info@profdrhaydarbasenstitusu.org

17 Ağustos 1999 Marmara Depremi - 5 Eylül 1999 (Tarihli Yayın)
04/04/2025 SİYASET DİNİ YAŞAM 192

    Neler Okuyacaksınız

Bir Oto Kontrol Sistemi Kurmamız Lazım

Efendim evvela milletimizin böyle bir felaket münasebetiyle kaybettiği ve bir taraftan da kazandığı diyelim manevi mertebe sahibi şehitlerimizden dolayı başının ve başımızın sağ olmasını, ölen kardeşlerimizin yakınlarına Cenab-ı Haktan sabır ve milletimize de metanet diliyorum. 
Şimdi nerede yanlış yapıldı veya nerede noksanımız var? Esasen insan normal hayatında da bu soruyu devamlı kendisine sorması lazım, yani "ben acaba nerede yanlış yapıyorum?" "Yaptıklarımın neresi benim faydama veya insanlığın faydasına?" "Hangi işlerden Allah memnun olur, hangisinden olmaz?" Bu tip sualleri bizim aslında devamlı kendimize sormamız, bir oto kontrol sistemi kurmamız lazım. Böyle bir deprem münasebetiyle de olsa kendimizi sorguya çekmemiz, sorgulamamız elbette güzel, hakikaten takdire şayan bir davranış biçimidir. Ama hemen bunun ardından ifade edeyim ki; bu sorgulamada bir insanı veya bir grup insanı suçlu çıkartıp, onu adeta refüze edecek, o kurumu yok edecek tarzda olaya bakmak da benim kanaatime göre yanlıştır. Çünkü biz millet olarak eğer bu deprem felaketi insanımızın hemen hemen yüzde 20'sini veya yüzde 25'ini kapsayan bir felakettir, milletimize ait bir felakettir. O halde biz bunu millet olarak değerlendirmemiz lazım. Efendim filanca şöyle yaptı, filancı böyle yaptı şeklinde dedikodu mantığı yerine, yani kendimizi millet olarak sorgulamamız lazım. Noksanlarımız varsa bunları gidermemiz, gerekli tedbirleri almamız gerekiyor. Evvela bu temel tespiti yapmamızda fayda var. 
İkinci olarak benim tabii mevzuya biraz da manevi cihetten bakmam da fayda var. Çünkü olayın maddi boyutları televizyonlarımızda uzun uzun tartışıldı, münakaşa münazara istişare yapıldı, ama bu konu pek gündem edilmedi. Şimdi hemen şunu belirtmemizde fayda var.

Cenabı Hak bizleri bu âleme niçin göndermiştir?

Cenabı Hak bizleri bu âleme niçin göndermiştir? Yani biz bu dünyada nasıl bir varlığız? Yani biz bir muhtar, kendi kendine her şeyi yapabilecek iktidarda ve de güçte olan bir varlık olmakla beraber, bir bağımlılığımız var mı yok mu? Daha doğrusu, hesap verebileceğimiz bir güç bir irade var mıdır yok mudur? Evvela bunu tespit etmemiz lazım. 
İrade-i ilahiyenin bizden istediği beklediği de nedir? Eğer biz objektif olarak nazarlarımızı bu pencereden bu çerçeveden hadiseye yöneltirsek çok ciddi dersler alacağımız kanaatindeyim. Çünkü biz elhamdülillah Müslüman bir milletiz, bununla da gurur duyuyoruz ve tarihte kim ne derse desin Türk Milleti kadar İslam dinine hizmet eden ikinci bir millet de olmamıştır. Bu dün de böyledir, inşallah bugün de böyledir. Şimdi ufak tefek yanlışlarımız, hatalarımız elbette olacak, Allah da Gafur-u rahimdir. Bunu evvela tespit edelim Yani Allah bizi demek ki bu âlemde iradeyi ilahi olarak yaratmış ve denemek istiyor, maksadı kulunu denemek. "Benim bu kulumun halini ben deneyeceğim" diyor. Bizi geçen haftaki sohbetimizde hatırlarsanız bazen hayırla, bazen şerle, bazen darlıkla, bazen genişlikte, bazen fakirlikle, bazen zenginlikle, hülasa çeşitli hallerle Allah deniyor. Ve bu hallerde denenen kulundan bir şeyler bekliyor Allah. Acaba Ben ona çok zenginlik veriyorum, etraf veriyorum, artı çoluk çocuk veriyorum, artı servet veriyorum, rütbe veriyorum. Bu kulum benden acaba irtibatını kesiyor mu kesmiyor mu? Benimle alakasını kuruyor mu, kurmuyor mu? Bütün bunlar onun şımarması, azması için bir sebep mi oluyor; yoksa bütün bu sahip olduğu değerler bana mı benim yolumda mı kullanılıyor? Cenabı hakkın burada muradı budur. Bu meseleyi geniş değerlendirmeden hatırıma bir şey geldi. Hiç şunu unutmamamızda fayda var.

