklarını İşgal Etmiştir

İkinci Arap - İsrail Savaşı olan 1967 savaşında ise, İsrail bütün Filistin topraklarını işgal etmiştir. Kudüs'ü tamamen ele geçiren İsrail, Gazze ve Batı Şeria'ya Yahudi nüfusu tamamen yerleştirmiştir. Filistinliler kurtuluş için intifada hareketini başlatmış, ancak bu da sonucu etkilememiştir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 22 Kasım 1967 tarihli, 242 sayılı kararı; İsrail'in 1967'de işgal ettiği Filistin topraklarından, yani Batı Şeria, Gazze ve Kudüs'ün işgal ettiği bölümlerinden çekilmesini önermektedir. İşte, Filistin halkının yaptığı savunma Birleşmiş Milletlerin kararlarına uygun ve hatta bu kararın yerine gelmesinden başka bir şey değildir. Filistin müdafaasında El Fetih zaman içinde fonksiyonunu tamamlamış; baştan beri var olan Hamas son dönemde demokratik seçimle, halkın %65'inin seçimiyle, iş başına gelerek iktidar olmuştur. Hamas ve Filistin halkı, kuşatılmış vatan toprakları içerisinde sınırlı hareket imkânlarına sahiptir ve de Hamas’a karşı dünya kamuoyunda ciddi tepkiler organizasyonuna girilmiştir. Bunun sebebi, dünyanın hâkim güçlerinin ve bilhassa İsrail'in, halkın yaptığı bu tercihi kendi geleceğine engel görmesidir. O yüzden Hamas, bir suç örgütü olarak ilan edilmiştir. Oysa Hamas, Filistinlilerin istikbal ve istiklali için mücadele eden hukuki bir kurumdur. İsrail'in işgalini meşrulaştırmak için Hamas’a ‘terör örgütü’ denmektedir. Halbuki Hamas, bir terör örgütü değildir. Bilakis, halkı tarafından seçimle iş başına getirilen siyasi bir parti veya siyasi bir kadrodur. Kısaca bu, İsrail'in bir oyunudur. 

Gazze’de Büyük Bir Katliam Var ve İnanılması Zor Olan Bir Soykırım Hareketi Başlamıştır

Sözde savaş yoktur, ateşkes anlaşması yapılmıştır; ama, Filistin yine kuşatma altında. Özellikle Gazze ve Gazze halkı tehdit altında; can emniyeti, mal emniyeti, namus emniyeti, din ve vicdan emniyeti her an tehdit altındadır. Düşünün şimdi, bu coğrafyada siz kafesin içine konulmuş bir aslan veya kuşa döndünüz. Özellikle Gazzeli’nin yaşadığı kader maalesef budur. 
Aralık ayında Türkiye'ye gelen Olmert ile Türk hükümetinin yaptıkları görüşmelerde neler konuşulmuş veya nasıl anlaşılmışsa; Olmert'in dönüşünden hemen sonra Gazze havadan yağan bombaların cehenneme çevirdiği bir coğrafya parçasına dönmüştür. Masum insanlar, kadınlar, öğrenciler, gençler, yaşlılar, her şeyden önemlisi çocuklar katledilmeye, öldürülmeye başlamıştır. Bugün Gazze’de büyük bir katliam var ve inanılması zor olan bir soykırım hareketi başlamıştır. Her gün onlarca İnsan can veriyor, şehit düşüyor. Şehit olanların en az dört misli kadarı da bombaların, tüfeklerin, topların mermileri ile ağır yaralı hale geliyor; hastaneler dolup taşıyor; elektrikler kesilmiş, sular kesilmiş; şehre giriş çıkışı kapatmışlar, girmek çıkmak asla mümkün değil. Bu arada Mısır ‘Hamas, Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın devamıdır’ şeklindeki ideolojik bir yaklaşımıyla kapılarını kapatmıştır. Bundan sonra mağduriyet daha da ciddi boyutlara varmıştır. Körfez ülkelerinin, Ürdün'ün ve diğer İslam ülkelerinin olaylar karşısındaki sükûtu, topyekün batı dünyasının ve ABD'nin İsrail'in yanında açık ve net olarak yer alması; yüzlerce insanın şehadetine sebep olmuştur. Bu soykırım, olanca hızıyla maalesef hala devam etmektedir.

