Neler Okuyacaksınız
Sakarya deprem olayında 20.000 evladını şehit veren aziz mübarek beldemiz. 20.000 şehidiniz var, mübarek olsun. Kardeşlerim, bu gece hep beraber bir bayram yaşıyoruz. Bu gece bir düğün, Mevlâna’nın “Şeb-i Arûs” dediği, “âşıkın maşukuna kavuştuğu” bir gece yaşıyoruz. Bu geceye iştirak ederek bizi şereflendiren siz muhterem kardeşlerime teşekkür ediyorum; hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. Hepinizi saygı, sevgi ve de muhabbetlerimle selamlıyorum.
Türk'ün Ulaştığı Coğrafyada İnsan Hakları Doya Doya Yaşanmıştır
Sakarya şeker fabrikasının kapanmasıyla mağdur olan işçilerimizin yanında, arkasında her an beraber olduğumu burada ifade ediyor, ilan ediyorum. Mücadeleleri mücadelemizdir. Memlekette fabrikayı kapatmakla, iş yerlerini yok etmekle hiç kimse bir yere gitmesi mümkün değildir. Çözüm: Fabrikaların açılması, iş yerlerinin çoğalması, işçilerin hayata atılmasıdır. Var mısınız? Sevgili kardeşlerim, şimdi beni çok iyi dinleyin. Tarihte “Türk milleti” dendiği zaman hatıra adalet gelirdi, merhamet gelir, şefkat gelir, rifkat gelir, izzet gelir, iffet gelir, şecaat gelir, can emniyeti gelir, mal emniyeti gelir, namus emniyeti gelir, din ve vicdan emniyeti gelir. İşte biz bu büyük ailenin elhamdülillah birer ferdiyiz. Onun için, onun için, Türk'ün eli hangi coğrafyaya uzanmışsa, hangi coğrafyada Türk vatan bulmuşsa, orada insan hakları doya doya yaşanmıştır. Can emniyeti, mal emniyeti, namus emniyeti, din ve vicdan emniyeti doya doya yaşanmıştır. Örnek mi istiyorsunuz? İşte Balkanlar, hep beraber gidelim. Bir Bosnalı kardeşime şimdi sorsan; “Ben Türk oğlu Türk'üm” der. Neden? Neden, kardeşim neden? Sırf bir Müslümana sorduğun zaman “kimsin sen?” “Ben Türk oğlu Türk'üm” der. Neden söyler bunu biliyor musunuz? Çünkü Türk o gün can emniyetini, mal emniyetini, namus emniyetini, din ve vicdan emniyetini, vatan emniyetini bütün insanlığa doya doya yaşattığı için herkes yarışa çıkmıştı. “Ne yarışına?” “Ben Türk oğlu Türk'üm” deme yarışına. Sevgili kardeşlerim, sevgili kardeşlerim, Japon sınırlarından, Viyana kapılarına kadar bu millet at koşturmuştur, bu geniş coğrafyada. Türkler hiçbir can yakmamıştır. İzzet sahibi, iffet sahibi, namus sahibi ve insanlığa en yüksek bir örnek olma şerefine nail olmuştur. İşte biz buyuz. Onun için geçmişte Avrupalıya “Türk” dendiği zaman niçin korkar? Çünkü Avrupalı insan, iffet, namus, haysiyet, şeref, izzetten mahrumdur da ondan korkar. İşte siz kardeşlerim, sizden ben bir söz almak istiyorum. Bu büyük milleti, bu yüce milleti kâinatın en doruk noktasına, tepesine en büyük millet olarak dikmeye, oturtmaya var mısınız? O zaman size lazım olan nedir biliyor musunuz? O büyük milleti ayakta tutacak, hayatını koruyacak, izzetli, iffetli, şerefli ve haysiyetli kılacak muazzam bir devletinin olması lazım. Yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin bu kadar güçlü ve de iktidarlı olması lazım. Var mısınız o halde bu devleti, bu devleti o doruk noktaya çıkarmaya?