Cenab-ı Hak Kulunun Affı İçin Bir Bahane Arıyor

Allah'ın kullarına takdir ettiği gerek musibetler, yani belalar, iyilikler, tamamı kulunun lehinedir yani menfaatimizedir. Onu ben unutursam siz hatırlatın ben açayım ne demek istediğimi. Çünkü Cenabı Hak kulunun affı için bir bahane arıyor. Merhum Mustafa Hayri Öğüt Hazretleri ile bir gün sohbetimizde enteresan bir tespitte bulundu. "Arkadaşlar" dedi "evlatlar" dedi "yani siz Cenabı Hakkı adeta mapushane gardiyanlarına mı benzetiyorsunuz. Allah kullarının affı için bahaneler arıyor. İstiyor ki kulum bir şey yapsın da onu ben affedeyim." Şimdi olaya bu mantıkla bakacağız, yani kul olur da hatasız olur mu? Yani insanın hata etmemesi mümkün değil. Ha ben hata etmiyorum diyen insan bil ki; en büyük hatayı yapıyor. Yani ha bizim maksadımız hatasız, hatası en az olan bir insan, bir kul olma durumuna gelmektir. Yoksa hata yapmıyorum bu mümkün değil ki! Hatalar, yanlışlar veya veballer insanlarda çeşitli şekilde tezahür eder. 

Hatasız Kul Yok

Birinde bakarsınız; ahlaki davranışları bozuktur, o yönde bu tezahür eder. Bir insanın ahlaki davranışları bozuktur, yani İslam ahlakının o güzelliğini onda bulamazsın, herkesi kırar, incitir, dağıtır, yıkar. Adeta sadist bir unsura benziyor, geliyor dağıtıyor. Bir insan tipi böyle. 
Bir başkası da "eli uzundur" derler, bizde bir tabir vardır, çalmaya alışmıştır, o da hırsızlık yapar. Onun da hatası odur. Efendim bir başkası da kavgacıdır, gürültücüdür. Onun da hatası odur. Hülasa hataları çoğaltabiliriz. Yani sınıflarına ben girmek istemiyorum, demek istediğim anlaşılmıştır. Yani hatasız kul yok. Ama birinin o taraftan, birinin bu taraftan. Onun için her insan İslam mantalitesine, mantığına göre başkasının suçunu yargılamak yerine, başka insanların vebalini günahını görmek yerine, aslında kendisini görmek, kendisini hesaba çekmek, kendisine not verme durumundadır. Şimdi dikkat ederseniz, günümüzde ben bu depremde de buna şahit oldum, biz hep başkalarını yargılıyoruz. Eee baba sen nesin? Yani senin yerin ne? Benim yerim ne? Benim halim ne? Ben neyim? Benim vaziyetim nedir? Bu soruyu kendimize sorup da bunun cevabını, dikkat ederseniz kimse almak istemiyor. Ama Nihat karşımdadır, Onu biz günah keçisi olarak seçersek kurtarırız. Hep bu mantık cereyan ediyor ve işlenen olaylarda yapılan yanlışlarda devamlı kendi nefsimizin dışındakilerini hesaba çekmek, yargılamak mantığı gündem ediliyor. Bunlar yanlış şeyler. 