İktidar ve Onun Başkanı Büyük Ortadoğu Projesinin Eş Başkanıdır

Şimdi, gelelim bir iç muhasebeye; sayın iktidar ve onun başkanı, Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanıdır. Bunun manası şudur; Ortadoğu'da, sayın eş başkanın müsaadesi olmadan karıncanın dahi yürümesi mümkün değildir. Bu bağlamda, elbette şu tablo çok düşündürücüdür; harekâttan bir hafta evvel Olmert Türkiye'ye gelmiş, eş başkan Sayın Başbakanımız Tayyip Bey ile konuşmuş, ardından Gazze hava bombardımanına tabi tutulmuştur. Dikkatinizi çekerim; bu ziyaretlerden biri Amerika'ya, diğeri İngiltere'ye, sonuncusu da Türkiye’yedir. 6 yıldan beri medeniyetleri barıştırmaya çalışan, dinleri kardeş etmeye çabalayan Sayın Başbakan’ın kastı neydi? Dinler arası diyalogdan kastı veya medeniyetlerin barışması dediği şey nerede kalmış? Nerede bu barış, nerede bu insanlık? Sayın Erdoğan hangi medeniyetleri buluşturacak, hangi dinleri kardeş edecek? Bu çok büyük bir oyundur. Lütfen buna kimse aldanmasın. Hayır böyle değil, Sayın Başbakan’ı yabancı medeniyetlerin ve dinlerin mensupları aldatmış ve kandırmışsa, neticede de böyle bir soykırım başlamışsa; o zaman Başbakan Bey’in şahsına, iktidarına medeniyet projesinin sahipleri ve Büyük Ortadoğu Projesi’nin sahipleri ihanet etmiş demektir. O halde Sayın Başbakan ve iktidar her iki halde de tezlerinde yanılmış, büyük bir mağlubiyetin ve de mağduriyetin içine girmişlerdir. 
Şimdi, iktidarı da Erdoğan'ı da kurtaracak olan; medeniyetlerin, kültürlerin, siyasetlerin varlıklarını koruyabilmek için tarih boyunca sahip olduğu tehdit algılamalarını devam ettirmeleridir. Tekrar ediyorum; bir milletin medeniyetini, kültürünü, siyasetini koruyabilmesi için mutlaka tehdit algılamasını devam ettirmesi şarttır. Aksi takdirde bu yanlış anlayışlar milletleri, devletleri bitirir ve sonraki pişmanlık da asla fayda vermez.
İkinci hususa gelince; adeta Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanı olmasının gereği olarak Suriye, Suudi Arabistan, Mısır ve Ürdün'e yaptığı ziyaretlerden hemen sonra İsrail bu defa da kara harekâtını başlatmıştır. Geliyor Olmert,  geliyor hava harekâtı; o gidiyor, kara harekâtı başlıyor. Bunun manası nedir? Çocuk mu kandırıyorsunuz? Bu yönüyle de Sayın Başbakan’ın gerek Büyük Ortadoğu Projesi’ndeki eş başkanlığı, gerek ABD müttefikliği, gerekse AB’ye olan gayretleri maalesef boşa çıkmıştır. İyi bilesiniz ki; kendi hesaplarıyla sizleri ve iktidarınızı tuzağa düşürenler hiçbir zaman mensubu bulunduğunuz devletin ve milletin, milletimizin ve devletimizin asla menfaatine uygun hareket tarzı ortaya koyamayacaklardır. Onların hesapları ile yola çıkmak; millete, devlete ve hatta iktidarınıza çok ciddi zararlar getirecektir.

Erbakan'ın 1996’da İsrail ile Gizlice Yaptığı Anlaşmalar Askıya Alınmalıdır

Şimdi yapılacak olan iş ‘zararın neresinden dönersen kardır’ kuralından hareketle milletimizin ve İslam coğrafyasının menfaatlerini düşünerek, geçmişimize ait siyasete dönmemizdir. Sayın Başbakan, kamuoyuna yaptığı konuşmalarla Filistinlilerin açıkça yanında yer aldığını dünya kamuoyuna deklare etmiştir. Bütün bunlar güzel şeyler yalnız, sözden ileri geçmemiştir. Yapılan bu konuşmalar, adeta işgale feryat eden kamuoyunun tepkisini önlemeye dönük hareketler olarak önümüze çıkıyor, hakikatte Filistinliye zerre kadar faydası da dokunmuyor. Deriz ki, elbette siz de Filistinlileri düşünüyorsunuz, o halde yapacağınız iş; Cumhuriyet tarihinde ilk defa Sayın Erbakan'ın 1996’da İsrail ile gizlice yaptığı anlaşmaları, ADL Teşkilatı tarafından size takdim edilen cesaret madalyanızı da bir kenara bırakarak askıya almanızdır. 
İsrail'e, “Bakınız, ben anlaşmaları askıya alıyorum, silahların yenilenmesi, donanım satışı, ortak üretim, istihbarat paylaşımı, ticaret ve eğitim anlaşmasını askıya alıyorum” demenizdir. Özellikle Eğitim Anlaşması ile İsrail pilotları, Anadolu üzerinde uzun menzilli uçuşları ve dağlık alanda uçuşları öğrenmektedirler. İsrail için bu uçuşlar, herhangi bir ülkeye yapılacak muhtemel operasyonlar için çok iyi bir eğitim mahiyetindedir. Bu konuda gizli anlaşmaların mahiyetinin gizli kalması ile ilgili şu notu takdirlerinize arz ediyorum. 
29 Ağustos 1996 tarihli Hürriyet Gazetesi’nin  “İsrail ile Gizli İmza” başlığı ile verdiği haber şöyle; Dışişleri Bakanlığı Basın Sözcüsü Ömer Akbel, anlaşmanın dün sabah Ankara'ya gelen İsrail Savunma Bakan Yardımcısı Müsteşarı David Ivry ve Milli Savunma Bakanlığı Müsteşarı Korgeneral Tuncer Kılıç tarafından imzalandığını açıkladı. Ancak Erbakan, anlaşmaya şartlı onay verdi. Refah Partili seçmenin tepkisini düşünerek, kesinlikle gizli kalmasını istemiştir. “Canavarla parçalar, gelip seninle oturup ağlar.” 