Silahlı Kuvveti Olmayan Millet İzzetini Koruyamaz
Evet, iyi bilesiniz ki millet olmada, devlet olmada yarışa çıkan insanlık her zaman kendisini koruyacak, silahlı kuvvetlere ihtiyacı olmuştur. Dünyada hiçbir millet yoktur, dünyada hiçbir devlet yoktur ki onu koruyacak ve kollayacak silahlı kuvvetleri olmasın. Kardeşlerim silahlı kuvvetleri olmayan millet ve devletler izzetini koruyamaz, şerefini koruyamaz, can emniyetini koruyamaz, mal emniyetini koruyamaz, namus emniyetini koruyamaz, din ve vicdan emniyetini koruyamaz. O halde biz can emniyetini istiyorsak, mal emniyetini istiyorsak, namus emniyetini istiyorsak, din ve vicdan emniyetini istiyorsak bu muazzam gücü yani Türk Silahlı Kuvvetleri’ni böyle kâinatın en güçlü, en kuvvetli bir ordusu haline getirmeye var mısınız? O halde, o halde, o halde kazanız mübarek olsun, yolunuz açık olsun.
Şimdi beni iyi dinleyin; silahlı kuvvetleri deyip geçmeyin, asker deyip geçmeyin, ordu deyip geçmeyin. Bakın, sene 1919, Lord Curzon ilk amaç Türk ordusunun dağıtılması ve silahlarının elinden alınmasıdır. Bu yapıldıktan sonra Türkiye'ye istenilen her şeyi kabul ettirilebilecektir. Türkler için askerlik mesleği tamamen kapatılmıştır. Lord Curzon, kardeşlerim batının Türk milleti üzerinde hesabı budur. Bugün “devleti küçültelim”, bugün “orduyu küçültelim” diyen siyasi irade sahipleri acaba bilerek yahut bilmeyerek İngiliz'in uşağı Lord Curzon'a çanak mı tutuyor? O halde şimdi gelin, bu siyasi çevrelere buradan haykıralım. “Kendinize gelin, kendinize gelin, kendinize gelin!”
Avrupa Birliği Bizden Ne İstiyor?
Sevgili kardeşlerim, bizler Avrupa Birliği'ni bilerek mantığımıza, menfaatimize ve de fikrimize uymadığı için kabul etmiyoruz, etmemiz de mümkün değil. Böyle bir Avrupa Birliği’ni kabul etmek zillettir. Zilletle tarihte hiçbir millet izzet bulmamıştır, bulmasa da mümkün değil. Şimdi gelin, bakalım bu Avrupa Birliği bizden ne istiyor? Bizim onun bir bireyi, bir eri, bir ferdi olmamız için. Madde bir: İstanbul'un sur içerisindeki yerle Ortodokslar bir din devleti kuracak. Patrik “ekümenik” sıfatı alacak. Yani din devletinin başı olacak patrik. Sizler şimdi İstanbul'un sur içerisinde Ortodokslara bir din devleti kurulmasına “evet” diyor musunuz? İşte ben de onun için “hayır” diyorum. Sevgili kardeşlerim, sevgili kardeşlerim, aynı Avrupa Birliği diyor ki: “Sizde bizim kutsal mabetlerimiz var. Bir, İstanbul'daki Ayasofya. İki, Trabzon'daki Ayasofya. Üç, İznik'teki büyük kilisemiz.” Şimdi “siz insan hakları gereğine uyarak, onun icabı olarak bu kiliseleri tekrar müzeden kiliseye çevirmek mecburiyetindesiniz.” Kardeşlerim şimdi siz Ayasofya Müzesi'nin kilise olmasına, Trabzon'daki Ayasofya Müzesi'nin kilise olmasına razı mısınız? İşte ben de onun için bütün gücüm ve kuvvetimle Avrupa Birliği'ne “hayır” diyorum. Hem bu kiliselerin açılması güya insanlık hakkıymış. O zaman gel Avrupalı seninle oturalım karşılıklı konuşalım. Kurtuba'da, İspanya'da yani, İspanya'da, İspanya'nın Kurtuba bölgesinde Endülüs’ün yaptığı koskocaman, bizim Sultan Ahmet'i bilirsiniz, Sultan Ahmet Camii'ni. O caminin en az iki büyüklüğünde “Ulu Camii” adında bir cami vardır. Onlar Kurtuba'yı işgal ettikten sonra bu muazzam camiyi kiliseye çevirdiler. Eğer bir mabedi bir başka şekle döndürdükten sonra onu “insan hakkıdır” diye aslına çevirmek gerekiyorsa sana hodri meydan, “Kurtuba'daki Ulu Camii kiliseden camiye çevir, ondan sonra seninle anlaşma masasına oturalım.” Hodri Meydan, var mısın Avrupalı?
Batı'nın Gözü Mukaddes ve Muazzez Olan İstanbul'dadır
Sevgili kardeşlerim, Batı'nın işi gücü bu büyük milleti bölmektir. Onların bütün hesapları Türk milletini yok etmek ve onun yokluğunda kendi menfaatlerini aramak ve de bulmaktır. Batı maalesef her yerde bu çıkarları muhatap olduğu milletleri yok etmekle elde etmiştir. Batı bu maksatla Afrika'ya gitti, Afrika'daki insanları yerinden, yurdundan mahrum etti. Bir yazar diyor ki: “Avrupalılar, Hristiyanlar bize geldiği zaman dediler ki: elimize bir kitap verdiler “gözünüzü yumun.” Gözümüzü açtık elimizde kitap, ayaklarımızın altından topraklar kaydı gitti. Avrupa'nın hesabı; iyi bilin, iyi görün, iyi işitin kardeşlerim. Benim ve senin bastığın topraktır, hiçbir şey değildir. Onun için Avrupa Birliği haritasına lütfen bakın, şimdi cebinde eurosu olan arkadaşlar çıkarsın, baksın. İstanbul içinde olan Trakya bölgesi, onların dünyasına dâhil, biz o dünyanın dışındayız. Yani bu adamların gözü, bu adamların gözü bizim için mukaddes ve muazzez olan İstanbul'dadır. Var mısınız bunlara, dimdik ayakta “hayır” demeye? Bu cümleden olarak, bu cümleden olarak, merhum İnönü, Lozan'da azınlık meselesi ortaya atıldığı zaman, muhataplarına şunu söyledi: “Bizim ülkemizde Güneydoğumuz ‘da azınlık yok. O kardeşlerimiz, sizin ‘etnik’ diye kabul ettiğiniz kardeşlerimiz, bizim özbe öz din kardeşimizdir. Ve orada zapta geçirdiler. Azınlık müslüm, azınlık olmayan gayri müslümdür. Bugün Avrupa'nın işine bu gelmiyor. “Hayır, ben dün iddia edilip, kabul ettirilen bu azınlık tarifini kabul etmiyorum. Nerede bir etnik grup varsa biz onları azınlık kabul ederiz. Onun için sizin içinizde ne kadar etnik grup varsa onlar bizim indimizde azınlıktır. Yani Güneydoğu azınlıkların ülkesidir, orasını bölüp bize vereceksiniz” demek istiyorlar.
Batı Bu Cihan Milletini Her Zaman Karşısında Bulmuştur
Sevgili kardeşlerim, batı, her zaman bu cihan milletini karşısında bulmuştur. Hilal Hac savası ile karşısında bulmuştur. Her zaman hileyle, desiseyle bizim önümüze çıkmışlardır. Bildiğiniz gibi Hicaz bölgesi bu büyük milletin tasarrufundaydı. Yani bugünkü Mekke, Medine, Cidde, Basra her yer bu milletin tasarrufundaydı. İşte o günün şartlarında oynadıkları misyoner oyunlarıyla beraber o günkü Arap kardeşlerimizi birtakım hile ve desiseyle kendi yanlarına aldılar. Ve de Türk milletini maalesef o insanlara arkadan vurdurdular. Şimdi kardeşlerim, o günden bugüne Türk milleti o coğrafyada yoktur. Onun için orada adalet yok, can emniyeti yok, mal emniyeti yok, namus emniyeti yok, din ve vicdan emniyeti yoktur. İspat mı istiyorsunuz? Hep beraber Filistin'e gidelim. Filistin'de bu dediğimiz var mı? Kardeşlerim Irak'ın hali ortadadır, Libya'nın hali ortadadır, Kuveyt'in hali ortadadır, Suudi Arabistan'ın hali ortadadır. Bütün bu beldelerdeki insanları yani Müslüman kardeşlerimizi bunlar kebapçı kedisi gibi dilenir vaziyete getirmişlerdir. Hem de onların yer altı kaynaklarını ellerinden alıp kendi menfaatlerinde çevirdikleri halde. İşte bugün Türkiye'de oynamak istedikleri oyun budur. Güneydoğu'daki benim kardeşimi düşünmez o, o kendi hesaplarını yapıyor. Ne diyor? “Oradaki insanları biz Türkiye'den bölersek yarın onları bölük pörçük yaptığımız zaman gayet güzel avlarız ve de yutarız.” Hesap budur. Hiç kimse bu oyuna gelmesin. Şimdi millet olarak var mısınız? Tek bilek, tek yürek olmaya, var mısınız? Zaten Güneydoğu'da yaptığımız konuşmalarda ben o muhterem aziz kardeşlerime, “siz benim neyimsiniz” dendiği zaman onlar bana, “biz senin kolunuz” diye haykırdılar. Şimdi Sakaryalı sen benim sağ kolumsun. Benimle beraber yürüyüşe var mısın?
Batıl, Hak Gibi Gösterilemez; Batıl Batıldır
Kardeşlerim merak etmeyin, ekonomi diye bir problem var. Şu meselelere üç beş dakika değineyim, ondan sonra ona geçeceğim, hiç merak etmeyin. Açlıktan, yokluktan, sefaletten bu millet mutlaka kurtulacaktır. Bu milletin kaderi bu olamaz. Benim tarihime bakıldığı zaman insanlık hayatı bende bulmuştur. Nasıl olur da bu zillet durumuna düşebilir? Bu basiretsizliğin, bu kafasızlığın ta kendisidir. Millete ait bir hal, bir meziyet değildir. Avrupa, Avrupa bugün muhterem arkadaşlarım, biz 5000 şehit vererek 1974’te hatırlarsanız bir çıkarma yaptık. O günün şartlarını bilen büyüklerim var içinizde. Oradaki kardeşlerimiz inim inim inlediler. Banyoda, küvetlerde öldürüldüler. Caddelerden bıçaklandılar. O kardeşlerimizin elin ve vahim durumuna müdahil olmak üzere Türk Silahlı Kuvvetleri elini koydu ve zaferle işi bitirdi. 5000 şehit vererek elde ettiğimiz bu insanlık hakkını bugün Avrupa diyor ki: “Siz Avrupa Birliği'ne girebilmeniz için Rum'un istediği şekilde Kıbrıs’ı halletmeniz lazımdır.” Şimdi siz Avrupa'nın bu dediğini kabul ediyor musunuz? Ee ben de bunun için Avrupa Birliği'ne “hayır” diyorum. Avrupa Birliği kardeşlerim bakınız ne yapıyor? Avrupa Birliği biliyorsunuz sahip oldukları mezheplerin müteferrik olması bakımından hayatları yüzyıllar süren savaşlarla geçmiştir. Yani din kavgasıyla geçmiştir. Bir ve beraber olmaları mümkün olmamıştır. Şimdi birtakım sebeplerle bir araya gelmek istiyorlar. Yani bu teferruatta boğulan devletler; bir gövde, bir dünya olmak istiyor. Avrupalı diyor ki: “Her ne kadar bizim ayrı devletimiz olsa da bunları bir araya getirip bir devlet kurmamız lazım.” İşte Avrupa Birliği bu gerekçeyle oluşmuştur. Sevgili kardeşlerim bu gerekçeyle oluşan Avrupa Birliği parasını bastı, meclisini kurdu, ordusunu kurdu. Şimdi parasının üzerinde ne var biliyor musunuz? Parasının üzerinde Notre Dame kilisesi ve de Saint Pierre kiliselerinin kapısı var. Bu kadar hassasiyetle dini meziyetlerini ortaya koyuyorlar. Ve bize diyorlar ki: “Avrupa Birliği'ne girmek istiyorsanız bu kapıdan içeriye gireceksiniz ki biz sizi kabul edelim.” Şimdi siz Notre Dame kilisesinin kapısından, Saint Pierre kilisesinin kapısından geçip Avrupa Birliği'ne girmeye razı mısınız? E ben de bunu söylüyorum. Diyalog adı altında, diyalog adı altında 5 seneden beri millete yutturdukları şey, milletin gözünü boyayıp sevgili kardeşlerin batılı hak diye takdim etmektir. Batıl makisun aleyh olamaz! Batıl batılır! Avrupa, Avrupa devletleri bir araya getirirken bize de diyor ki: “Siz bölüneceksiniz, parça parça olacaksınız ancak ondan sonra ben seni kabul ederim.” Yani “güney tarafı atacaksınız, Ege'yi Yunan'a vereceksiniz, İstanbul'un sur içini ekümenik devlet olarak ilan edeceksiniz, Kıbrıs'ı Rum'a terk edeceksiniz. Ondan sonra ne kadar kişi kaldıysa benimle beraber olacaksınız.” Buna siz evet diyor musunuz? İşte ben de bunun için Avrupa Birliği'ne “hayır” diyorum.
Bugün Türkiye’de Oynanan Oyun, Para Oyunlarıdır
Sevgili kardeşlerim, geliyoruz şimdi ülkemizin asıl derdine. Bu dert, açlık derdi, yokluk derdi, işsizlik derdi. Bunu nasıl halledeceğiz? Hiç merak etmeyin. Onlar ne kadar batırırlarsa batırsınlar, biz o hızla ülkeyi Allah'ın izniyle 24 saatte bunların tepesine dikeceğiz. Bugün Türkiye'de oynanan oyun, sevgili kardeşlerim, bugün Türkiye'de oynanan oyun para oyunlarıdır. Tekrar ediyorum, para oyunları ile beraber bizi bu hale getirdiler. Evvela 3 yılını tamamlayan bu iktidar, bir program hazırladı. Dedi ki: “Biz enflasyonu aşağıya çekeceğiz.” Programını gözden geçirdikten sonra ben televizyon konuşmalarında, “hayır” dedim, “bu mantıkla, bu yolla enflasyonu aşağı düşürmeleri hiç mümkün değildir.” Aradan 1 yıl geçti. İlan etti, hükümet dedi ki: “Biz enflasyonu %35'e düşürdük.” Arkadaşlar yanıma gelip istihzayla “ya hoca sen enflasyon düşmeyecek” dedin. “Bak nasıl düşürdüler.” Allah Allah! Dedim, “kardeşim iki çarpı, iki eşittir ne eder?” Dediler “dört eder.” “Madem dört eder o halde bu enflasyon düşmez, göreceksiniz.” Üç gün geçti, dört gün geçmedi, Alman bankaları sermaye piyasasından parasını çekti, “güm” diye ekonomi dibe vurdu. O gün bugün, efendim arkadaşlar hükümet mücadele ediyor. Ha bugün bu işi hallettik, ha yarın hallettik. Ha bugün hallettik, ha yarın hallettik. Mesele geldi derviş beyin başına patladı. Dediler ki: “Amerika'da eğitim görüp okuduğu memuriyet yaptığı için bu işi bizden iyi bilir. Onu getirelim bu işi halletsin.” Onu getirdiler dervişi dümenin başına koydular. Programını okudum o zaman da televizyon konuşması yaptık, dedim ki: “Derviş bu işi halledemez daha kötü yapacak, daha batıracak göreceksiniz.” Ve derviş hatırlarsanız 1 hafta içinde ekonomiyi düzeltecek, 2 hafta içinde düzeltecek, kaç ay oldu ne kadar zaman oldu derviş düzeltebildi mi? Muhterem arkadaşlarım derviş şimdi diyor: “Ekonomi düzeldi, seçimi yapalım.” “Benim vazifemi onurla yapmış halde memleketten gideyim” demek istiyor. Neden biliyor musun? Biliyor ki seçim olursa derviş seçilmeyecek, kendisi de “Allah ısmarladık” deyip memleketten yol alacak yol, haberiniz olsun. Yoksa bu kadar büyük mücadelenin ardından bir adam bir işle muvaffak olduktan sonra hemen “Allah ısmarladık” deyip de ceketini alır “seçim yapalım” der mi? İspat etmek istemez mi? Şimdi ben hükümete ve dervişe buradan iktisadi kurallar olarak konuşacağım. Hodri Meydan, Hodri Meydan! Hepsi bir tarafa, bu fakir bir tarafa. Ben kardeşlerim, ben ben ekonomi çok iyi bilen bir insanım. Onlar gibi az değil, çok iyi bilen bir insanım. “Ben bu milletin elini Avrupalı ‘ya öptüreceğim” var mısınız? Biz izzet sahibi, iffet ve şeref sahibi bir milletiz bunu yapmamız lazım.
Faizsiz Ekonomi, Bağımsız Türkiye’nin Temelidir
Şimdi gelin bizim halimize düşen milletlerin nasıl kalkındıklarına bir göz atalım. Dünyada kalkınmak isteyen devletler emisyonu genişlettiler. Hiçbir yerden borç almadılar. Bu emisyonla halkın emeğini devreye koydular. Ama halk çalışarak parasını kazandı. Yani bakınız eskiden hatırlıyor musunuz? Mal almaya gittiğinizde bono veriyordunuz, imza atıyordunuz. Yani mala aldığınız kişiye borçlanıyordunuz. Bu formül aynı şekilde kalkınmakta olan milletler tarafından uygulanır. Devlet millete borçlanır. Yani onun bonosu karşılığı olmayan paradır. Merkez Bankası bunu basar milletine verir. Millet çalışarak bunun karşılığını ortaya koyar. Mesela bakınız şimdi siz faraza burada şeker pancarı yetiştiriyorsunuz ki yetiştiriyorsunuz. Geliyorsunuz devlet babanın kapısına, diyorsunuz ki: “Bana gübre lazım, bana tohum lazım, bana şu lazım bu lazım…” “Ey devlet baba bana avans vereceksin.” Devlet soruyor, “Ne kadar gelirin olacak senin yılda?” “Benim yıllık gelirim elli milyardır.” “O halde sana yirmi beş milyar bu işleri yapabilmen için kredi veriyorum. Verdiğim krediden bir kuruş faiz almayacağım, haberin olsun. Bir tek kuruş faiz almayacağım.” Ve vatandaş senden aldığı parayla, devletten aldığı parayla gidiyor tohumunu ekiyor, altı ay sonra ürünü ortaya çıkıyor ve fabrikasına gidiyor teslim ediyor. Şimdi kardeşlerim bu çiftçi, bu işçi işten mahrum olur mu? İmkân yok. Gelir elde eder mi? Evet. İşte aynen bunun gibi bunu biz tütün işçisine, pamuk işçisine, şeker işçisine, hülasa, mısır işçisine, tarımla uğraşan bütün kesimlere a’sından z’sine uygulayacağız. Yani faizsiz kredi vereceğiz. Var mısınız? Kapanan fabrikaları açacağız. Avrupa çatlayacak, patlayacak. Niçin o fabrikaları kapanıyor biliyor musunuz? Neden kapanıyor biliyor musunuz? Bunun sebebi şu: Amerika şeker fazlası var, Avrupa'nın şeker fazlası var, fasulye fazlası var, fındık fazlası var, efendim tütün fazlası var. Hangi ülkeye biz bunu satabiliriz? IMF’e şart koşuyor. “O ürünleri sen alırsan ben de sana bu krediyi veririm” diyor. Biz de bunları affedersiniz ahmakça kabul ediyoruz ve onların dediklerini yasallaştırdıktan sonra kredi alıyoruz fabrikaların kapısına kilit vuruyoruz. Buna ne diyorsunuz? Yani yani kardeşlerim göreceksiniz, Allah muhafaza eylesin; bu kafa bu siyasi irade devam ederse ekmek kuyruğu başlayacak. Neden? Çünkü buğday yasasıda çıktı. İstediğiniz kadar buğday ekemeyeceksiniz. Mısır yasası çıktı. İstediğiniz kadar mısır ekemeyeceksiniz. Ne olacak? İthal etme durumunda kalacaksınız. E millet çalışamıyor, işyeri kapanmış, aş yeri kapanmış, ekmeği alacak parası olmayacak. Ne olacak bu milletin hali? İşte Bağımsız Türkiye onun için kuruldu. Var mısınız?
Emisyonla Kalkınacağız, Vergisiz Türkiye’yi Kuracağız
Türkiye Türkiye dünyada yapılmayan bir işi yapıyor. Bunu dünyada hiçbir devlet yapmamıştır muhterem arkadaşlarım. Hiçbir devlet yapmamıştır. Borç ile bir memleketin kalkındığı söylenemez. Japonya, Amerika Birleşik Devletleri, Almanya, İngiltere, Fransa, Hollanda topyekûn kalkınmış ülkeler emisyon taktiğiyle, tekniğiyle ülkeleri kalkınmış, kalkındırmışlardır. Bize gelince biz IMF’den yardım istedik. IMF’e gittik kapısında adeta dilenci gibi yalvardık. Yahu bu adamların vazifesi zaten para satmak. “Efendim” diyor “bize kredi vermiyorlar.” Ben size bir sürü isim sayayım. Adam tüccardır, sanayicidir, dünya bankasından hepsi kredi almıştır. Belki Sakarya'da sizin tanıdığınız onlarca insan vardır. Niye? Çünkü bu bankaların vazifesi parayı satıp faizini cebe indirmektir. Bunların vazifesi tefeciliktir, tefecilik. IMF'nin de vazifesi tefeciliktir. Eğer sana şartname koşuyorsa bil ki bunun altında bir bit yeniği vardır. Para vermediği için değil, bir hesap içinde olduğu için. Ne oldu? Biz onlardan para tahsil ettik. Yani borç para aldık. Bu aldığımız borç paraya yılda verdiğimiz faiz miktarı muhterem arkadaşlarım kırk beş katrilyondur. Yılda biz aldığımız borçlara verdiğimiz faiz miktarı kırk beş katrilyondur. Şimdi bu borçların verilmesi için ne yapılıyor? Vergiler salınıyor, herkes vergi vermek mecburiyetinde kalıyor. Yani işçinin vergisi, çiftçinin vergisi, memurun vergisi, hamalın vergisi, polis kardeşimin vergisi, askerimin vergisi, mühendisimin vergisi, aldığımız borçların faizine gidiyor. Ve şu anda bu vergiler de bu faiz borçlarını kapatmıyor. Yani asıl borçlar bir tarafta duruyor. Onlara vereceğimiz faizleri dahi bu aldığımız vergiler kapatmıyor. Şimdi biz emisyonla beraber “vergiye son” diyoruz. Var mısınız vergisiz Türkiye'yi kurmaya? Var mısınız? Ama bunun için çok güçlü olmak lazım, çok çalışmak lazım. Vergisiz Türkiye'yi kurduğumuz zaman polis kardeşim aldığının iki mislini, memur kardeşim aldığının iki mislini, işçi kardeşim aldığının iki mislini. Çünkü her ay onun maaşından vergiler kesiliyor. Bu vergiler kesilmeyeceği için nereye geçecek? Onun maaşına ilave edilecek. O zaman bey de o olacak, paşa da o olacak. Var mısınız bey olmaya? Var mısınız paşa olmaya? Bana bir tanesi haber göndermiş,“Ya hoca nasıl bunları yapacak?” Ben de ona haber gönderdim. “Oğlum sen kendine bak. Senin elini öptüğün Avrupa bu fakirin elini öpüyor. Yirmi tane altın madalya bu görüşlerime verdi.” İki, iki buradan hodri meydan diyorum. Benim ilmimin zekâtı onların sülalesine yeter. Ben kardeşlerim, ben, ben bilgiliyim, ben güçlüyüm, ben Türk oğlu Türk'üm. Var mısınız yarışa? Tekrar ediyorum. Var mısınız yarışa?
Sevgili kardeşlerim, sevgili kardeşlerim esasen esasen bu meseleler bir konferans meselesidir. Her yerde söz verdim. Buraya da söz veriyorum. Bir konferans da bunları enine boyuna detaylı bir şekilde anlatacağım. Kitapçıklar dağıtıldı mı? Dağıtıldı değil mi? Ha onları da okuyun lütfen. Biz bu işlerin altından Allah'ın izniyle 24 saatte kalkacağız ve onları çatır çatır çatlatacağız. Hiç merak etmeyin. Ama, ama bir şartım var, bir şartım var. Sakaryalı kardeşim. Bir tek şartım var. Uyumayacağız artık. Gece gündüz çalışacağız. Bakınız tekrar ediyorum. Gece gündüz çalışacağız. Biz meclise tiyatro oynamak için gitmeyeceğiz. Milletin meselelerini çözmek, yaralarına merhem olmak için gideceğiz. Onun için ekseriyetle hem de en az 350 vekille gitmeye mecbur ve de memuruz. Var mısınız? Şimdi şimdi hepimiz evimize dönelim. Arkadaşlar olarak, dostlar olarak, kardeşler olarak Bağımsız Türkiye Partisi'nin güzel bayrağını bütün evlere asalım. Ve diyelim ki “Kuvay-i Milliye'nin ilk ürünü Bağımsız Türkiye’dir. Hep beraber bunu arşa bir devlet yaparak, bu milletin iradesini bir devlet yaparak dikelim var mısınız? Hayırlı olsun. Gazanız mübarek olsun. Yolunuz açık olsun. Hepiniz Allah'a emanet olun, aziz kardeşlerim.
Bu sohbeti video olarak izlemek için play butonuna basınız