İslami gelenekte insanların kendilerini hesaba çekmesi gerekir

İslami gelenekte, İslami örfte, İslami adette, İslam ahlakında insanların kendilerini yargılaması, kendisini hesaba çekmesi gerekir. Bu ölçü çok mühim. Cenab-ı Peygamber Efendimiz hadis-i şeriflerinde;
“حَاسِبُواأَنْفُسَكُمْقَبْلَأَنْتُحَاسَبُوا“ “Hasibuenfusekumkable en tuhasebu” 
"Hesaba çekilmeden evvel hesaba çekiliniz." 
Şimdi hesaba çekilmeden evvel bir yanlış yaptıysam ben, ben kendimi hesaba çekmeliyim. Hele böyle bir afet durumunda, ben bunun murakabesini muhasebesini yapmalıyım. 
Peki, dışta olan insana düşen vazife ne? Yaranın sarılmasına koşmasıdır. Şimdi biz tersini yapıyoruz. Ne yapıyoruz?
 İçte, o olay yerinde suçlu arıyoruz. Kendimizde sanki hâkim mevkiinde; efendim böyle değnekle, o suçlu, bu suçlu. Böyle mantık yok İslam'da. Yani suçlu benim, herkes kendi. O zaman ne olmuş oluyor? Bakınız; her insanın kendini hatalı kusurlu noksanlı gördüğü toplumda bir defa itişme kalkışma olmuyor. Sana karşı ben kendimi sorumlu kabul eder, senin ile aramızdaki hukukta kendimi noksan ve yanlış kabul edersem; suçu sen de arayamam. Bilmem anlatabiliyor muyum? 
Şimdi olayın mantığının oturmadığını ben âcizane görüyorum. O halde zaten bir sürü musibet bela gelmiş. O insanların halini yargılamak, bu terbiyesizliktir. Ya sana böyle bir yetkiyi, bu böyle bir ruhsatı kim vermiş? 
Dışa çıkıyoruz şimdi. 

Bize Düşen Koşup Yaraları Sarmaktır

Zaten hakikaten can kaybı olmuş, mal kaybı olmuş, her şey heder olmuş gitmiş. Sana uzaktan bakan insan olarak düşen vazife, yani orada bu kadar belaya musibete duçar olan insanı cezalandırmak mıdır? Yoksa koşup yarasını sarmak mıdır? Şimdi mantık çok değişti, anlatmak istediğim o. Efendim ben acizane diyorum ki; bize düşen vazife nedir, Müslüman olarak? Bana düşen oradaki insanın Allah'la kendi arasındaki hukuku, onu ilgilendirir beni ilgilendirmez. Benim vazifem Münker Nekir’in vazifesi değil. Kiramen katibi de değilim ki; hesap kitap tutayım. Münker Nekir de değilim ki; hesap sorayım, gel bakayım. Beni ilgilendirmez bu. Kimi ilgilendirir? O iradey-i ilahi ile o kulun arasındaki alışveriştir. Ama aynı irade-i ilahiye beni de hesaba çekiyor burada. "Evet, ben ona bunu verdim" diyor, "bununla onu deniyorum" diyor, "Sen burada ne yapıyorsun sen bunun dedikodusu ile mi meşgul oluyorsun." İşte asıl musibet burada. Sana hiçbir musibet isabet etmediği halde, en büyük bela da sana geliyor. Niye? 
Üzerine düşeni yapmıyorsun ki; boyuna dedikoduyla meşgulsün. Ha, insani yardımlarını yapacaksın! Orada, e şimdi bizim çocuk da geçirmiş, benim büyük delikanlı da aynı gece. İstanbul'da malumunuz. "Baba" diyor, "öyle bir uğultu. Aman Ya Rabbi! Uykudan uyandım, o uğultu insanı deli eder" diyor. Şimdi o olay karşısında psikiyatrik bir vaka geçirmeyen insan zannetmiyorum ben. Yani her insan bir depresyona rahatlıkla girebilir. 
Sana düşen vazife kardeşim en azından yapabildiğin kadar maddi hizmet, ondan sonra da moral değil midir? Gidip niye yaraları sarmak istemiyorsun! Bize düşen vazife olayın dışında olarak, âhkam kesmek değil. Ya? Olayın içerisine girerek, moral ihtiyacı olan insanlara moral vermek, onları moralize etmek. Yardıma ihtiyacı olan, ki; yardıma ihtiyacı olmayan insan yoktur maddi yardıma. Elinden geldiği kadar da bunu yapmaktır. Bunu biz yapamıyoruz, anlatabildim. 
Şimdi olayın ben geliyorum bir başka boyutuna müsaadenizle. O boyutta şu:  