Türkiye Filistin'deki Kıyımı Bir Önerge ile Güvenlik Konseyi’ne Getirememiştir 

Türkiye, 1 Ocak 2009’dan itibaren Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin geçici üyesi olmuştur. Ancak hükümet, Filistin'deki kıyımı bir önerge ile Güvenlik Konseyi’ne getirememiştir; “Yapılanlar soykırımdır, insanların canına, malına, namusuna, din emniyetine katliam yoluyla müdahale etmektir” diyememiştir. Maalesef bu önergeyi Libya vermiştir. Söylenecek çok söz var ama girmeyelim. 
Yine Türkiye, yine Türkiye İslam Konferansı Teşkilatı’nın 3 Ocak’ta yaptığı toplantıda somut bir karar çıkaramamıştır. Oysa İslam Konferansı Teşkilatı’nın Genel Sekreteri bir Türk'tür. Türkiye bu yönüyle, İslam Konferansı Örgütü’nü harekete geçirememiştir. 
Derhal ateşkesin ilanını temin etmelisiniz. Bir daha o toprakların kuşatma altına alınmaması için gerekli şartları hazırlamalısınız Sayın Başbakan. Geleceğim nedenine, yani öyle boş konuşmuyoruz, altını dolduracağız. Dedi ya “Bakkal defteri idare etmiyoruz”.  Ama ben sana söyleyeyim Sayın Başbakanım; bakkal idare etmiyorsun ama kasaplık da yapmıyorsun. 
Türkiye, Tel Aviv Büyükelçimizi geriye çekmelidir. İsrail Büyükelçisi vasıtasıyla kesinlikle İsrail ikaz edilmelidir. 
Afganistan'a giden Türk birliklerinin barış gücü olarak bu bölgeye gitmesine azami derecede gayret göstermeli, İsrail'in güvenliği değil Filistin'in güvenliği temin edilmelidir. Zannetmeyin tek taraflı konuşuyorum; onların güvenliğe ihtiyacı yok da ondan Filistinlileri söyledim. Mağdur olan Filistinliler. 
ABD'ye Büyük Ortadoğu Projesi eş başkanlığının ne anlama geldiğini anlatmalısınız. Eş başkanı olduğu sürece, bu katliam ve işgallerin mesuliyetini taşıyamayacağınızı ifade etmelisiniz. 
Türkiye'nin bütün bunları yapmasının gerekçesi şudur; Türkiye Başbakanı, Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanıdır. 
İki; Türkiye, özellikle Erbakan hükümeti döneminde, bugüne kadar olmayan İsrail'e yaptığı anlaşmalarla İsrail'in yanında olduğunun güvencesini ve tavrını koymuştur. İsrail ise bunlardan istifade ile kötü niyetini ve tavrını işgal ile ortaya çıkartmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ise “Ben tek taraflı olamam, konumum gereği adil olmam gerekir” diyerek, Filistinlilerin mağduriyetini gidermek için yukarıda dikkat çektiğimiz hususları hayatına geçirebilir. Aksi takdirde Ortadoğu'da BOP eş başkanlığının manası, ABD'ye ve İsrail'e koltuk değneği olmak manasına gelir. Bu ise güçlünün, zalimin yanında; mazlumun ise karşısında yer almaktır. Bu durum, Türkiye ve Türk Milletine asla yakışmayacak bir haldir. 
İsrail ile 1996 yılında Erbakan hükümeti tarafından yapılan Türkiye-İsrail Serbest Ticaret Anlaşması askıya alınarak bugün aç, susuz ve ilaçsız bırakılan Filistin Devleti ile Serbest Ticaret Anlaşması yapmalıdır. 
Yüce Türk Milleti, bugün Filistin'e oynanan oyun yarın Türkiye’ye PKK gerekçesiyle oynanacaktır. O halde Türk coğrafyası üzerinde hesabı olmayan; medeniyetimiz, kültürümüz, siyasetimiz ile birlikteliği olan millet ve devletlerle iş birliği yaparak bu tehditleri karşılamaya şimdiden hazır olmamız lazım.
Türk siyaseti, Türk Milleti, Türk basireti bunu yapmaya muktedirdir. Hepimizi, özellikle iktidarı iş başına davet ediyorum. Türkiye Milletimi, siz kıymetli kardeşlerimi saygı, sevgi, hürmetlerimle selamlıyorum. Allah'a emanet olun.

Bu sohbeti video olarak izlemek için play butonuna basınız



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir