Neler Okuyacaksınız
Büyük Bir Millet Olmak İstiyorsak, Güçlü Bir Devlet Kurmak Mecburiyetindeyiz
Dörtyol bir şölen yaşıyor. İnanın öyle bir muhteşem manzara sergilediniz ki, bizi kalbimizden fethettiniz. Hepinize teşekkür ediyorum, hoş geldiniz. Burası Haçlı zihniyetini Fransız'a attığı tokatla yola getiren bir ecdadın evlatları, kahraman Dörtyollular hepinizi saygı, sevgi ve hürmetlerimle selamlarım. Sizler bağımsızlığa âşık olmuş insanlarsınız. Hürriyetin ne demek olduğunu çok iyi bilen insanlarsınız. Bakınız Gazi Mustafa Kemal; “yıl 1919, ben 1919 senesi mayısı içinde Samsun'a çıktığım gün elimde maddi hiçbir kuvvet yoktu. Yalnız Türk milletinin asaletinden doğan ve benim vicdanımı dolduran yüksek ve manevi bir kuvvet vardı. İşte ben bu milli kuvvete, bu Türk milletine güvenerek işe başladım” Gazi Mustafa Kemal Atatürk. O, 19 Mayıs 1919'da Samsun'dan milletle yola çıktı. Bu fakir sizin evladınız Dörtyol’la sizinle beraber yola çıkıyor. Sizlere bir kaç soru tevcih edeceğim. Büyük bir millet olmak istiyor musunuz? O halde güçlü bir devlet olmak mecburiyetindesiniz. Var mısınız? O güçlü devletin de ayakta durabilmesi için, onu muhafaza eden, koruyan çok ama çok güçlü bir ordunun olması lazım. Bu kuvveti, orduyu kurmaya, korumaya var mısınız? O halde kâinat devleti sizler için hayırlı olsun.
Türk Milletinin Ruhunu Ayakta Tutacak Eğitime ve İnsanlara İhtiyacımız Var
Sevgili kardeşlerim, şimdi beni çok iyi dinleyin. Bugün dünyanın neresine giderseniz gidin, mutlaka milletlerin kendine has özgü bir modeli vardır; insan modeli vardır. Mesela bir Fransız modeli vardır. Bir Fransız hanımefendisi, beyefendisi; Alman beyefendisine, Alman hanımefendisine benzemez. Farklı temaları, farklı motiveleri, hareket tarzları vardır. İngiliz’e gelin öyle, İtalya'na gidin öyle. Hele okyanus ötesine geçtiğiniz zaman, Amerika'ya gittiğinizde bir Amerikalı delikanlı, bir Amerikalı hanımefendi; Avrupalıya da benzemez, çok farklıdır. Orta Doğu'ya gittiğiniz zaman mesela Suud'da, mesela Irak'ta, mesela Kuveyt’te bir delikanlı, bir hanımefendi bunların hiçbirine benzemez. Hemen onun yanı başında İsrail'e gidin bir Yahudi delikanlısı, bir Yahudi hanımefendisi bunların da hiçbirine benzemez. Şimdi bize gelince, Amerika'ya giden, bakıyorsunuz on yıl sonra Türkiye'ye geliyor, bir Amerika beyefendisi olmuş, Amerikalı olmuş. Hanımefendisi geliyor, zannediyorsun bu Amerikalı bir hanımefendidir. Fransa'ya gidiyor, Fransa'da dört, beş yıl kaldıktan sonra Türkiye'ye avdet ediyor, gördüğünüz insanı zannediyorsunuz bir Fransız beyefendisi, bir Fransız hanımefendisi. Almanya öyle, İtalya'ya gidiyor, dönüyor, bakıyorsunuz bir Türk modeli, bir insan karşınızda, göremiyorsunuz. Bunun sebebi nedir? Bunun sebebi kısa zaman içerisinde biz bir Türk insan modelini maalesef milli eğitimimizde ortaya koyamadık. Ve bu insanı Türk milleti hasretle alayım. “Benim delikanlım hangi delikanlı? Benim hanımefendim, hangi hanımefendi?” Bunu her gün kendisine soruyor. Sözde “ben Atatürk'ün yanındayım” diyen beyefendiler ve hanımefendiler de aynı taklit içerisine giriyorlar. Bakınız yine 1922'de Kemal Atatürk ne söylüyor? “Bu düşüşün çıkış noktası, korku ile acz ile başlamıştır.” Türkiye'nin fikir adamları diyorlardı ki: Adeta kendi kendilerine hakaret ediyorlardı. “Biz adam değiliz ve olamayız. Kendi kendimize adam olmamıza ihtimal yoktur. Bizim canımızı, tarihimizi, varlığımızı bize düşman olan, düşman olduğundan hiç şüphe edilmeyen Avrupalılara kayıtsız şartsız bırakmak istiyorlardı.” “Onlar bizi idare etsin” diyorlardı. İşte aynı hal, aynı manzara… Biz de: “Avrupa Birliği olmadan olamayız. Amerika Birleşik Devletleri olmadan olamayız” diyen, günümüzün aydınında aynı manzara, aynı hal yok mu? Muhterem arkadaşlarım, işte onun için bize “Türk milletinin ruhunun sonuna kadar ayakta dimdik tutabilecek insanlara, eğitime, öğretime ihtiyacımız vardır” diyoruz. Bu eğitimin, bu eğitimin bir kimlik meselesi olduğunda hiç kimsenin şüphesi yoktur. Milli kültürümüzün çok uzağında muazzam bir boşluk içindeyiz. Hâlbuki bizim milli kültürümüz bütün kâinatı doyurabilecek evsafta, kalitede ve kifayettedir.
Öyle bir kültür düşünün ki, musikisi, insanın ruhunun derinliklerine nüfuz eden, sanatı, zanaatı insana zevk veren ve de mest eden bir kültür. Öyle bir tarih şuuru ki, insanı şecaatten şecaate, adaletten adalete, hakikatten hakikate sürükleyen bir tarih şuuru. Şimdi sen bu şuurdan, bu milli kültürden mahrum oldun. Tarih, bir milletin hafızasıdır. Eğer millet hafızasını kaybederse nasıl hareket edeceğinin farkında olamaz. Sağa sola çarpan bir sadist insan modeli haline gelir. O bakımdan, geçmişimizle günümüzü birbirine bağlayan, tarihi bağlara sımsıkı millet olarak sarılmamız şarttır ve de zaruridir. Var mısınız Bağımsız Türkiye Partisi ile bu zihniyeti hayata geçirmeye var mısınız?
Millî Eğitim, Neslimizi Kazanmak Zorundadır
Sevgili kardeşlerim ve çok güçlü bir dil, Türk dili; çok mükemmel bir dil olmasına rağmen, ozanların, şairlerin ve de üstat insanların kullandığı bu muazzam dili, “ilim dili değildir” diye, istihza ile gündem eden sözde ilim adamları, bu milletin tepesinde, bu millete şayet istihzai nazarla bakıyor ise, bu meseleleri bizim düzeltmemiz mümkün değildir. Dil geçmişle geleceği, insanlar arasındaki bağı, münasebeti kuran, en kuvvetli bir etkendir. Bunu kaybettiğiniz zaman, siz kendinizi başkasına arz etmeniz, anlatmanız, fikrinizi takdim etmeniz hiç ama hiç mümkün değildir. İşte bugün biz maalesef bu özü kaybediyoruz, bunu kaybettik. O bakımdan diyoruz ki, üç ana unsur içerisinde hep beraber karar vermeliyiz. Bu birincisi şu: Fundamentalist değil ama dindar bir nesil, Şovenist değil ama Türk milliyetçisi yine bir nesil, mandacı değil, bağımsızlığa “evet” diyen bir nesil, var mısınız bunu yetiştirmeye? …..
Sevgili kardeşlerim, hangi kanunları, hangi nizamları çıkartırsanız çıkartın, onu hayata geçirecek olan insan unsurunu, siz toplumun yararına, milletin yararına kazanmadıktan sonra, en mükemmel kanunlar, en mükemmel nizamlar, yok olamaya mahkûmdur. Binaenaleyh, insanımızı evvela kedi yararına, sonra da, milletinin yararına kazanmak, mecburiyet ve de mükellefiyetindeyiz. Bunun için diyoruz ki; Milli Eğitim, hem kendi yararına, hem de milletinin yararına, neslimizi kazanmak mecburiyetindedir. Başka milletleri taklit eden, onları kendisine örnek kabul eden, bir eğitim anlayışına son vermek lazım. Bağımsız Türkiye Partisi, buna son verecek olan, en bağımsız bir düşüncenin temsilcisidir. Var mısınız?
Biz Varız, Üç Saatte Memleketin Meselesini Halletmeye!
Sevgili kardeşlerim, deniliyor ki, “Türkiye içine düştüğü bu badireden kurtulamaz. Şu kadar zaman içerisinde şöyle olur, böyle olur.” Esasen şu anda Türkiye'nin içinde bulunduğu durum, para oyunları sebebiyle gelinen son noktadır. Olması gereken durum değildir. Türkiye bu duruma layık değildir. Biz şayet bu para oyunlarını elimizin tersiyle dışarıya atarsak, tersleyip sürersek, kendi milli modelimize döndüğümüz zaman, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ekonomisinin en kısa zamanda, 24 saat gibi çok az bir zaman içerisinde, halletmeye muktedir bir millet olduğumuzu ispat ederiz. Var mısınız? Sevgili kardeşlerim, sevgili kardeşlerim bazıları diyormuş ki: “Mucizevi ekonomik tedbirlerle yola çıkmak en büyük felakettir.” Doğrudur. Doğrudur, çünkü sen Haydar Hoca'nın yaptığını anlayabilecek ne kültürde ne evsafta bir mahiyete sahip değilsin. Bizim, bizim hayata geçirdiğimiz projeleri, senin hayallerinin kavraması mümkün değildir. O bakımdan bizim düşüncelerimize sen “mucizevi düşünceler” dersin. Çünkü bunlardan çok ama çok uzaksın. Bunu çok iyi bilesin. Sevgili kardeşlerim, ekonominin kitabını yazanlar lütfen gelsinler. Meydanlarda, milletin önünde hep beraber görüşelim, istişare edelim, münazara edelim, münakaşa edelim. Var mılar? Hazır olsunlar, gelsinler, milletin o sorunla mücadele edelim. Varlar mı? Sevgili arkadaşlarım; beni iyi dinleyin, beni çok iyi dinleyin, beni çok iyi dinleyin. Biz varız 24 saatte, hayır hayır 3 saatte memleketin meselesini halletmeye. Şimdi, şimdi bu işin size, formülünü, kanunu anlatıyorum. İşte benim bu kanunum, benim bu formülüm olman için, mucize kadar uzak bir düşünce olduğu için, hayalleri buna basmaz.
Bu Milletin Kara Talihi, Doğan Güneşle Sona Erecektir
Dünyada, dünyada, iktisadi nizamlarda, ekonomik düzenlerde, milletlerin milli gelirinin %30u, piyasada para olarak dolaşır. Burasını çok iyi ama çok iyi kavrayalım. İtalya'ya gidin, Amerika'ya gidin, Fransa'ya gidin, Almanya'ya gidin, nereye giderseniz gidin, milli gelirlerinin %30u para olarak piyasada dolaşır. Şayet siz, milli gelirin %30unun altında, faraza yüzde on beşiyle bu işi tamamlamaya çalışırsanız, ikinci yıl milli geliriniz geriye gider. Üçüncü yıl daha geriye gider. Dördüncü yıl daha geriye gider. Beşinci yıl da dibe vurur dibe. Bunun önüne geçemezsiniz. Onun için tedavülde olması gereken para mutlaka piyasada dolaşması lazım. Amerika Birleşik Devletleri, milli gelirinin yüzde yüzünü dolaştırıyor. %30unu iç piyasasında dolaştırıyor. %70ini dünya piyasasında dolaştırıyor. Almanya, Fransa, İngiltere %30unu kendi iç piyasasında dolaştırıyor. %30unu da dış piyasada dolaştırıyor. Böylece bu devletlerin milli gelirinin yüzde altmışı tedavülde dolaşıyor. İç ve dış piyasalarda dolaşıyor. Bize gelince muhterem arkadaşlarım, bizde bunun % kaçı dolaşıyor biliyor musunuz? %2si, ikisi; beşi değil. %2si, yani tam %28 piyasada para boşluğu var, para yok. Peki, bu %28i kim dolduruyor? Dünyada global güçler var. Bu güçler o kadar mahir, o kadar zengin ki bu insanları cebindeki para, kasalarındaki para, dünya devletlerinin, hazinelerinde mevcut olan paranın tam yirmi misli. İşte bu global güçler böyle devletlere güya el uzatıyorlar, yardım ediyorlar, para satıyorlar. Yani tefecilik yapıyorlar, tefecilik. İşte bizde bu tefecilerden kredi adı altında faizle para alıyoruz. Bir yılda bu aldığımız kredilere verdiğimiz faiz miktarı, kırk beş katrilyondur. Muhterem arkadaşlarım tekrar ediyorum; bu tefecilerden aldığımız paraya verdiğimiz faiz miktarı kırk beş katrilyondur. 2002 yılında bütçede bu kırk beş katrilyonun kırk üç nokta altı katrilyonu ödenecek diğer geri kalanı üç buçuk katrilyon 2003 yılına devredilmiştir. Şimdi bu kadar muazzam bir faiz ödeyen bir devlet haline geldi. Muhterem arkadaşlarım, işte bir diyoruz ki “yabancı sermaye, yabancı yardım” adı altında kazıkları elimizin tersiyle geriye dön marş marş. Muhterem arkadaşlarım, bakınız siz bu bu tefecileri yurtdışına çıkardığınız zaman yılda kazanacağınız paranın miktarı kırk beş katrilyondur. İşte diyoruz ki, bu kırk beş katrilyonu IMF’nin IMF’nin bu tellâlarına vermek yerine, sırtınızdan IMF’li bu soyguncuları atarsınız milletin tamamına bunu dağıtırsınız. Var mısınız? “Bana bana kaynak göster” diyor. “Bana kaynak göster” diyor. Kaynak bir tane mi? Bin tane kaynak var, bin tane. İki, benim tezim muhterem arkadaşlarım Allah'ın izni ile dünyayı dize getirecektir. Hiç bundan kuşkunuz olmasın. Bu milletin kara talihi artık doğan güneşle sona erecektir. İşçi kardeşlerim, çiftçi kardeşlerim, çöpçü kardeşlerim, memur kardeşim, polis kardeşim, asker kardeşim, tacir tüccar kardeşim, korkma Bağımsız Türkiye geliyor.
Millete Düşen Çalışmak, Devlete Düşen de Vatandaşının Önüne Açmaktır
Sevgili kardeşlerim, sevgili kardeşlerim, yüz milyarın altında geliri olan vatandaşımızdan, yani esnafımızdan, çiftçimizden, hiç kimseden bir tek kuruş vergi alınmayacaktır. Memur vergi vergi vermeyecektir. Bunu böyle bilesiniz. Evet, kıymetli kardeşlerim ve tarım kesimi, tarım kesimi beni çok iyi dinlesin. Merak etmesinler, mısırını ekecektir, buğdayını ekecektir, şeker pancarını istediği kadar ekecektir. Yeter ki çalışsın. Devlet yetiştirdiği ürünün garantisini, henüz daha bağına bahçesine, tohumunu atmadan altı ay evvel avansını, yüzde elli avansını, çiftçisinin eline teslim edecektir; merak etmeyin. Sevgili kardeşlerim, sevgili kardeşlerim, ben de anlatacağım çok şey var, çok şey var. Merhum Atatürk, Düyûn-ı Umûmiye’den devir aldığı borçları, çiftçiye ayağa kaldırmak için bizim yöremizde bu çok açık olarak uygulanmış, çiftçiye yüzde elli ürün garantisi verilmiş, “avans” adı altında 6 ay evvel ürününü yetiştirmeden 6 ay evvel cebine para konmuş, desteklenmiştir. Aynı uygulamayı, bu milli sistemi, merhum Atatürk’ün döneminde olduğu gibi aynen hayata geçireceğiz. Hangi ürünlerde? Bütün ürünlerde, bunda hiç kimsenin kuşkusu olmasın. Şimdi deniliyor ki ve “biz IMF’den yardım alalım, yabancı sermayeyle beraber ülkeyi kalkındıralım.” Yabancı sermaye sahipleri sana bu parayı bedavamı veriyor. Yılda az evvel söylediğim gibi tam 45 katrilyon senin sırtından faiz alıyor, faiz. Bu böyle bir büyük badire olmasına rağmen sanki çok hoş bir işmiş gibi milletimize takdim ediliyor. Yan gelip yatacaksınız, geçineceksiniz. Kim verecek parayı? “Avrupalı verecek.” Muhterem arkadaşlarım, Düyûn-ı Umûmiye’de aynısını yaptılar. Arkasından Anadolu'ya kimler çıktı? Bana söyleyin. Fransızlar çıktı, İngilizler çıktı. Öyle değil mi? Yani, yani Ruslar çıktı. Yani Anadolu işgal altında kaldı. Aynı projeyi hayata geçirmek istiyorlar. Onun için biz bu projeye “hayır” diyoruz, var mısınız? 24 saat çalışacağız. 24 saat geceli gündüzlü, merak etmeyin. Millete düşen çalışmak, devlete düşen de vatandaşının önüne açmaktır; önünü kesmek değildir. Eken biçenin eli kolu olacak devlet, eli ayağı olacak devlet. Yardım edecek, gübresini verecek, tohumunu verecek, onu destekleyecektir. Ve de hayat sigortasıyla teminat altına alınacaktır. Hastane köselerine gittiği zaman, “e senin yeşil kartın var mı?” E baba kırmızı kartı varsa saha dışarı. Ne olacak bu insanın hali? Kart mart yok. Herkes devletin sosyal imkânlarından anında ve de zamanında ihtiyacı olduğu zaman istifade edecektir, hiç kuşkunuz olmasın. Bütün bunların projeleri Avrupa'yı da aşan bir tarzda elimizde mevcuttur, hiç çekinmeyin ve de korkmayın.
Hayvan, hayvancılıkla uğraşan, hayvancılıkla uğraşan kardeşlerim, hayvancılıkla uğraşan kardeşlerim, siz de çalışmaya hazır olun. Dağları taşları hayvan dolduracaksınız. Evine aylar geçtiği halde bir kilogram alamayan kardeşlerim, inanın ki bizim dönemimizde et yemekten bıkacaksınız. Hayırlı olsun diyorum. Faizsiz, faizsiz, faizsiz kredi verilecek. Bu faizsiz kredileri benim hayvanlarıyla uğraşan çiftçim, köylüm, kardeşim hayvana tebdil edecek ve böylece memleketine olan vazifesini en güzel tarz ve şekilde ifa edecektir, bundan çekinmeyin. Bütün bunları yaparken bizim Avrupa Birliği gibi bizimle hiç alakası olmayan bir topluluğa girmenin bir manası var mıdır? Soruyorum size. Doğrudur.
Bu Milleti Hiç Kimse Bölmeye Muktedir Olamayacaktır
Sevgili kardeşlerim, bakınız “Avrupa Birliği” diyorlar. Müsaadenizle birkaç cümlede ondan edeyim. Avrupa Birliği ne diyor biliyor musun? Diyor ki: “Merhum İnönü Lozan’da.” Avrupalılar diyor ki: “Burada sizin Güneydoğu'da yaşayan Kürt insanlar var, Türklerden bunlar ayrıdır.” “Hayır, hayır” diyor. “Onlar öz ve öz Türk’tür. Zira onların dini İslam'dır, onlar Müslüman'dır. Lozan’da etnik anlayışı, azınlık anlayışını dinli-dinsiz, yani Müslim-gayrimüslim şeklinde zapta geçiriyordu. Ve istedikleri oyunu o tarihte oynayamıyorlar. Bu güne geliyor diyorlar ki: “Biz o günkü tarifi kabul etmiyoruz.” Doğrudur. Sevgili kardeşlerim bunun izahını yapmadan hemen şunu ifade edeyim ki, “Biz bir milletiz. Örfümüz bir, âdetimiz bir, geleneğimiz bir, dinimiz bir, bayrağımız bir, ezanımız birdir.” Onun için, onun için sevgili kardeşlerim, onun için ben Çanakkale’yi Kürt Mehmet'le yaptım. Laz İsmail'le yaptım. Çerkez Mustafa'yla yaptım. Türk Mehmet'le, Arap Osman'la yaptım. Öyle değil mi? Bu millet, bu millet bu millet muhterem arkadaşlarım, tek bir gövde, tek bir bünye, tek bir millettir, bilektir. Bu millet birdir. Bu millet ayıranlar kalleştir. Şimdi ben, şimdi ben bir Kürt köyüne gideyim. “Selamun aleyküm.” “Aleyküm selam hocam. Hoş geldin, sefalar getirdin” demez mi Kürt kardeşim? Bir Arap kardeşimin evine gideyim. “Selamun aleyküm.” “Aleyküm selam.” “Hoş geldin hocam. Başım gözüm üstüne” Demez mi benim Anadolum? Gidin …. Laz olan yere. “Selamun aleyküm.” “Aleyküm selam.” “Hoş geldin hocam” demez mi? O halde bu milletin Laz'ı da bir, Arap'ı da bir, Boşnak’ı da bir, Sırplısı da bir, Kürt'ü de bir, Türk'ü birdir. Bunun ikisi yoktur. Hepsi Türk'ün kültürünün şemsiyesi altında, bayrağının altında, şecaatle, gururla dimdik yürümektedir. Bu milleti hiç kimse bölmeye muktedir olamayacaktır.
“Kanla Alınan Topraklar Parayla Satılmaz”
Sevgili kardeşlerim, hakikat böyle olmasına rağmen, güneydoğudaki petrol havzası nedeniyle bugün Batı dünyası diyor ki: “Burada yaşayanlar Kürtlerdir, dolaysıyla sınırların yeniden tahlile tabi tutulması gerekiyor.” Arkadaşlar, aynı oyunu bize Hicaz bölgesinde İngilizler oynadı. İngilizler binlerce, on binlerce misyoneri Arap dünyasına saldılar. Bunu ben hayal olarak anlatmıyorum. Hampher, İngiliz Hampher, İngiliz Sömürge Bakanlığı'nın vazife verdiği Hampher, hatıratında anlatıyor bunları, yazıyor bunları. Oraya gittiler, dediler ki, “Ey Araplar, halife Türklerden”, “Ya siz deli misiniz? Halifenin evvela Peygamber soyundan olması lazım.” Hâlbuki bunlar Türk, Arap bile değil. Ve Hüseyin Bin Ali'ye vazife verdiler. Abdulvehhab’a vazife verdiler, fitne çıkardılar. Maalesef o dünyanın Arap Müslümanları kardeşlerimiz bizi sırtımızdan hançerlediler. Şimdi gelinen noktaya bak, Irak’ın halini görüyor musunuz? Filistin'deki kardeşlerimizin halini görüyor musunuz? Sevgili kardeşlerim, Filistin’e benimde içim yanıyor, bağrım yanıyor; hem vallahi hem billahi. Bu katliama hiçbir güç dayanmaz, taşlar bile erir. Ama bir an şöyle maziye bir bakalım. Merhum Abdülhamid'e Theodor Herzl geliyor, diyor ki, “Bize burada toprak satın. Her metrekaresine en az on misli karşılık verelim. Yani bir lira ise, biz on lira verelim, yeter ki bu bölgeden bize toprak satın.” Abdülhamid Cennet Mekân, “kanla alınan topraklar paraya satılmaz” diyor. Elini tersi ile Theodor Herzl’i dışarıya çıkartıyor. Ondan sonra, ondan sonra muhterem arkadaşlarım, ne oluyor biliyor musunuz? Filistinlilerin, Filistinlilerin kabile şeyhleri birbirine yarışırcasına inadına İsraillere, Yahudilere topraklarını satıyorlar. Ve en sonunda gelinen nokta 1948 yılında İsrail Yahudi'si aldığı toprakların üzerine bir devlet kuruyor. Şimdi ki halde malum, şimdi öz ve öz vatanında Filistinliler parya durumuna düştüler, esir durumuna düştüler. O günün acısının, o günün yanlışının, bugünün hali faturası olmuş olmuyor mu?
Muhterem arkadaşlarım, diplomatik maksatla şu anda arazi satışını biz “evet” dedik. Ben hatırlarsanız beni takip eden kardeşlerim çok iyi bilirler, “Yanlış yapıyorsunuz. Filistin’de oynanan oyun Güneydoğu’da oynanıyor.” Yanlış yapıyorsunuz, yanlış. Niye yanlış yapıyorsunuz? Diplomatik maksatla muhterem arkadaşlarım mesela Çukurova’da bir Yunanlı gelse iki bin metrekare bir yer satın alsa veya yüz bin metrekare bir yer satın atsa, etrafını çit ile çevirir bayrağını, Yunan bayrağını da diker. Bir Allah’ın kulu oradan içeriye giremez. Polisi giremez, bekçi giremez, askeri giremez. Yani orası diplomatik maksatla satılan yer onun devletinin malı mesabesindedir. Nasıl konsolos binalarına girme hakkına, herhangi bir devletin kolluk güçleri girme hakkına sahip değilse, bu da aynen öyledir. Şimdi, bu maksatla, biz yer satışına “evet” dedik. Yazıklar olsun! Yarın, yarın Filistinlileri bu hale getirenler, Güneydoğu bölgemizden aldıkları toprak üzerine bayrağı çekerlerse, ne yapacaksınız? Bunun hesabını kime vereceksiniz? Sevgili kardeşlerim ama ama Bağımsız Türkiye Partisi, Bağımsız Türkiye Partisi iktidar olduğu gün, bu kanunu derhal meriyetten kaldıracak ve Türk oğlu Türk’e ancak satışına müsaade edecektir. Onun için, Bağımsız Türkiye Partisi'ni bütün bu şartlardan dolayı iktidar etmeye var mısınız Dörtyollular?
Ayakta Kalmak İçin 1923–1938 Arasındaki Millî Politikalara Dönmeliyiz
Sevgili kardeşlerim, sevgili kardeşlerim, bakınız diyor ki Avrupa Birliği: “Seni benim kabul edebilmem için, İstanbul'un sur içerisinde, surun içerisinde Ortodokslar ekümenik bir site devleti kurmaya, yani bir din devleti kurmaya müsaade edeceksin.” Bize diyor. Yani İstanbul'un içerisinde bir Ortodoks din devleti, buna siz “evet” diyor musunuz? Sevgili arkadaşlarım, Avrupa Birliği ilave ediyor ve diyor ki: “Ayasofya'yı kilise yapmanız gerekiyor, insan hakları münasebetiyle şayet siz insan hakkına riayet ediyorsanız, Ayasofya'yı tekrar kilise yapacaksınız.” Buna ne diyorsunuz? Şimdi ben insan hakkından bahseden Avrupalı ‘ya diyorum ki: “Ey Avrupalı, Kurtuba'yı biliyor musun?” Kurtuba, İspanya'nın göbeğinde bir şehir, bir zamanlar bu şehir sekiz yüz küsur sene Endülüs'e merkez olmuş, böyle bir şehir. Ve bu Kurtuba'da bizim Sultanahmet Camii'nin 3 misli büyüklüğünde büyük bir cami, Ulu Cami yapıldı. Geldi, arkasından İspanyollar, bu camiyi kiliseye çevirdiler. Burası halen kilisedir. Sen, sen Avrupa Birliği, sen Avrupalı, nasıl oluyor da kendi dünyanda olan camiyi kilise yaptıktan sonra cami yapmıyorsun da benim ülkemde müze olan, aslında cami olan kilise yapmak istiyorsunuz. Bu ikilem değil de daha nedir muhterem arkadaşlarım? Böyle bir Avrupa'ya bizim “evet” dememiz mümkün mü?
Sevgili kardeşlerim, “Avrupa haksız olamaz, haksız.” Bugün Avrupa Birliği'ni kurdu. Bu kadar devletler bir araya geldi. Bir devlet oluyorlar, Avrupalılar bize de diyor ki: “Güneydoğu'nu ayır, Ege'ni ayır, İstanbul'u ayır, Kıbrıs’ı ayır, böyle bir devlet ol benim içime gel.” Yani onlar bu müteferrik devletleri bir araya getirerek bir devlet olurken, bize de “parçalan” diyor. Buna ne diyorsunuz? Sevgili kardeşlerim, işte ben de bu sebeplerden dolayı Avrupa Birliği'ne “hayır” diyorum. “Evet” dememiz mümkün değildir. Sevgili arkadaşlarım, sevgili kardeşlerim, bizim Türk milleti olarak, ayakta durmamızı istiyorsanız, 1923’le 1938 yılları arasında uygulanan milli politikalara dönmemiz şattır. Var mısınız bu politikaya dönmeye? Evet. Bu muhteşem gecede, sizlerle mana dolu vakitler geçirdikten sonra, hepinizi baki hüdaya emanet ediyor; saygı, sevgi, muhabbetlerimi arz ediyorum, sevgili, Dörtyol’lu kardeşlerim.
Bu sohbeti video olarak izlemek için play butonuna basınız