“Allah bir kulunu sevdi mi belaya hazırlansın.” - Hadis-i Şerif

Allah'ın kullarına verdiği bütün musibetler, bakınız; 
"Men yuridulahi bihi yuhibbu." 
Hadis-i Şerif'te Cenabı Peygamber Efendimiz buyuruyor ki; “Allah bir kulunu sevdi mi belaya hazırlansın.” 
Şimdi ben olaya çok farklı bir mantıkla bakıyorum. Demek Allah o bölgedeki kullarını çok sevmiş, onları onun için bu belayı vermiş. Hadis, sahih hadis. 
"Men yuridulahi bihi yuhibbu" 
Çok (açık), öyle tevile gerek yok. Kimi Allah seviyorsa veya Allah'ı kim seviyorsa o musibete hazırlansın. Neden ama? Cenab-ı Hak deneyecek, bakalım Ona şimdi zatını, Esma-i ilahisini, Sıfat-ı Barisini, O tecellileri verecek gösterecek ona. Öyle bir hazine ki; sen basit bir kasana iş yerindeki bir  insana gelişi güzel kasanın anahtarını teslim eder misin? Etmezsin! Ne yaparsın? Denersin onu. Hatta bir başka yerde çalışmışsa rapor alırsın, "ya bunun hali nedir ne değildir? Uslu mudur? Şu mudur? Bu mudur? Falan. Şimdi bütün kainatın sahibi olan Allah, sana hazinelerini yani tecellilerini gösterecek, verecek. Elbette ki kulunu musibette deneyecek.
Şimdi Beyazıt olması lazım. Beyazıt-ı Bestami'yi 2-3 tane dervişan gelmiş ziyarete. O da 3-4 tane taş atmış onlara. Hayda hepsi kaçmış. Demişler "ya ne yapıyorsun" demişler gelenler tabii; "biz seni ziyarete geliyoruz sen bize taş atıyorsun." "Ben sizi denedim" demiş. "Ya siz benim 2-3 taşıma tahammül edemediniz, bana nasıl tahammül edeceksiniz." Yani 2 tane 3 tane taş attım, hepiniz pır diye kaçtınız. 

Afetlerde Ölenlere Şehadet Rütbesi Verilir

Şimdi Cenabı Hak kullarını elbette deneyecek, bu onun "İlahlık, Allahlık" hakkıdır. Geliyor ona bazılarının canını alıyor, bu olaylarda. Büyük bir rütbe veriyor ona, "Şehadet rütbesi." Sen hayatın boyunca ibadette devam etsen, başını secdeden kaldırmasan, orada aldığı rütbeyi alamazsın. 
Bak dıştan da adam onu tenkit ediyor. Baba ne tenkit ediyorsun! Sen onun tırnağı olamadın be. Sen öleceğin zaman nasıl göçeceğin de meçhul. Değil mi? İmanını koruyabilecek misin, koruyamayacak mısın? 
Şimdi bu mantıkla, bu açıyla olaya baktığımız zaman bu sefer insanoğlu, İbrahim Hakkı Hazretlerinin dediği gibi “hadiselerin tamamında Allah'ın güzelliğini seyrediyor, onu görüyor.” 
Ha bunlar bana denenmem için verilmiştir. Denenmek için vermiştir, hiçbir günahın yok, günahsız insan olmaz, mümkün değil. O zaman o derecenin yükselmesine sebeptir. Manen Allah senin mertebeni yüceltiyor. Hayır, yok efendim çok günahım var, günahlarına kefaret oluyor, tertemiz olarak seni huzuruna davet ediyor, alıyor. 

Deprem Felaketlerinden Sonra Kulluk Şuurumuz Öne Geçmelidir 

Kısaca hadisenin ne tarafından, hangi boyutundan bakarsak bakalım; bu deprem felaketlerinden kulluk şuurumuzun öne geçmesi, Allah'ı iyi tanıması, onunla beraber biz hemhal olmamız lazım, arkadaş olmamız lazım, dost olmamız lazım. Başkalarını suçlamak, başkalarını günah keçisine çevirmek yerine, dediğim gibi; kendi nefsimizi hesaba çekmek, kendimizi yargılamamız lazım. İşte bunu yapamıyoruz biz. 
Efendim toplumu neredeyse bu hadise ile iki tarafa bölmek istiyoruz. Biri birine hücum ediyor, öteki ötekine. Bunlar çok yanlış, biz bir milletiz, elhamdülillah. Biz Müslüman Türk milletiyiz. Gurur ve iftarla herkes göğsünü gere gere bunu söylemesi lazım. Biz bu badireleri çok rahat atlar, geçeriz, geçtik. Bundan öncekileri nasıl geçtiysek, bundan sonrakiler de aynen o rahatlıkla geçeceğiz. Ha sıkıntımız olmayacak mı? Elbette olacak baba ya! Bunların olmaması da mümkün değil.

Deprem Bölgesine Yapılan Yardımlar çok nazar-ı dikkatimi celbediyor

Yapılan yardımlar benim de hakikaten çok nazar-ı dikkatimi celbediyor. Özellikle bir millet üzerinde duruluyor, bir devlet üzerinde duruluyor, Onların yaptığı yardımlardan. Sayın Denktaş da geldi, yani abartmamamız için bizi uyardı; "fazla abartmayın bu işleri." Şimdi Efendim tabii insanların bence Yunanistan olsun, bir başka devlet olsun, elbette yani milletlerin de sadece devlet olma değerlerinin dışında, bir de insan olma gibi değerleri vardır. Bu değerleri o milletlerin ve devletlerin devam ettirme mükellefiyeti ve de mecburiyeti var. Siz bu değerleri kaybettiğiniz zaman, o zaman sizin insanlığınız tartışma konusu olur. Şimdi savaştasınız karşı tarafın, yani sizin düşmanınızın bir insanı yaralı olarak sizin elinize düştü. Sizin mesleğiniz de doktorluk. Siz orada beynelmilel mesleğinizi mi icra edersiniz, yoksa orada vurur musunuz onu? Yaralı olarak esir almışsınız onu, ne yaparsınız? Mesleğinizi icra edersiniz onu tedavi edersiniz. Şimdi yani harpte dahi olması gereken bu şeyler, hiç arada bir şey yok, yani sıcak harp hali yok, adamlar kalkıyorlar onu yaptı. Tabii yapacak canım, insandır bunlar. Yarın Allah göstermesin onların başına bu musibet gelirse sen de gideceksin yardım edeceksin, ben de gideceğim yardım edeceğim. Bunlar farklı şey. Ha bir de bunları olduğundan fazla gösterip milli ve manevi değerlerimizin üzerinden sıçratmak ve hele hele kendi değerlerimizi unutturmak bunlar çok yanlış şeyler. 
Ben hatta bizim o bölgede 2. günden şu ana kadar hala gayret eden çalışan ekiplerimiz, arkadaşlarımız var. Allah razı olsun. Devamlı surette Onları orada takviye ediyoruz. 
Efendim Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yaptığı yardımlar dâhiyane yardımlar yapıyorlar. Hakikaten öyle anlar olmuş ki; o deprem anında ondan sonraki durumlarda, seve seve orada Mehmetçik ölüme atılıyor, binanın altına giriyor. E sen şimdi bunu insanımıza gösterip, o insanımızın manevi ve milli duygularını kabartıp onun bu kederini unutturman lazım gelirken; onu bir tarafa itiyorsun. Adeta sanki vazifen onu gizlemek, bunlar çok yanlış şeyler. Bilmem anlatabiliyorum.
100.000 insandan bahsediyorsun, bu ne demektir ya? Yüz bin insan o bölgede Türk Silahlı Kuvvetleri 100.000 insanı bu bölgeye tahsis eyledi, Allah razı olsun. Gece gündüz oturup ellerimizi açıp dua etmemiz lazım en azından. Bu büyük bir nimet. Ha bunlar her gün insanımıza böyle takdim edilmesi gereken bilgilerdir. Buna mecburuz ve de memuruz. 
İki aynen onun gibi bizim din kardeşlerimiz. Bakıyorum birkaç yayın organı müstesna hiç kimse bunlara yer vermiyor. Mısır'ın orada kurmuş olduğu Sahra Hastanesi. Arkadaşlar diyor "fevkalade bir hastane kurdular." Ya bir tanesi ne ola ki; bir satır yazı yazsın veya televizyonunda bunu gündem etsin. Bunlar çok yanlış şeyler. Ha onları da gösterelim, bunları da gösterelim. 
Tabii sonra dediğim gibi, bu bizim insani görevlerimiz arasında olan vazifelerdendir. Bunu o da yapacak biz de yapacağız, "insan olarak yapmak mecburiyetindedir," yapacağız yani. O senin burnunun dibindeki adam "şu millettendir" diye, -Allah göstermesin- onun başına bir musibet geldiği zaman, elin cebinde mi bakacaksın ona? Sen de gidip yardım edeceksin. Aksi takdirde Allah onun da hukukunun hesabını sana sorar. Yani Müslüman olmak öyle kolay bir iş değil. Değil mi? 

Afetlerden Herkes Üzerine Düşen Dersi Çıkarmalıdır

Dolayısıyla bütün bunları gözümüzün önüne getirip, yanlışımızın nerede olduğunu görmeyi ben âcizane, biz başkalarının hesabını kitabını, muhasebesini tutmak yerine, diyorum ki; kendi hesabımızı kitabımızı tutalım, muhasebemizi yapalım. Başkasının hesabı kitabı, başkasını ilgilendirir. Ama bizimki bizi ilgilendiriyor. Bunu ben tavsiye ediyorum. 
Diğer taraftan tabii neticede her insanın taşıdığı bir vicdan var. Maddi olarak yanlış yapanlar, manevi olarak yanlış yapanlar, bu olaydan çok ciddi ders aldıkları inancındayım ve de kanaatindeyim. Allah hepsine ve hepimize başarılar ihsan etsin. Bu hal ile birliğimize, beraberliğimize, dirliğimize bu olayın katkı temin etmesini Allah nasip etsin. Bunlardan bu neticeleri çıkartacağız. Bunlar bizim birliğimize harç olması lazım bu olaylar. Ha kalkıp da bunu şu unsur, bu unsur gibi değerlendirmek çok yanlıştır diyorum efendim.

İslam'a göre tevekkül anlayışı nedir? 

Tevekkül dendiği zaman hemen hemen bu meseleyi, bu kavramı, çok insanımız bilmiyor. Tevekkülün aslı nedir? Yani "bir insanın Allah'ı vekil etmesidir" olayın aslı. Siz Müslüman olarak zaten Cenab-ı Hakk'ı her konuda kendinize vekil yapıyorsunuz ve insan yeryüzünde Allah'ın halifesi olması münasebetiyle Allah'ın vekilidir. Yani siz Allah'ın yeryüzündeki mümessili, Allah da sizin vekilinizdir, temsilcinizdir. Yani birbirini tamamlayan iki unsurdur bu. Bunları birbirinden ayırmak, kulluk mantığının dışındadır. Şimdi ne hikmetse bu bazen İslam'ı eleştirmek, İslam'ı hesaba çekmek mantığı ele alındığı zaman bu dile dolanıyor. Halbuki İslam'ın anlaşılmasında Allah "Yeryüzünde Ben bir halife yaratacağım" buyurdu ve o halifesi de insandır. Ne oluyor bu insan? 
Halife ne demektir? Yeryüzünde Allah'ı temsil eden varlık demektir. Yani sen Allah'ı temsil eden bir varlıksın. Peki, o zaman Allah seninle oluyor, ben de madem ki onu temsil ediyorum, o halde ben onu en güzel vekil yapmam lazım. Yani ben onu temsil ediyorsam, O da beni gücümü, kuvvetimi, her şeyimi veren irade sahibi olması lazım. Onun için ne diyoruz? 
“Hasbinallah ve nimel vekil, Hasbinallah ve nimel vekil” 
Yani "Ya Rabbi sen vekillerin en güzelisin, en hayırlısısın, en olgunusun, en verimlisisin." Artık bunu genişletebilirsiniz. Yani en güzel vekil kimdir? Allah'tır. Şimdi siz bunu derken, yani bu ibareyi ifade ederken Allah'la olan aranızdaki münasebetin sınırını belirliyorsunuz. Ama sen aynı zamanda kulsun. Kul olman Onunla aranızdaki vekaletin onun istediği tarzda yürümesine bağlıdır. Değil mi? Yani O senden bir kulluk adabı, edebi, örfü, geleneği istiyor; bunu yerine getirmen lazım. Bunun yerine gelmesi nedir? Sebepleri yerine taşımamdır.

Vesilelere Sarılmak Şarttır

“vebtegu ileyhil vesilete” 
"Vesileye sarılmamdır." 
Vesilelere sarılacaksın, her şey en güzel şekilde onaracaksın. Yani bir tarafta seyretmeyeceksin. Şimdi Allah'ı vekil eden insanın himmeti ve de gayreti Allah'ın kendisinden razı olmasını temin etmektir. Yani ben ne yapsam da Allah benden razı olsa? Bu sorunun cevabı kula düşen mükellefiyet görevinin edasıdır, ifasıdır. Siz üzerinize düşen görevi ifa ediyorsunuz, nerede? Faraza namazda. Yani siz namaz kılarken de Allah'ı vekil ediyorsunuz ona tevekkül ediyorsunuz. Oruç tutarken de Allah'ı vekil ediyorsunuz tevekkül ediyorsunuz. Hayır hasenat yaparken de Cenab-ı Hakk'ı vekil ediyorsunuz. 
Niye? Bütün olaylarda siz "Allah benden razı olsun" diye bu işi yapıyorsunuz, bu eylemi icra ediyorsunuz. Bunun temelinde, sizin kulluğunuzun temelinde yatan espri "benden O razı olsun" dur. Değil mi? Ha! Onun razı olması da nereye bağlı? Senin Ona karşı olan mükellefiyetleri eda etmene bağlıdır. Allah gayurdur,gayretliyi sever, yani tembeli sevmez ki! O halde "Allah'ı vekil ettim" diyen insan en gayretli insandır. Hangi sahada olursa olsun, himmeti herkese dokunan insandır. Dikkat ederseniz İnsan-ı Kamil dediğimiz örnek insanlar, hakikatte çok çalışkandırlar. Gayret ve himmeti herkese dokunandır, el açmayandır. Düşküne, fakire, fukaraya, hülasa herkese yardım edendir. Miskinliği, tembelliği asla sevmeyendir. Yani bir noktada Allah'ı vekil eden insan Allah'ın ahlakına bürünen insandır.
"Tahallaku bi ahlakillah" "Allah'ın ahlakıyla ahlaklanınız."
Yani bu ahlaka sahip olan insan, Allah'ın huyları, adetleri nedir, onu icra edendir. Şimdi soruyorum sana, Cenab-ı Hak, haşa yani kulunun miskin miskin oturmasını, tembellik yapmasını sever mi ister mi? Kesinlikle. 
O halde diyoruz ki tevekkül öyle bir haslettir, öyle bir sıfattır, öyle bir vasıftır, öyle bir haldir ki; sebepleri en güzel tarzda değerlendirip üzerine düşen görevi ifa ettikten sonra her şeyiyle birlikte Cenab-ı Hakk'a teslim olmaktır. 

Tevekkül Allah'la beraber olmaktır  

Bir noktada tevekkül sebepleri de tamamen ortadan kaldırıp, sahibi ile beraber olmaktır. Allah'la beraber olmak, öyle bir yüksek haslet ki! Yani bu hasletin ifadesi zor, belki de imkânsız. Onun emirlerini değil, işaretlerini bile harfiyen yerine getirirsiniz. Neyi işaret etti, neyi ima etti, ha bütün bunları. Onun için dikkat ederseniz, bakın. Takva ehli olan insan, şüpheli olan olaylardan bile kaçar, hadiselerden de kaçar, vera ehlidir. Ne demektir bu? Üzerine düşeni en mükemmel tarzda ve de şekilde eda edendir. Tevekkülün aslı da budur. 
Peki, deprem öncesi, sonrası nedir? Deprem öncesi maddi ve manevi bu tarzda, Allah'a kulluğa karar vermiş kardeşimizin kulluğunu eda etmesi, icra etmesi; sonrası da aynıdır. Yani bunun önünde arkasında tevekkül hali ve tarzı değişmez aynıdır, hiç değişmez. Bizim itikadımıza göre Fail-i Hakiki Cenab-ı Haktır. Yani hakiki fail Allah'tır. Kul tevessül eder, Allah halk eder. Binaenaleyh  tevessül etmeden Allah'ın halk etmesi de itikadımıza göre mümkün değildir. O zaman cüz-i irade, yani kulun iradesinin kıymeti kalmaz, yapan eden Allah olur ki; niye mükellefsin sen? Dolayısıyla mükellefiyetin edası, icrasına bağlıdır. Yani siz üzerinize düşeni yapacaksınız ki; Allah da Halik olması münasebetiyle onu halk etsin. Yani ne açıdan bakarsanız bakın. Hakka tevekkül eden insan en gayretli, en himmetli, en çalışkan, en dürüst, en samimi, en ahlaklı insan manasına gelir, diyorum efendim. 

Cenab-ı Hak Nasıl Bir Kulluk İstiyor?

Ondan kul gibi kul olmalar istiyor Cenab-ı Hak. Nasıl? Şimdi tabii bu sorunun cevabına çok şey sığdırabiliriz ve de bu konuda çok şey anlatabiliriz. Ama ben birkaç cümle ile bunu özetleyecek olursam. 
Yaptığımız her işte bu ne olursa olsun, yani bir kardeşimize yardımdan tutun, efendime söyleyeyim herhangi bir insanın ihtiyacını giderme, artı Allah'la şahsımız, fert arasındaki taat ve ibadette, yapılan ibadetler de dahil olmak üzere, şu düşüncenin, şu inancın, kulun kalbinde hakim olması lazım. Yani onun ölçüsü; "Ben nasıl yaparsam Allah benden razı olur?" 
Yaptığı işleri vicdanına danışır, murakabe muhasebe eder. "Ben bu işi yapıyorum, Allah benden razı olur" diye yaptığı işler, eylemler bu ölçüye göre olursa, ne yaparsa yapsın Allah o kulundan razı olur. Anlatabildim mi? 
Maksadı ve niyeti, tabii bunun ölçüsü nedir? Kitab-ı Kerimdir, Kur'an-ı Kerim'dir. Bilmediği vardır, bildiği vardır. Bilmediklerini bilenden öğrenir, bildiklerini zaten icra eder. Ama bütün bunların başında da Müslümanlığın temelinde yatan espri de teslimiyettir. Nereye teslimiyettir? Allah'a teslimiyettir. Kulun her halükarda isyan etmemesi, kaderin onun üzerindeki hesabına razı olması lazım. Bu deprem münasebetiyle de kardeşlerimizin gönüllerini hoş tutmalarını ve bu bir takdirdir, bu takdire, bu tecelliye rıza göstermemiz, kazançlı çıkacağız (dememiz) lazım. Bu olursa biz kullukta hakikaten sabit-i kadem olmuş ve de terakki etmiş oluruz. Teslimiyet esasen her şeyin özü. 

Padişahın Daha Çok sevdiği Vezirinin Hikayesi - Mesnevi'den

Mevlana Mesnevisinde olması lazım. Bir padişah vezirlerinden bir tanesini çok seviyor. Ama diğer vezirler, vüzera, onu çekemiyorlar, haset ediyorlar. Neden çekemediklerini anlayan padişah, herkesin huzurunda vüzerasını, vezirlerini imtihan ediyor. Yani anlatmak istiyor, tabasına "ben bu sebepten dolayı onu seviyorum" diye. "Sevdiği veziri niçin sevdiğini" koymak istiyor ortaya. 
Çok kıymetli bir mücevher alıyor, birinci vezirine veriyor, "bunu yere çak" diyor "at" diyor. "Efendim" diyor "nasıl olur" diyor, "bu çok kıymetli bir mücevher bunu pahası takdir edilemez ki!" 
"Güzel" diyor alıyor ondan. İkincisine veriyor. O da aynısını söylüyor, ona da "güzel" diyor. Üçüncüsüne veriyor aynısını diyor. 
Sıra bu vezirine geliyor, "evladım" diyor "sen" diyor "bu cevheri" diyor "mücevheri yere at bakalım, kır bunu" diyor. 
Padişahın ağzından çıkan emir, sona erer ermez yere mücevheri çakıyor, paramparça oluyor. O hakikaten çok kıymetli olan mücevher dağıldıktan sonra vezirler "Aaa! Salak adam, böyle mi yapılırdı? O bizi neticede bir imtihan ediyor. Bu kadar kıymet bu kadar hazine, işte telef edilir miydi?" 
O zaman hepsinin ağzındaki sözü ağzına tıkıyor ve diyor ki; "Söyler misiniz bana! Benim Padişahımın emri mi daha kıymetli, yoksa bu mücevher mi?" 
O zaman hepsi birden kalıyor. "Elbette ki" diyor, "onun emri daha kıymetlidir, ben onun için onun değerine bakmadan onu yere çaktım" diyor. 
Dönüyor padişah da vüzera'ya ve halkına diyor; "İşte ben bunu bunun için bundan çok seviyorum." Kısaca Cenab-ı Hakk'ında kullarından en fazla amellerinden hoşlandığı onun verdiği tayin ettiği takdir ettiği kadere, kulunun rıza göstermesidir. Bu demek değildir ki; üzerindeki mükellefiyeti eda etmesin. Anlatabiliyor muyum? Üzerine düşeni yapacak ama son ne olmuş? İbrahim Hakkı ile yine bağlayalım zannıma göre geçen hafta da onun güzel sözüyle bağlamıştık: 
“Hoştur bana senden gelen
Ya hil'at-ü yahut kefen
(Ya taze gül yahut diken)
Kahrın da hoş lütfun da hoş”
 Yani "Allah'ın takdir ettiği neyse, bunu güzellikle karşılamak kullukta sabit-i kadem olup onun rızasını tahsil etmektir," asıl bize düşen vazife, diyor inşallah diğer sohbetlerimizde bu son sorumuzu daha açmak sözünü vererek bütün izleyen kardeşlerimizi hürmet saygı sevgi ile selamlıyor Hakk'a emanet ediyorum efendim.

Bu sohbeti video olarak izlemek için play butonuna basınız



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir